"Bediüzzaman ve Russell'ın mutluluk modelleri" Aydıner, Furkan, Florida State University, İstanbul İlim ve Kültür Vakfı "Kur'ân'ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım: Risale-i Nur Örneği" Uluslararası Sempozyumu, İstanbul, Turkey, 2000. Tarih boyunca farklı din
veya felsefeye dayansa bile,
insanlığın ortak hedeflerinden biri
dünya hayatını mesrurane geçirmektir. İnsanlar, araçları ve
amaca ulaşmada kullandıkları inançları farklı olsa bile, aynı hedefe yönelik
bir gayret içindedirler. Bu anlamda her insanın gayesi "mutluluk
fonksiyonunu" maksimum kılmaktır. Ancak gerek mutluluk tanımı ve
gerekse mutluluğu etkileyen değişkenler ile ilgili görüş farklılıkları,
mutluluğa giden yolları da farklı kılmıştır. Mutluluk ile ilgili birçok değişik tanım yapılagelmiştir.
Kimilerine göre mutluluk sadece akıllı insanların ulaşacağı bir
erdemdir. Kimilerine göre pozitif bir his olan coşku, kimilerine göre
hayattan bir bütün olarak veya kısmen memnun olmaktır.(Lu, s.181) Fayda
analizinin ilk filozofu Bentham’a göre ise mutluluk lezzet verici şeyleri
maksimum yapmak ve elem verici olanları ise minimum kılmaktır.(Madigan,
s.32) Bu farklı tanımlar içinde, bu makalede, mutluluk bir bütün olarak
hayattan memnun olmak anlamında kullanılmıştır. Mutluluk tanımı ile ilgili tartışmalara rağmen, mutluluk ölçümü
konusunda önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Günümüzde diğer sosyal ve
ekonomik göstergeler yanında mutlulukla ilgili göstergeler toplumsal açıdan büyük önem taşır. Başta ABD olmak üzere
gelişmiş ülkelerde tüketici ve toptan eşya fiyat indeksleri gibi mutluluk
indeksleri oluşturulmakta ve bu alandaki gelişmeler ölçülmektedir. Ancak
her ölçümde olduğu gibi bu indekslerin hesaplanmasında da terimsel ve
fonksiyonel tanımların ve ilişkilerin iyice ortaya konması
gerekir. Mutluluk ölçümü ile ilgili temel yanılgılardan biri ekonomik refahın
mutluluk için tam bir gösterge kabul edilmesidir. Bu bir anlamda “para
mutluluğu satın alabilir” tezine dayanır. Çünkü parası olan insan
kendisine lezzet veren şeyleri satın alarak ve elem verici şeylerden de sakınarak
mutluluğunu maksimum kılabilir. Bu görüşü en sert eleştirenden biri
Marx’tır. Marx özellikle Protestan etikle Yahudileşen Hıristiyanlığın
bir ürünü olan Kapitalizmin tüm dünyayı Yahudileştirdiğini iddia eder.
“Para Yahudilerin kıskanç Tanrısıydı ki, ondan üstün başka hiç bir
tanrı yoktu. Para bütün diğer tanrıları öldürdü ve onları eşyalaştırdı.
Para her şey için yeterli bir
değer ölçütüdür.....Yahudilerin Tanrısı sekülerleşti ve tüm dünyanın
Tanrısı oldu.”(Tucker, s.50) Amerikan toplumu ile ilgili mutluluk indeksleri Marx’ın eleştirelerini
destekler niteliktedir. Bu indeksler artan ekonomik refaha rağmen kendisini
mutlu olarak tanımlayanların oranında bir düşme olduğunu ortaya
koymaktadır. Amerikanın ilk yüz zengini arasında yapılan araştırmaya göre,
bu insanlar ortalama gelir seviyesi olan bir Amerikalı ile hemen hemen aynı
mutluluk seviyesine sahip.(Myers, s.7) Başka araştırmalar da Amerikaların
çoğu için paranın mutluluğu satın alamadığını gösteriyor.(Lane,
s.57) Bu makalede gerek tanımsal ve gerekse fonksiyonel anlamda mutlulukla
ilgili tartışmalara ışık tutacak iki isim üzerinde duruluyor: Bediüzzaman
Said Nursi(1877-1960) ve Bernard Russell(1872-1970). İkisi de aynı dönemde
yaşamalarına rağmen farklı dünyayı temsil ediyorlar. Bediüzzaman
tamamen Kuran’a dayanarak insanlığın çoğunluğu için geçerli
olabilecek bir saadetten söz eder. Russell ise hümanist biri olarak tamamen
secular bir anlayışa dayalı bir mutluluğu fethettiğini iddia eder. Bediüzzaman,
mantık, felsefe ve fen
bilimlerine ilgi göstermesine rağmen sonuçta sadece Kuran’a yönelir.
Kuran’dan çıkardığı saadet modeli ile felsefeye meydan okur. Felsefenin
telkiniyle cismani lezzetleri hedefleyen insanlara daha üstün bir lezzet
kaynağı olarak ruhani lezzetlerden sözeder. 28 senelik hapis ve sürgün
hayatına rağmen Kuran’dan keşfettiği mutluluk modeli sayesinde mutluluğu
yakaladığını söyler. Bundandır ki hapiste bulunurken bile “tam
saadetli” olduğunu beyan eder. Bediüzzaman, yazdığı Risale-i
Nurlar’da, hakiki ve elemsiz saadetin yalnız iman dairesinde olduğunu
iddia eder. Risale-i Nur'un temel
stratejisini zahmetlerdeki rahmeti, gayrı meşru dairedeki elemi ve imanın
bu dünyadaki sınırsız bir lezzetini göstermek üzerine bina eder.(Nursi(Ş),
s.269) Başta
matematik olmak üzere, mantık ve felsefe
gibi alanlarda çok sayıda kitap yazan ve Nobel ödülünü almaya varan bir
başarıya imza atan Russell, hiristiyan bir ailede yetişir.Gençliğinde günah
duygusundan dolayı mutsuz bir
hayat yaşar. Bu mutsuzluk Russell`ı intiharın eşiğine götürür. Ancak matematik
konusundaki ilgisi nedeniyle hayatı yaşamaya değer bulur. Russell sonraları
mutlu olmanın yollarını keşfeder ve mutluluk modelini “The Conquest of
Hapiness”, “Mutluluğun Fethi” adıyla kitaplaştırır. Russell’a göre
mutluluk , çok az istisnalar dışında, tesadüfe değil, insanın
gayretine bağlıdır. (Russell, s.232) Bundandır ki kitabını “Mutluluğun
Fethi” diye isimlendirir. Bu
makalede kısmen eleştirse de, temelde batı felsefesine dayanan Russell’ın
modelini benimseyen “felsefe talebesi” ve
Kur’an’a dayalı modeli benimseyen “Kur’an şakirtleri”
olarak adlandırılacak. Bedizzaman’ın ve Russell’ın modelleri ayrı ayrı
incelendikten sonra sonuç bölümünde aralarındaki farka dikkat çekilecek. BEDİÜZZAMAN’IN MUTLULUK MODELİ Bediüzzaman yazdığı
eserlerini kitlelere ulaştırmada mutluluğa staratejik bir önem verir.
Mutluluk stratejisinin bir gereği olarak,
Risale-i Nur, "bu dünyada
bir manevi Cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada
manevi bir Cennet bulunduğunu ispat ediyor. İnsanların bu manevi
cehennem azabı hissetmemelerini "hissi iptal eden ve beşerin nazarını
afaka dağıtan ve boğan cereyanlar"'ın
"iptal-i his nevinden bir sersemlik vermelerine' bağlayan Bediüzzaman’a
göre, ehl-i dalalet manevi azabını geçici bir süre için
tam hissedemiyor. "Ehl-i hidayete dahi gaflet basıyor, hakiki
lezzetini tam takdir edemiyor."(Nursi(Ş), s.584) Risale-i Nur'un bu zamanda çokça
muvaffak olmasının bu stratejiden kaynaklandığını beyan eden Bediüzzaman,
stratejisinin üstünlüğünü şu gerekçeye dayandırıyor: "Akıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ileride
bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye, akıl ve fikre galebe
ettiğinden ehl-i sefahati sefahatten kurtarmanın çare-i yeganesi, aynı
lezzetinde elemi gösterip hissini mağlup etmektir. Bu zamanda ahiretin elmas
gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevi kırılacak şişe parçalarını
onlara tercih etmek, ehl-i iman iken ehl-i dalalete o hubb-u dünya ve o sır
için tabi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yeganesi, dünyada
dahi Cehennem azabı gibi elemleri göstermekle olur ki, Risale-i Nur o
meslekten gidiyor." (Nursi(Ş),
s.582) Bediüzzaman stratejik öneminden dolayı, yazmış olduğu
6000 sayfalık eserlerin muhtelif yerlerinde, mutlulukla ilgili görüş beyan
eder. Onun bu konudaki düşüncelerini temelde iki başlık altında
incelemek mümkündür. Birincisi, insanın saadete ulaşmasında Allah’a
muhtaç olması. İkincisi insanın lezzetler sofrasının nicelik ve nitelik
olarak birçok farklılıklar göstermesi. A. MUTLULUKTA RABB’E OLAN İHTİYAÇ Bediüzzaman’a
göre insan, potansiyel yetenekleri ve fıtri zaafları nedeniyle, ancak İlahi
destek sayesinde saadeti bulabilir. Russell’ın Allah’ı denklem dışına
çıkarıp, insanı kendi kendine mutlu olmaya kadir gören anlayışına
mukabil, Bediüzzaman mutluluk için Yüce Kudret sahibine ilticayı zaruri görür.
Bu nedenle insanın sahip olduğu potansiyel yetenekleri ve fıtri zaafları
anlamaya özel bir önem atfeder. I.
İnsanın
Potansiyel Yetenekleri
1.
Kalb: bütün duygulara bir kumandan
Bediüzzaman’a
göre insanı mutlu kılmak öncelikle onu tanımaktan geçer. İnsanın sahip
olduğu yetenekleri bilmeden onları inkişaf ettirmek ve mutluluğa ulaşmada
kullanmak mümkün olmaz. Bir çekirdek
gibi büyük bir potansiyele sahip olan her bir insan, meleklerin dahi ötesindeki
makamlara geçebilir. Bediüzzaman’nın her
bir insanda gördüğü potansiyel, Mevlana’nın Mesnevi'sindeki bir örneği
anımsatır. Mevlana insanı tavuk altına kuluçkaya bırakılmış kaz
yumurtasına benzetir. Tavuk altına kuluçkaya bırakılan kaz yumurtasından
kaz çıkmasına rağmen, eğer bu yavru kendisine verilen farklı yetenekleri
tanımazsa ve tavuk gibi olduğunu düşünse ancak karada yürür ve birkaç
metre uçar. Oysa kendi yetenekini keşfetse hem karada yürür, hem havada uçar
hem de suda yüzer. (Eren, s.55) İnsan, Mevlana’nın
misalinde olduğu gibi, sahip olduğu farklılıkları anladığında ve onları
doğru kullandığında kamil insan anlamına dahil olarak iki cihan saadetine
ulaşır. Bu anlamda insanı üstün kılacak yeteneklerin başında kalb
gelir. Kalp bir et parçası değil, bütün latifeleri yöneten bir merkezdir.
İnsanın cismani hayatının direği kalb organı olduğu gibi, manevi hayatı
da kalb duygusuna bağlıdır. İman kalbi bir tasdikle kemale erdiği gibi
imanın tezahürü olan Allah’a muhabet dahi kalben mümkün olur. Daha da
ötesi insanın Rabbine bağlanmasında kalb bir santral görevini görür. Bu denli öneme sahip ve ayine-i Samed olan kalbin gıdası
zikir ve duadır. Bediüzzaman’nın ifadesiyle “şu kâinatta insan bir
fihriste-i câmia olduğundan, insanin kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi
hükmündedir. insanın
mahiyetindeki kalbi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği
(gibidir.)… Elbette ve herhalde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini
ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve
hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalp
dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasita, velâyet
merâtibinde zikr-i İlahi ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh
etmektir.”(Nursi(M), s.428-9) Kalbini zikir ve dua ile işleten bir insan Rabb’i
ile doğrudan doğruya görüşür. Hayatında kendisini tehdit eden
tehlikelerden emin olmak ve kalben çokca istediği emellerine ulaşmak için kalbinin telefonuyla Rabb’ine iltica eder. Bu sayede
endişelerini def ederek saadete mazhar olur. Bu anlamda Kalb duygusu insanı
Rabb’ine bağladığı için büyük bir
kıymete sahiptir. İnsanın kalbindeki muhabbet sınırsızdır.
Kalbin önemli olmasının başka bir nedeni sınırsız
muhabete beşiklik yapmasından kaynaklanır. Muhabbet ise kainat ölçeğinde
bir öneme haizdir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Muhabbet şu kâinatın
bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın
nurudur, hem hayatıdır.” (Nursi(S), s.583) Yani kainatın
yaratılışı İlahi muhabetin bir neticesi olduğu gibi, devamı dahi herşeyde
dercedilen muhabete bağlıdır. Bu anlamda geniş bir mana ile kainata bakan
ve "Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, Bütün kâinatın
mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün
mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir" demişler.
Çünkü muhabbet olmazsa herşey birbirine düşman ve hayat bir zindan olur.
Muhabettin bu denli önemli olmasındandır ki, her bir insanın kalbine kâinatı
istilâ edecek bir muhabbet yerleştirilmiştir. (Nursi(S), s.583) İnsan, kalbine konulan bu sınırsız muhabeti
kulanarak mutluluğa ulaşır. Muhabbet insanı bütün kainatla alakadar kılar.
Bediüzzaman’nın ifadesiyle "insan evvelâ nefsini sever. Sonra
akaribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı
sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır; onların lezzetleriyle
mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir."(Nursi(S), s.331)
Yani muhabet vasıtasıyla kainatla
olan alaka insan için
lezzetlerin olduğu kadar elemlerin dahi kaynağı olabilir.
Bu nedenle muhabeti saadete vesile kılmak onu yerinde kullanmakla mümkün
olur. Bediüzzaman’a göre İlahi Hikmet herbir organı belirli maksatlar için
halkettiği gibi, herbir duyguyu da belirli gayeler için insana vermiştir.
Bu anlamda insan, ancak sahip olduğu duyguları veriliş maksadına uygun
kullandığında saadeti yakalayabilir. O halde mutluluk arayan biri sınırsız muhabetini nasıl
kullanmalı? Kalbler ancak Allah’ı sevmekle
tatmin olur.
Bediüzzaman sınırsız muhabbetin nasıl tatmin
edileceği sorusuna cevap verirken öncelikle muhabbetin nedenleri üzerinde
durur. Çünkü insan ancak belirli sebeblerle birşeye muhabetini yönlendirir.
Hatta muhabbetin sebebleri birşeyde ne derece bulunursa o şey o derece
sevgiye layıktır. Bu anlamda Bediüzzaman Seyyid Şerif Cürcânî 'ye atıfla
muhabbetin sebeplerini şöyle beyan eder: insan "ne şeyi severse, ya
lezzet için sever, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele-i
cinsiye için, ya kemal oldugu için sever.”(Nursi(S), s.579) Kısaca
muhabbetin en önemli nedenleri cemal, yani güzellik, kemal, yani mükemmellik
ve/veya ihsandır. İnsanın kalbindeki muhabbet sınırsız olduğundan ancak
sınırsız olan bir cemal, kemal ve ihsanı bulmakla tatmin olur. İnsan kalbindeki muhabbeti ya nefis hesabına veya
Allah namına kullanır. Nefsi mabud gibi kabul ederek her türlü isteklerine
koşturmak nefis hesabına dünyaya muhabet etmektir. Bediüzzaman bu hataya düşen bir nefsi şöyle ikaz eder. Ey nefis "sevdiğin şey, ya seni tanımaz,
Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için
seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu,
mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed aynası olan bâtın-ı kalple
sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında
sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan
şeyi reddeder, atar. Madem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o
muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu
nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne
vakit hakikî sahibine verdin; o vakit bütün eşyayı Onun namıyla ve Onun
aynası olduğu cihetle ıstırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan
doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet
iken, en elîm bir nikmet olur."(Nursi(S), s.331-333) Allah namına sevmek Allah’ı
sevmektir.
Bediüzzaman insanın kalbindeki sınırsız
muhabbetin Allah’ı isim ve sıfatlarıyla sevmek için verildiğini iddia
eder. Ancak bu durum insanın dünyadaki sevgililere yönelmesine engel değildir.
Çünkü dünyevi bir sevgilideki muhabetin sebebi olan cemal, kemal ve ihsan
gibi unsurların Allah’tan geldiğini bilerek onu sevmek, zaten Allah namına
muhabbet etmektir. Birşeyi Allah namına sevmek aslında Allah’ı sevmektir.
“Meselâ, leziz taamları, güzel meyveleri, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ve o
Rahmân-ı Rahîmin in'âmı cihetinde sevmek, Rahmân
ve Mün'im isimlerini sevmektir; hem mânevî bir şükürdür. Şu
muhabbet yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahmân namına olduğunu gösteren,
meşru dairesinde kanaatkârâne kazanmak ve mütefekkirâne, müteşekkirâne
yemektir.” (Nursi(S), s.597) Diğer deyişle, Allah`ı seven, yarattığı sanatları sever; yaratılanları
yaratıcıyla birlikte seveni de
yaratıcısı sever. Aradaki bağ koparıldığında, sevginin sınırsızlığı
da kaybolur. Kur’ân Şakirdi dünyayı ve ondaki herşeyi mânâ-yı
harfiyle, yani Esma-i Hüsna'yı gösterdiği cihetle sever,
mânâ-yı ismiyle yani nefse hitap eden cihetle değil. "Ne kadar
güzel yapılmış" der. "Ne kadar güzeldir" demez. Bediüzzaman
dünyayı bu tarzda Allah namına sevmenin bu dünyada dahi önemli sonuçlarından
sözeder: “Dünyaya muhabbetin ise, madem Cenâb-ı Hakkın namınadır. O
vakit dünyanın dehşetli mevcudatı,
sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i âhiret cihetiyle
sevdiğin için, herşeyinde âhirete
fayda verecek bir sermaye, bir meyve alabilirsin. Ne
musibetleri sana dehşet verir, ne zeval ve fenâsı sana sıkıntı verir. Kemâl-i
rahatla o misafirhanede müddet-i ikametini geçirirsin. Yoksa, ehl-i gaflet
gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki, sıkıntılı, ezici, boğucu,
fenâya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur, gidersin.”(Nursi(S),
s.603) 2.
Vicdan:
ebediyetten başka hiçbirşeyle tatmin olmaz.
Bediüzzaman
her insanda bulunan temel duygulardan biri olarak “vicdan”dan sözeder.
Doğruyu yapmaya meyletmek ve haksızlık yapmaktan uzaklaşmak isteği bu
duygunun sayesinde mümkündür. Bu yönüyle vicdan insanda hükmünü sürekli
icraya çalışan bir hakim gibidir. İyiliği, adaleti sururla teşvik, kötülüğü
sıkıntı ile tazip eder. Bu nedenle insanın vicdanen rahat ve huzurlu olması
ancak fıtrata uygun hareket etmesi ile mümkündür. Bediüzzaman’a göre
vicdan fıtrata uygun hareketi sağlamak için insana verilen bir duygu olduğundan,
insan ancak bu fıtrat sahibinin isteklerine uygun hareket ettiğinde tam
saadetli olabilir. Vicdanın mutluluk için önemli olmasının bir başka
gerekçesi yalnızca sonsuzlukla tatmin olmasıdır. Bediüzzaman’nın
ifadesiyle “İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye
bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, "Ebed,
ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı
olan ihtiyacının yerini dolduramaz.”(Nursi(S), s.489) Çünkü insanın
“öyle arzuları ve matlapları var ki, ebedî saadetten başka hiçbir şey
onları tatmin etmiyor.(Nursi(Ş), s.58) Bundandır ki bu dünyada dahi nefis
devam ve beka hissi ile lezzet alır. Eğer bu ebedi yaşama aldatmacasını
taşımasaydı, nefis hiçbirşeyden lezzet alamazdı.
(Nursi(Ms), s.155) Ölüme karşı tüm isyanlar ve ölümsüzlük için
bütün çalışmalar insandaki ebediyet arzusunun bir göstergesidir. Bediüzzaman’a
göre bu arzuyu sonsuz bir hayatta, sonsuz bir saadet müjdesi sunan Kuran
tatmin eder. Yoksa binlerce sene dünya saltanatı dahi olsa ucunda yokluk görünen
bir hayat, vicdan için saadetten ziyade azaptır. 3.
Üç temel yetenek.
Bediüzzaman’a göre
insan yaşayabilmek için üç temel yetenek ile donatılmış ve bu
yeteneklere yaratılıştan bir sınırlama konulmamıştır. Bu nedenle aşırı
uçlara kaçarak onları yanlış kullanmak mümkündür. Meleklerdeki sabit
makamlara nisbetle, insanların en aşağı mertebeden meleklerin üzerine geçip
kainatın halifeliğine kadar uzanan mertebelere terakisinde bu yeteneklerin büyük
önemi vardır. Bundandır ki bu temel yeteneklerini Kuran’ın emrettiği
tarzda orta yola çeken bir insan imtihanı kazanır. Bu yeteneklerin
birincisi kuve-i şeheviye ki, cinsi istek kudreti, yemek, içmek, uyumak ve
konuşmak gibi yeteneklerdir. İkincisi kuve-i gadabiye ki, zararlı şeyleri
def etmeye insanı sevk eden yetenektir. Üçüncüsü ise kuve-i akliye
olarak adlandırılan ve iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak için verilen
akıldır. İnsanın bu temel
yeteneklerine bir sınırlama konulmadığından herbirisinin ifrat, tefrit ve
vasat mertebesi bulunur. Bediüzzaman`ın ifadesiyle “, kuvve-i şeheviyenin tefrit
mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur.
İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında
olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur…Ve
keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden
bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne mânevî hiçbir
şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin
mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi
için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz…Ve keza,
kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi
olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde
gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur. Vasat mertebesi ise
hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinap
eder.”( Nursi(I), s.603) Bu anlamda insan yaşamak için kendisine verilen
bu üç temel yeteneklerini “orta yol”(vasat)
da kullandığında saadeti yakalar. Kur`an gibi semavi
mesajlar, haksızlık, zulum ve
mutsuzluğa neden olacak bu temel yetenekleri vasata çekmek için gönderilmiştir.
II.
İnsanın Fıtri Zaafları
1. İnsanın
Acizliği ve Fakirliği Hadsizdir.
Bediüzzaman’a göre insanı mutlu kılmak için
potansiyel yeteneklerini inkişaf ettirmek kadar zaaflarına çare bulmak da
önemlidir. Bu anlamda her insanın doğuştan sahip olduğu sınırsız
acizlik ve fakirliği gözardı edenler hakiki bir saadet modeli sunamazlar.
Bediüzzaman bu iki fıtri zaafı sürekli kanayan iki dehşetli yaraya
benzetir. İnsanlığın bu iki yarasını tedavi etmek ona saadeti getirmek için
zaruridir. 7.söz'de bu noktayı
bir temsil ile açıklarken, insanın fıtratını
dikkate almayan ehl-i sefahati şiddetle tenkit eder ve insanlığın bu fıtri
yaralarına deva bulmadıkça söz söylemeye hakları olmadığını beyan
eder. Bediüzzaman, özellikle sağlıklı olduğunda
kendisini çok kuvvetli zanneden ve hatta bazen bu yanlış zannıyla
kendisine ilahlık bile atfeden insanın aslında sonsuz derecede aciz olduğunu
söyler. Çünkü insanın gerçekte kudretli mi yoksa aciz mi olduğu hayatı
boyunca kendisine yönelen tehlikelere ne derece karşı koyabildiğine ve
maksatlarına ne ölçüde ulaşabildiğine bakılarak anlaşılır. Bu
anlamda insan kendisinin ve dostlarının ebedi
bir saadet ihtiyacına güç yetiremediğinden acizdir. Çünkü bu yöndeki
arzularını gerçekleştirmek için kullandığı kudret, bu arzularının önündeki
engellerle kıyaslanınca bir hiç hükmündedir. İnsanın sonsuz fakirliği ise bütün duygularıyla
istediklerine mukabil, bunların ne kadarına sahip olduğuna bakılarak anlaşılır.
Ebedi bir mekanda, dostlarıyla beraber ebedi saadeti isteyen ve buna şiddetle
muhtaç olan insan, yalnızca geçici bir hayata ve saadete sahip olduğundan
sonsuz derece fakirdir. Bu dünyada ne kadar zengin dahi olsa ebediyet için
muhtaç oldukları düşünülünce çok fakirdir. Bediüzzaman
insanın sınırsız aczine ve fakrına delil olan ebedi ihtiyaçlarını şöyle
ifade eder: “İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı
âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği
istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi,
ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i
Zülcelâli de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini
ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi;
berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk-ı
ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i
acaip olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine
kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır.
”(Nursi(S), s.297) Hadsiz Acizliğe Karşı Hadsiz Kudrete Dayanmak;Hadsiz Fakirliğe Karşı Hadsiz
Rahmete Başvurmak Gerektir.
Her bir insan, fıtratındaki sınırsız
acizliği ve fakirliği hissedip İlahi dergaha iltica edince tam bir saadete
kavuşur. Görünürde bu iki zaaf onun saadetine engel iken, gerçekte daimi
saadeti bulmasına vesile olur. Çünkü sınırsız acizlik ve fakirlik
zaaflarına sahip biri sınırsız kudret sahibine "nokta-i istinad"
ve sınırsız gına ve rahmet sahibinden "nokta-i istimdat” ile iltica
ederse derdine deva bulur. Bediuzzaman, insanlığın doğası itibariyle bir
dayanak ve yardım isteme noktası aradığını şöyle ifade eder: "nev-i
beşer, aczi ve düşmanların kesreti
dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada muhtaçtır ki, düşmanlarını
def için o noktaya iltica etsin. Ve kezâ, kesret-i
hâcât ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdat edecek bir nokta-i
istimdada muhtaçtır ki, onun yardımıyla ihtiyaçlarını def etsin. Ey
insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve
ancak Allah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına
nokta-i istimdat ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh, bu her
iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder, vicdanı
daima muazzep olur. Lâkin, birinci
noktaya istinad ve ikincisinden de istimdat eden adam, kalben ve ruhen pek çok
zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki, hem mütesellî, hem vicdanı
mutmain olur."(29.Lem'a 2.bab) Kur’ân, herkesin
iman kuvvetine gören artan bir dayanak noktası ruha ve kalbe verir ki,
yüz derece ziyade korkunç, zararlı musibetlere karşı gelebilir bir
kuvveti, her Kur’ân Şakirdi
kazanabilir. Ve şöyle ihtar eder, der ki: "Senin Hâlikin olan şu
memleketin Mâlik-i Hakikîsinin emrine herşey musahhardır. Herşeyin
dizgini Onun elindedir. Ona intisabın yeter." (Nursi(L), s.250) Aynı şekilde Kur'ân Şakirdi sınırsız arzularına
karşı, imandan gelen nur ile öyle bir yardım noktasına başvurur ki, değil
küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbaplara karşı arzu ve alakalarına,
belki ebede uzanan sınırsız uzun arzularına kâfi gelebilir bir hazine
bulur. "Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misafirhanesi olan
bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki
saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san'atlı, şirin
nimetlerini her baharda ihsan edip bir
kahvaltı hükmünde o misafirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde
sekiz daimî Cenneti hadsiz bir zamanda hadsiz envâ-ı nimetiyle doldurup ibâdına
ihzar eden bir Rahmânü'r-Rahîmin
rahmetine iman ile istinad edip intisabını bilen, elbette öyle bir
nokta-i istimdad bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet
verip idame eder.” (Nursi(L), s.250)
2. İnsanlığın ortak kaderi: ihtiyarlık,
musibetler ve ölüm
İhtiyarlık ebedi bir gençliktir.
İnsanlığın fıtri zaaflarından biri de, eğer
erkenden ölmezse, hayat yolculuğunda kabre daha yakın olan ihtiyarlık
istasyonuna uğramak zorunda kalmasıdır.
Gençlikte özellikle sağlıklı ise birçok lezzetten istifade
istidadında olan insanlar, ihtiyarlıka birlikte birçok sıkıntılara
giriftar oluyorlar. Bediüzzaman'a göre insanlığın yaklaşık yarısına
denk gelen ihtiyarlar yakında girecekleri kabre
karşı ancak ahirete iman fikriyle tahammül edebilirler.(Nursi(S),
s.88) Bediüzzaman ihtiyarlığı mutluluğun önündeki büyük
bir engel değil şükür vesilesi bir nimet olarak tarif eder. Çünkü
ihtiyarlıkla acizliğini ve zayıflığını hisseden bir insan, Rabb’inin
rahmetine iltica edip, O’ndan gelen mesajalara kulak vererek endişelerini
giderir. İhtiyarlar Risalesi’inde ihtiyarlığı ebedi bir gençlik olarak
izah eden Bediüzzaman, özetle şu noktaları ifade eder: (Nursi(L),
s.222-267) ·
Yardıma çokça muhtaç
olan ihtiyarlar, imanla Rahmet'i bulup, O Rahman'a intisap ederek teselli
bulur. ·
İhtiyarlıkta dünyaya
insanı bağlayan bağların kopmaya başlaması ve kabir yolculuğunun yakınlaşmasına
mukabil gerçek teselli, Sünnet-i Senniye'ye ittiba ile,
yakınlaşan yeni alemde şefaati elde etmektir. ·
Dünya ile bağları kopan
ihtiyarlar, Kur’ân'ın ebedi saadet müjdesine kulak vermeli. ·
Madem ahiret var, bakidir
ve bu dünyadan daha güzeldir, ihtiyarlık bu saadete gitmeye alamet olduğu
için memnun olunmalı. ·
Madem O var; Kur’ân Şakirdi
için herşey var. İhtiyarlık bu nokta-i nazardan fıtrattaki acz ve fakrı
hissettirerek, ihtiyarları O'nun dergahına ilticaya teşvik eder. ·
İman gözlüğü herşeyi
farklı gösterdiğinden ihtiyarlar haline şekva değil şükür etmeli. ·
Ihtiyarlar gençliğini
kaybettiğine üzülmek yerine, gençlik tehlikelerinden kurtulup ebedi bir
gençliğe aday olduğunu düşünerek sevinmeli. ·
İhtiyarlıkta artan zaaf
ve aczden feryat yerine, bu haletin rahmetin celbine vesile olacağını düşünüp
memnun olmalı. ·
Madem iman gibi sınırsız
derecede kıymettar bir nimet var; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur,
vefat da hoştur. Nahoş bir şey varsa; o da günahtır, sefahattir,
bid'atlardır, dalalettir... ·
İmanı taşıyan
ihtiyarlar, ihtiyarlıklarına ebedi bir gençlik nazarıyla bakabilir. Çünkü
onunla ebedi bir gençlik kazanabilir. ·
Ey ihtiyarlar! Hadis-i Şerifte
vardır ki:"Altmış yetmiş yaşlarında bir mü'min, dergah-ı
ilahiyeye elini kaldırıp dua ederken, rahmet-i ilahiyye onun elini boş döndürmeye
hicap ediyor." Madem rahmet
size karşı böyle hürmet ediyor. Siz de rahmetin bu hürmetine ubudiyetle
ihtiram ediniz. ·
Ey ömrünün kısalığından
şikayet eden ihtiyar! Hayatın sana ait neticesi bir ise, Halikına ait
bindir. Şu halde marz-i İlahi dairesinde bir an yaşamak kafidir. Uzun zaman
istemez. Öyleyse dünyada az yaşadım diye tasalanma. Bu dünyadaki asıl
maksat rızayı İlahiyi kazanmak olduğuna göre, o rızayı kazanmışsan
ebedi bir ömür senindir. Bu cihetle fani dünyada bir an ile bin sene yaşamak
arasında fark yoktur. Yani “Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası
yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda olmazsa, bir sene bir
saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya
cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer.”(Nursi(L),
s.22) ·
İhtiyarlıkta imanla elde
edilen bu tesellileri hayatındaki tecrübelerle teyit eden Bediüzzaman şunları
ifade eder: "ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve
meyusiyetlere, imandan ve Kur'ân'dan imdada yetişen kudsî tesellilerle bu
ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on
senesine değiştirmem. ...”(Nursi(L), s.261-2)
Musibet Rahmani bir hediyedir.
Bilindiği gibi insanın
hayattan zevk almasını azaltan önemli bir etken hastalık ve sair
musibetlerdir. Bazen bu tür sıkıntılara derecelerine göre
giriftar olanlar intiharı bile tercih edebiliyorlar. Bu nedenle ekser insana
hitap eden bir mutluluk modelinde ya bu aksaklıkları tamamen ortadan kaldırmalı
veya bunlarla dahi mutlu olmanın yolunu bulmalı. Bediüzzaman, oluşturduğu mutluluk modelinde, hastalık
gibi musibetler için yeni bir tanımlama yapmakta ve bu koşullarda bile
mutlu olmanın yolunu anlatmaktadır. Onun mutluluk modelini hayata geçiren
bir Kur’ân Şakirdi için tesadüfe dahi
tesadüf edilmediğinden,
musibetler bazı hikmetler dahilinde Şafi-i Hakiki tarafından insana gönderilen
bir hediye, bir ihsan veya bir ikaz olarak telakki edilir. Gerçi
Sonsuz Kudret sahibi olan Cenab-ı Hak isteseydi musibetsiz bir hayatı,
Cennette olacağı gibi, insana ihsan edebilirdi. Ancak Bediüzzaman'a göre
bu dünyada cereyan eden hastalık gibi musibetlerin Allah'ın isimlerine
bakan yönü var. Kainatın yaratılmasındaki maksatlardan biri Esma'yı görmek
ve göstermek olduğundan musibetlerin bu gayeye yönelik neticeleri önemlidir.
Bu anlamda Rezzak ismi açlığı gerektirdiği gibi Şafii ismi de
hastalıkları ister. Yani ancak hastalığın varlığında onları iyileştirerek
Şafii olduğunu göstermiş olur. Bu noktaya işareten iyileşmek fiilinin
karşılığı İslami bir terim olarak şifa bulmaktır. Çünkü şifa Şafii'yi
hatırlatır. Bundandır ki, Bediüzzaman’a göre, “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i
diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryat etmek gerektir.
Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat
noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz
eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten
kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî
musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü'z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir
nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev'i, sabıkan geçtiği
gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı
Rabbânîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki, "Ermiş bir ağacı
silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle
dökülüyor."(Nursi(L), s.18) Bediüzzaman hastalığın ruhsal dünyadaki etkisi ve
bu alandaki istidatlarının inkişafına da vesile olduğunu iddia eder:
"hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet
bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar."
Hastalıkla hayatının lezzetini kaybedenlere ise
Bediüzzaman hayatın, Kuran’i mesaja göre, manasını hatırlatarak
tesselli verir: "şu dâr-i dünya,
meydan-i imtihandır ve dâr-i hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri
değildir. Madem dâr-i hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve
musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok
muvafık oluyor ve kuvvet veriyor." Bediüzzaman’a göre Asıl lezzet,
ücret ve mükafat yeri Kur’ân Şakirdi için Cennet olduğundan bu
noktadan buradaki sıkıntıları hoş karşılar şekva yerine kendisine
kazandırdığı sevabı düşünerek şükreder. Çünkü "eğer
sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse,
şükretse, o vakit herdir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık
ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün
ibadet hükmüne geçer." (Nursi(L), s.15-16) Musibetlerin bu derece sevaplı olmasındaki asıl sır
insanın firavunluğunu kırarak ona kulluğunu hatırlatması ve Rabb'inin
dergahına acz ve fakrını vesile yaparak ilticaya mecbur etmesidir. Bediüzzaman'ın
ifadesiyle“makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı,
lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır... musibetlerle,
hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o
makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i
insaniyede münderiç olan acz ve zaaf
ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herdir âzânın
lisanıyla bir iltica, bir istimdat
vaziyetini verir.”(Nursi(L), s.19) Kısacası kendisi de dahil olmak üzere herşeyi
tesadüfe ve tabiata havale eden bir felsefe talebesi için musibetler kötü
talihin bir neticesidir. Buna engel olacak bir kudrete sığınmak yerine
daimi bir korku içinde birbirine bol şanslar dilemekten başka çare bulamaz.
Kazaran bir musibete denk geldiğinde sabır yerine şekva eder, tatlı dünya hayatı ona acılaşır. Oysa Kur’ân Şakirdi için dini olmayan musibetler bir ihtar-ı
Rahmani, bir ikaz, bir iltifat-ı Rabbani, bir hediye-i Rabbani veya günahlarına
keffaretir. Dolayısıyla
Kur’ân Şakirdi musibete maruz kaldığında bile bu noktaları düşündüğünden
halinden memnundur, hayatından lezzet alır ve Rabb'ine şükreder. Bediüzzaman Hastalar Risalesi’nde Kuran’ın
hastalık gibi musibetlere yaklaşımıdaki temel farklılığı esas alarak,
hastalara teselli edici şu mesajları verir: ·
Hastalık kazandırdığı
sevaplarla ömür sermayesini kazançlı kılar. ·
Sıhhat belasıyla gaflete
düşenlere mukabil hastalıkla ahiretini düşünenler için hastalık bir
ihsan-ı ilahi bir hediye-i Rabani'dir. ·
Geçmiş sıkıntılı günler
gitmiş ve yerlerine ruhunda elemin bitmesiyle lezzet izleri bırakmışlar. O
halde geçmiş sıkıntılarını düşünüp eseflenme belki sana sevap
kazandırdığı için şükret. ·
Dünya zevkini hastalık
dolayısıyla kaybettiğini düşünüp ıstırap çekme. Madem dünyanın
zevki ve lezzeti devam etmiyor. Onu kaybettiğinden ağlama. ·
Hastalık sıhhat
nimetinin lezzetini tattırır. Çünkü ancak hastalıktan şifa bulanlar bu
lezzeti tadabilir. ·
Hastalığın ölümle
neticeleneceğinden endişelenme. Çünkü ölüm gerçekte hayat külfetinden
bir terhis, ubudiyetten bir paydos, dost ve akrabaya kavuşma vasıta, hakiki
vatana ve ebedi saadet yeri olan Cennete
bir davettir. ·
"En ziyade musibet ve
meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyileri en kamilleridir."
hadisin manasına mazhar olduğun için şükret. ·
Şafii-i Hakiki , yeryüzü
eczahanesinde her derde bir deva halk etmiştir. İnsanların keşfedip terkip
ettiği bu ilaçları almak ve kullanmak meşrudur. Ancak tesiri ve şifaya doğrudan
doğruya Cenab-ı Hak'tan bilmek gerektir. ·
Hastalık nasıl insanların
şefkatinin celbine vesiledir,
aynen öyle de Halık-ı Rahimin rahmetinin celbine vasıtadır. Bela vereni bulmak safayı
bulmaktır.
Bediüzzaman’ın semavi
hükümler üzerine bina ettiği mutluluk
modelinde, Allah ile kul arasındaki irtibat lezzetleri artırdığı gibi
elemleri dahi azaltıcı bir etki meydana getirir. Başına gelen hadiseleri,
Kainatın tedbir ve idaresinde olduğu gibi, tesadüfi değil İlahi bilen
Kur’ân Şakirdi için bela
yoktur. Oysa Allah’ı tanımayanın “dünya dolusu belâ başında vardır.
Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine
göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve
lezzet altında, cüz'î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.”(Nursi(L),
s.211) Bu anlamda iman Kur’ân
Şakirdi’ini belayı safaya çevirecek şu stratejilerle donatır: Birincisi
maddi musibetleri daima küçük görmek ve onları büyütmemek. Çünkü,“maddî musibetleri büyük gördükçe büyür,
küçük gördükçe küçülür... Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek
kalpte de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad
eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla
izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe
hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider.” (Nursi(L), s.18) İkincisi
o musibetten daha beterini düşünüp şükretmek. Çünkü "derece-i hararet gibi, her musibette bir
derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i
nimeti görüp, Allah'a şükretmeli.”(Nursi(S), s.461) Üçüncüsü
herşeyin Cenab-ı Hak'tan geldiğini bilerek sabretmek. Yani bela vereni doğru
tanımak. Bediüzzaman'a göre
insana musibetleri veren Rabb-ı Rahim aynı zamanda sabır kuvvetini de vermiştir.
Her kim sabır kuvvetini yerli yerinde kullansa her musibet karşısında
tahammül edebilir. Halinden şikayetçi olanlar çoğunlukla geçmiş günlerde
çektiği acıyı ve gelecekteki muhtemel sıkıntıları düşünür ve
bundan büyük bir elem alır. Oysa “geçmiş herbir gün, musibet ise
zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış;
sıkıntısı geçmiş, sevabi kalmiş. Bundan şekvâ degil, belki mütelezzizâne
şükretmek lâzim gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek
gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mes'ut
bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmi vehimle düşünüp bir kısım
sabrını onlara karşı dağıtmak divaneliktir. Amma gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde
çekecegi hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek,
şekvâ etmek, ahmaklıktir. "Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz
olacağım" diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar
ahmakçasina bir divaneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan
musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak,
sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek
öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selb ediyor.
Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti
ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder.”(Nursi(L), s.17) Bediüzzaman'a göre musibetlere karşı sabır,
tevvekkül ve teslimin bir neticesidir. Sabredenler, "Muhakkak ki Allah
tevekkül edenleri sever."( Âl-i İmrân Sûresi, 3:159) "Muhakkak
ki Allah sabredenleri sever." (Âl-i İmrân Sûresi, 3:146)
ayetlerindeki sevgiye mazhar olur." Sabırsızlık ise Allah'tan şikâyeti
tazammun eder. O’nun fiilerini tenkit ve rahmetini itham ve hikmetini beğenmemek
manasına gelir. Ölümü düşünmemek başını
gaflet kumuna sokmaktır.
Bediüzzaman’nın mutluluk modelinde insanın en temel
zaaflarından biri ölüm hakikatıdır. Çünkü binlerce yıllık insanlık
tarihinde çok şey değişmesine rağmen ölüm değişmedi. Bediüzzaman’a
göre insan fıtraten ebediyeti istemesine rağmen,
şu veya bu şekilde ecel celladı tarafından başı kesilen bir idam
mahkumuna benzer. Bu anlamda dünya idamlıklar koğuşunu hatırlatır. Bu koğuşta
bulunan bütün insanlar kesin olarak idam edilecekler. Bu idam kararını
bozmanın tek yolu iman vesikası almaktır. İman vesikası alan için ölüm
görünürde idam olmakla beraber, hakikatte sonsuzluğa kavuşmaktır. Bediüzzaman
Kur’ân Şakirdi için ölümün
idam olmadığını bir örnekle açıklar."Meselâ, burada, gözünüz
önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango-fakat pek büyük
bir ikramiye biletleri veren-dairesi var. Biz, buradaki on kişi, alâküllihal,
ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz, bizi çağıracaklar.
Ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakika ya "Gel, idam
biletini al, darağacına çık" veyahut "Gel, milyonlar altın
kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış. Gel, al" diyeceklerini
beklerken iki kişi gelir."Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir
kadın, elinde zahiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek
istiyor. Diğer biri de, aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının
arkasından girdi. Dedi ki:
"Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı
yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsımla o emsalsiz ikramiye
biletini alırsınız. İşte, bu darağacında, zaten gözünüzle görüyorsunuz
ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın
zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye
biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zahiren onlar da o darağacına
çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan
kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şahitler
var, haber veriyorlar. İşte, pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve
bu işle alâkadar büyük zatlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber
veriyorlar ki, o darağacına gidenleri aynelyakin gözünüzle gördüğünüz
gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz,
gündüz gibi kat'î biliniz" dedi.(Nursi(S), s.131-2) Bu temsildeki aldatıcı kadın dünyanın meşru
olmayan lezzetleridir. Bu lezzetler ise görünürde helva veya bal gibi iştah
çekici olsa da gerçekte zehirlidir. Meşru olmayan lezzetlerdeki elem bir
zehir gibi yiyenleri rahatsız eder. Bediüzzaman’nın ifadesiyle “haram
sevmekte, bir kıskançlık elemi ve firak elemi ve mukabele görmemek elemi
gibi çok ârızalarla o cüz'î lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer...”(Ş,186)
Bundandır ki, temsilde zehirli helvanın tesiriyle çekilen dehşetli karın
sancısı meşru olmayan lezzetlerdeki, kıskançlık, ayrılık, karşılık
görememek ve günah duygusundan gelen elemlere işaret eder. Büyük ikramiye
almak, iman vesikası ile sonsuz kıymetteki ebedi mutluluk diyarı Cenneti
kazanmaktır. Ölümün kaçınılmazlığına rağmen birçok insan
gafletle bu dünyada ebedi kalacakmış hissi içinde kendini kandırır. Her
insan geçmişin hatıraları ve geleceğin hayalleri üzerine kurulu pek geniş
bir ömre sahip olduğunu zanneder. Oysa
onun hakiki ömrü sadece içinde
“bulunduğu an”dır. Aklen ölümlü olduğunu bilen, fakat hissen sonsuza
denk uzanacak gibi hayali bir ömrünün var olduğunu zanneden insanı, Bediüzzaman
devekuşuna benzetir. Devekuşu “avcıyı görür, uçamıyor; başını
kuma sokuyor, ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür.
Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.”(Nursi(S), s.155) Aynen
bu misaldeki gibi ölümü düşünmeyip başını gaflet kumuna sokanlar da
ecel celadının elinden kurtulamayacak. Kur’ân Şakirdi
gafletle ölümü unutmak yerine, ölümlü olduğunu daima hatırlayarak
enaniyetten vazgeçip ihlasla Rabb'ine iltica eder. Çünkü
“lezzetleri acılaştırıp tahrip eden ölümü çok zikrediniz.” (Nursi(L),
s.167) hadisi bu noktaya işaret eder. Bu nedenle Bediüzzaman'ın stratejisi
herşey üzerindeki fena damgasını okumak ve okutmaktır. Böylece herşeyin
ve kendi vucudunun kaybolup gideceğini anlayan bir nefis, Rabb'ine ilticaya
mecbur olur. Ölmek terhis olmaktır.
Bediüzzaman’a göre ölüm ya tesadüfi bir idam
veya İlahi bir terhistir. Bu anlamda felsefe talebesi ve Kur’ân
Şakirdi ölüme farklı manalar yükler. Felsefe talebesi için
kainatta olup biten herşeyi açıklayan sihirli kelimelerinden biri tesadüftür.
Aslında kendisi de tesadüfün çocuğudur. Bütün tesadüfler nasıl olmuşsa
hep onun kara talihini yenmiş ve ona bu dünyayı bir saray gibi hazırlatmıştır.
Dünyaya tesadüfi bir anne babadan, tesadüfi bir zamanda doğan bir felsefe
talebesi yine tesadüfi bir olayla ve tesadüfi bir anda ölüp kaybolacaktır.
Bundandır ki birbirlerine bol şanslar dileyerek tesadüflerin iyiye
gitmesini temenni ederler. Gerçi bu dileklerinin etkili olması bile tesadüfi
bir olgudur. Oysa
Kur’ân Şakirdi için tesadüf diye bir şey yoktur. Herşey hatta yere düşen
bir yaprak dahi sınırsız ilim, nihayetsiz kudret sahibi Basir ve Sem'i olan
biri tarafından gerçekleştirilir. O her an iş başında ve her yerde
icraatını ve sanatını tecelli ettirir. Birşeyin olmasını istediğinde
"ol" der, oda oluverir. Zorluk ve kolaylık O'nun için söz konusu
değil. Hem O sınırsız rahmet sahibi ve nihayetsiz nimet malikidir. Hayat
O'nun Hayy isminden geldiği gibi ölüm dahi Yümit isminin bir eseridir.
“Yani, mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan
yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden,
seni hayat-ı bâkiyeye alır." Bundandır ki, Kur’ân
şakirdine der:"sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil,
fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil,
tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm
tarafından bir terhistir, bir tebdil-i
mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır.
Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.”(Nursi(M),
s.220-221) Onun için “Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit,
"Eyvah, malımız harap olup sa'yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan
gidip dar bir toprağa girdik" demeyiniz, feryat edip me'yus olmayınız.
Çünkü sizin herşeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır.
Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her
hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celp edip
yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki,
hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete
gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.”(Nursi(M),
s.221) “Yani, ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı
imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazifelerini
bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı
Zülcelâllerine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar. ”(Nursi(M),
s.222) Oysa felsefe talebesi için kabir “ bir idam-ı ebedî
kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır.
”(Nursi(S), s.128) Ölüme yüklenen bu manalar her an ölme ihtimali olan
insanın saadetiyle doğrudan alakadardır. Bediüzzaman Kur’ân Şakirdi(birinci adam) ile felsefe
talebesinin(ikinci adam) ölüm tehlikesini algılamalarındaki temel farklılığı
bir örnekle açıklar:" şu karyede, yani Barla'da, iki adam bulunur.
Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı Istanbul'a gitmişler, güzelce yaşıyorlar.
yalnız birtek burada kalmiş. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam
Istanbul'a müştaktir. Orayi düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit
ona denilse, "Oraya git"; sevinip gülerek gider. Ikinci adam ise, yüzde
doksan dokuz dostlari buradan gitmişler. Bir kismi mahvolmuşlar. Bir kismi
ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler
zanneder. Şu biçare adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet
edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-i firaki kapamak ister. Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabin, kabrin
öbür tarafindadirlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden
ürküp, kabirden korkup başini çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep
eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakin gafil olup
ikinci adama benzeme.”(Nursi(S), s.155) Kur’ân Şakirdi ölümü bütün sevdiklerine
bir kavuşma vesilesi ve kabir kapısını
saadet saraylarına açılan bir kapı olarak görür, imanın
derecesine göre ölüm düşüncesinden gelen korkudan emin olur. “Onun içindir
ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm
gelmeden ölmek istemişler. ”(Nursi(S), s.28) Hayatta hakiki çirkinlik yoktur.
Bediüzzaman'a göre bir insanın
mutlu olmasında hastalık, ihtiyarlık ve ölüm gibi hadiselere bakış açısının
büyük bir önemi var. Aynı dünyada bulunmalarına rağmen herkes kullandığı
gözlüğe göre farklı bir dünyaya sahip olur. Meşhur bir tabirle "güzel
gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır." (Nursi(S),
s.457) Ancak insanın güzel ve çirkin görmesi kullandığı
gözlüğe bağlıdır. Bu anlamda "Felsefe,
herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür." "İman
ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür."(29.Lema
2.Bab) İman gözlüğünün özelliklerini
belirleyen "O herşeyi en güzel şekilde yarattı." (Secde Sûresi,
32:7) âyetinin bir sırrını
Bediüzzaman şöyle izah eder: "Herşeyde, hattâ en çirkin görünen
şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her
hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri
cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler
var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet
parlak güzellikler ve intizamlar var. ”(Nursi(S), s.215) Bundandır ki, iman gözlüğü
ile bakınca herşey güzeldir. Hastalık da güzeldir, musibet de güzeldir,
ihtiyarlık da güzeldir ve hatta ölüm dahi güzeldir. Ancak iman gözlüğünü
takmayan insan her olayı sadece kendi nefsine bakan bir fayda ve zarar
cihetiyle değerlendirir ve hakikatte güzel olan bir şeyi çirkin görür,
hastalık ve ölüm gibi. Mesela, felsefe gözlüğü ile
geçmiş zamana bakan bir felsefe talebesi "mâzi ülkesinin kıyameti
kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç, büyük bir
mezaristanı andıran bir şekilde" görecektir. Ve bu görüntüden büyük
bir dehşete kapılacak, anlık lezzeti dahi dumura uğrayacaktır." iman
gözlüğüyle o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne
çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı,
sâkinleri daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor.
Ve o kabirler, çukurlar da, nuranî bir âleme girmek için kazılan yeraltı
tünelleri şeklinde telâkki edilecektir." Hem, gelecek zamana, felsefe gözlüğü ile bakan bir felsefe
talebesi, kendisi ile beraber sevdiklerini
çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı,
korkunç, büyük bir kabir görecektir."Fakat iman gözlüğüyle bakılırsa,
Cenâb-ı Hakkın, Hâlık, Rahmân, Rahîmin insanlara ihzar ettiği çeşit
çeşit nefis, leziz, me'külât ve meşrubata zarf olan bir mâide ve bir
sofra-i Rahmânî şeklinde görünecektir." Kısacası felsefe gözlüğü bütün
mevcudatı felsefe talebesine "düşman ve ecnebî" veya "ölüler,
yetimler gibi hayatsız perişan" gösterirken; iman gözlüğü onları
"ahbap ve kardeş sıfatıyla ve
hayattar tesbihhân (tesbih eden) şeklinde" gösterir.(29.Lema ikinci
Bab) 3.
Nefis ve şeytan daima kötülüğü ister.
Bediüzzaman insanın
acizlik ve zayıflık yanında nefis ve şeytan gibi bir zaafla dünyaya gönderildiğini
söyler. Nefis insandaki kuve-i şeheviye ve kuve-i gadabiyeyi kullanarak
insanı daima kötülüğe ve cismani lezzetlere teşvik eder.Bu anlamda
insana kötülüğü telkin eden şeytan ve onu dinlemeye meyilli olan nefsin
mahiyetinin bilinmesi saadet açısından büyük önem arz eder. Şeytanı
dinleyip, nefsin arzularını kendine mabud ittihaz edecek kadar önemseyen
bir insan ancak elemli, geçici ve sahte bir saadeti kazanır. Aslında nefis
ve şeytan insanın kötülüğe gitmesine medar olduğundan bir zaaf iken, Kur’ân Şakirdi,
nefis ve şeytanla mücadelesinin neticesinde kemalatta zirvelere çıkar.
Bediüzzaman’a göre elmas ruhlu Ebu Bekir ile kömür ruhlu Ebu Cehil’i
birbirinden ayıran nefis ve şeytan hakikatıdır. Eğer nefis ve şeytan
olmasaydı ikiside aynı mertebede kalacaktı. Bediüzzaman şeytanın telkin ettiği ve nefsin yaptığı
fiillerde bir lezzet bulunduğunu kabul etmekle beraber, elemli olduklarını
söyler. Bu anlamda meşru olmayan lezzetleri zehirli bala benzeten Bediüzzaman,
günah duygusunun dünya saadetine olan etkisini şöyle açıklar: “meselâ,
farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın,
küçük bir âmirinden küçük bir
vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam,
Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir
tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen
diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî
adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i
İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder;
büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla,
gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda
milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini
hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul
eder.”(Nursi(L), s.15) Kısacası günah duygusu büyük bir sıkıntının
kaynağıdır, ancak bu sıkıntıdan kurtulmak çin günahı inkar ile günah
olmaktan çıkarmak yerine tövbe le imha etmek gerekir. Aksi halde inkarla
birlikte bütün sevdiklerinden ebedi bir idamla ayrılma ihtimaline binaen
daha büyük sıkıntıya maruz kalır. Nefis ve şeytan bireysel olarak günah duygusuna
kaynaklık etmesi nedeniyle saadete engel olduğu gibi sosyal hayata dahi
bireyler arasındaki dostlukları bozar. İnsani ilişkilerde insanların hep
karşısındaki insanları kusurlu görmesi şeytani bir telkinin eseridir.
Çünkü şeytan insana kusurunu
itiraf ettirmez. Bu nedenle şeytanı dinleyen bir nefis kendini avukat gibi
savunur.“Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse
de, yüz tevil ile tevil ettirir... nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için,
ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez,
istiâze etmez, şeytana maskara olur." .(Nursi(L), s.91) III.
İnsanın Rabb’i ile İrtibatı
Semavi olan ve Kuran’a dayanan Bediüzzaman’ın
mutluluk modelini felsefi olan Russell’ın modelinden ayıran en önemli
nokta yukarıda açıkladığımız potansiyel yetenekler ve fıtri zaaflar
ile ilgili görüşlerdir. Kuran insana kul olduğunu hatırlatıp, potansiyel
yetenekleri ve fıtri zaafları nedeniyle ilahi bir Kudret’e olan ihtiyacını
bildirir ve onu Rabb’i ile daimi irtibata davet eder. Batı felsefesi ise
insanı kulluktan firavunluk makamına çıkarır ve kendi başına saadete
ulaşabileceğine hükmeder. Bu nedenle Batı felsefesi ile Kuran’ın bu
temel farklarını iyi anlamak gerekir. Bediüzzaman'a
göre batı felsefesi dehadan gelmiştir. Yani çoğunlukla akla dayanır ve
insanların ürettiği fikirlerden müteşekkildir. Oysa Kur’ân
diğer ilahi kitaplar gibi semavidir, Hüda'dan inmiştir. Deha aklı
esas alır kalbi inkar eder, belki karartır; Hüda kalbi kumandan yapıp aklı
işletir, ruhu aydınlatır. Nefsi birer hizmetkar kabul eder ve diğer
latifeleri işleterek insanı melekvari bir hayata mazhar kılar. Deha ise
evvela nefse bakar ve ruhu ona hizmetkar yapar. Şeytanın yardımıyla insanı
nefsine esir bir adi hayvan derecesine düşürür. Dehayı dinleyen tek
hayatlı olduğundan maddeperest ve dünyaperver olur. Deha her şeyi sağır,
kör, şuursuz tabiata verir. Fakat Hüda bu kainatın ustasını bildirir,
O'nun hikmet ve kudret dolu eserlerine baktırır. Hüda'ya kulak veren her şeyi
İlahi nimet bilir, ancak deha için her şey sahipsiz bir ganimettir. (Nursi(S),
s.666) Deha, 20.asırda Newton ve Decsartes gibi
Allah'ı fiilen kainattaki icraatın dışına çıkarıp mekanik ve
deterministtik bir açıklama getiren bilimsel metodolojiyi takip edenlerin de
desteğiyle talebesine farklı gayeler gösterdi.
Hümanizm ile bir yandan yaratıcıyı reddeden deha, öte yandan insanı
tanrılaştırdı. Bediüzzaman bu gelişmeye şu sözleri ile işaret
etmektedir: Batılı filozoflar "İnsaniyetin
gayetü'l-gayâtı teşebbüh-ü bi'l-Vâcibdir, yani Vâcibü'l-Vücuda
benzemektir" deyip firavunâne bir hüküm vermişler...İnsaniyetin
esasında münderiç olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını
kapayıp ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten
tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar." (Nursi(S),
s.507) Bundandır ki, bu noktayı tam ders alan bir felsefe talebesinin
" gaye-i himmeti hevesât-i
nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi
menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir
dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmiyor, her şeyi
nefsine feda ediyor. Amma Kur'ân'ın hâlis
ve tam şakirdi ise, bir abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata karşı da
ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve âzam bir menfaati
gaye-i ubudiyet yapmaz bir abd-i azizdir.” (Nursi(L), s.122) Hüda’ya göre, yaratılıştan acz ve fakr yarasıyla
dehşetli yaralanmış ve ebediyeti fıtraten isteyen bir kalbi taşıyan
insanlık için hayatın en önemli gayesi malikini bulmak ve imanla tanımak , O'nunla bağını ubudiyetle devam ettirmek,
ve O'nun rahmetine iltica ederek acz ve fakrına deva bulmaktır.Bu nedenle
yaratılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Allah'ın
varlığını imanla kabul etmektir. Ve insaniyetin en yüce makamı iman ettiği
Rabb'ini marifetullah ile tanımaktır. Ve en parlak saadet ve en tatlı
nimet, tanıdığı Rabb'ine olan muhabbettir ki, insan ruhen ve kalben bundan
büyük bir rahat ve lezzet hisseder. (Nursi(M), s.218) Dolayısıyla kalbi ve
ruhi lezzete ulaşmanın derecesi her insanın Rabb'ini imanla bulması, bütün
isim ve sıfatlarıyla tanıması, tanıdığı esma ve sıfatlardaki cemal,
kemal ve ihsana muhabbetini yönlendirmesine bağlıdır. Kur’ân Şakirdi'nin
hayat felsefesinde bu noktalar bir esas teşkil eder. Kısacası Hüda’ya göre
“gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-i İlâhiye ile ve secâyâ-yi
hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i Ilâhiyeye iltica,
zaafını görüp kuvvet-i Ilâhiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i Ilâhiyeye
itimad, ihtiyacını görüp ginâ-yi Ilâhiyeden istimdad, kusurunu görüp
aff-i İlâhiye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlâhiye tesbihhân
olmaktır.”(Nursi(S), s.507) İbadet Kulluk Şuurunu Daimi Kılmaktır.
Bediüzzaman'ın mutluluk
modelinde potansiyel yeteneklerinin ve fıtri zaaflarının farkında olan
Kur’ân Şakirdi'nin Rabb'i ile olan daimi irtibatı onun saadeti açısından
büyük öneme sahiptir. Onun ifadesiyle: "İmanı
elde eden ruh-u beşer, mânisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız, her
halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet
mâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâlin
huzuruna girip hâcâtını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine
istinad ederek kemâl-i ferah ve süruru kazanabilir.” Bu anlamda Tevhid
inancı birçok şeyle irtibatı olan ve ebede uzanan arzuları bulunan Kur’ân
Şakirdine der:“Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara
tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların
arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü
Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini
Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu
buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. .. (Nursi(M), s.219) Kur’ân Şakirdi bu mana
dahilinde her an Rabb'i ile bir kul olarak irtibat halinde olduğunu düşünür.
Günde beş vakit zorunlu ibadet olan namazla bu irtibat kuvvetlenir. Çünkü
"ibadetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı
İlâhîde abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i Rububiyetin
ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve
muhabbetle secde etmektir."(Nursi(S), s.37) Tespih, tekbir ve hamd
namazın çekirdekleri olduğundan, Kur’ân Şakirdi namazla bu kulluk şuurunu
kazanır. Kainatta büyük, mükemmel ve ihtişamlı bir saltanatı müşahede
eden Kur’ân Şakirdi
"kendi zaafını ve mahlûkatın aczini görmekle
kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret
içinde Allahu ekber deyip, huzû
ile rükûa gidip, Ona iltica ve tevekkül" eder. Hem sonsuz rahmet
hazinelerini göre Kur’ân Şakirdi "kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın
fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbinin ihsan ve in'âmâtını
şükür ve senâ ile ve Elhamdü lillâh
ile ilân” (Nursi(S), s.38) eder. Bediüzzaman bu anlamda
acz ve fakrını Rabb'ine ulaşmak için kullandığını beyan eder:
“Ubudiyet vaktinde, dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenâb-ı
Hakkın ihsanıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor.
O âsâr, mânâ-yı ubudiyetin esası olan "kusurunu bilmek, fakr ve
aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmek"
noktalarından geliyor ki, o şahsiyetle, kendimi
herkesten ziyade bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya
beni medh ü senâ etse beni inandıramaz ki ben iyiyim ve sahib-i kemâlim.”(Nursi(M),
s.307 Günde beş defa namazda, Kur’ân
Şakirdi söyledikleri ile kulluk şuurunu daim kılar. Bu nedenle her ne
kadar namazın nefse ağır gelen bir yönü varsa da verdiği mesaj itibarıyla
ruh için rahat ve lezzet kaynağıdır. Çünkü Kur’ân Şakirdi namazında
der: "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah." Yani, "Hâlık ve
Rezzak Ondan başka yoktur. Zarar ve
menfaat Onun elindedir. O hem Hakîmdir, abes iş yapmaz; hem Rahîmdir, ihsanı,
merhameti çoktur" diye itikad ettiğinden, herşeyde
bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar. Hem herşeyi kendi
Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine iltica eder, tevekkül ile
istinad edip her musibete karşı tahassun eder. Îmânı ona bir emniyet-i
tamme verir.” (Nursi(S), s.18) B.
İNSANIN MUTLULUK SOFRASINDAKİ LEZZETLERİN İKİ UÇLULUĞU Bediüzzaman’nın mutluluk
modelinde tahlil edeceğemiz ikinci temel nokta herbir insanın mutluluğa ulaşmasında
istifade edebileceği lezzetler sofrasıdır. İnsan yetenek ve zaaflarıyla
beraber önüne açılan bu sofradan niteliksel ve niceliksel olarak ne kadar
çok istifade ederse o derece mutlu olabilir. Bunun için sofradaki lezzetleri
doğru tanımak ve onlardan alınacak lezzetleri artıracak metotlerı bilmek
gerekir. Bediüzzaman insanı mutlu edecek lezzetleri, hayvani ve insani
lezzetler, cismani ve ruhani lezzetler, dünyevi ve uhrevi lezzetler olarak
farklı uçlarda ele alır. Hayvani
ve İnsani Lezzetler
Bediüzzaman hayvana kıyasla insanın önüne en güzel,
en lezzetli ve ençok çeşidi bulunduran sofralar açıldığını söyler.
Bir inekle bir insanın rızık sofrasındaki fark bunun açık bir örneğidir.
Birine yaşamak için ot ve su dışında arpa ve yem lüks sınıfına
girerken, diğeri bir öğünde bile onlarca çeşidi birlikte tadabilir.
Çünkü biri sınırlı vazifelerle dünyaya gönderilirken, diğeri
kainata sultan olmaya aday olduğundan binlerle ifade edilebilen maddi ve
manevi lezzetlerden istifade etmeye müstaid bir fıtratta yaratılmış.
Ancak hayvanlar, çeşit noktasındaki
sınırlı alternatife rağmen, sahip olduklarından anlık lezzetlenme yönüyle
insanlardan daha avantajlı olabilir. Bediüzzaman, hiç olmazsa hayvan gibi ahireti düşünmeden
her türlü keyif ve lezzeti almaya çalışan insanlara, lezzetlenme yönüyle
hayvandan farklı olduklarını hatırlatır:“insanda
akıl ve fikir olduğu için, hayvanın
aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş
ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem
elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır
lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler
bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine,
geçmişten gelen hüzünler ve
gelecekten gelen endişeler, o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor,
bozuyor. Husussan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet-i
hayat noktasında aşağı düşer."(Nursi(S), s.131)
Bediüzzaman`ın insani ve hayvani lezzetlerdeki farkı izah için
kullandığı temel argümanı “zamanı algıma”daki farklılığa dayanır.
Bu anlamda hem hayvan hem de insan için “hakiki ömür” sadece içinde
bulunduğu andır.
Ömür sermayesi olarak içinde bulunduğu an dışında geçmiş artık elden
gitmiş ve gelecek ise garantisi olmadığından yok hükmündedir. Ancak
insan akıl ve hafızasıyla geçmiş ve geleceğe uzanan “hayali bir hayata”
sahiptir. İman sahibi olmayan biri için geçmiş, bütün dost ve
lezzetlerin içinde çürüdüğü büyük bir mezaristan gibidir. Gelecek ise
belirsiz olduğundan endişelerle doludur. "Eğer iman
hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla
ışıklanır ve vücut bulur; zaman-ı hazır gibi, ruh ve kalbine iman
noktasında ulvî ve mânevî ezvâkı ve envâr-ı vücudiyeyi
veriyor."(Nursi(S), s.131) Kısacası
insan, hayvanın aksine, geçmiş ve geleceği kapsayan “hayali dünyasını”
mesrur bildiği sürece, içinde yaşadığı bir an olan “hakiki ömrü”nden
lezzet alabilir. Bediüzzaman hayali ve hakiki dünyası iman nuru ile aydınlanmayan
birinin aldığı lezzetleri sahte, elemli ve kederli bularak "hakikî
zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır
ve iman hakikatleri dairesinde" olduğunu iddia eder.
Meşru
ve Gayr-i Meşru Lezzetler
Kur’an Şakirdi sadece meşru yollardan lezzetini
takip eder. Meşruiyet ölçütü ise öncelikle semavidir. Yani Allah’ın
helal kıldığı meşru ve haram kıldığı ise gayr-i meşrudur. Ancak İlahi
kanunlarla belirlenen meşruiyet aynı zamanda fıtri kanun diyebileceğimiz
doğal yasalara da uygundur. Özellikle
hikmet dini olan İslamiyet’te emir ve yasaklarda insanlık için mutlak bir
fayda vardır. İçki bunun en açık örneğidir. Ayrıca insanın vicdanı
ayrı bir kriter olarak insanlarda meşruiyeti tayin eder. Bediüzzaman’a göre
meşru bir fiilde peşin ücret olarak vicdani bir sürur verilirken, gayr-ı
meşru fiillerde ise peşin bir sıkıntı hasıl olur. Dolayısıyla vicdan
insanda meşruiyet için bir hakem vazifesini görür. Bediüzzaman İlahi
mesajla meşru kılınan lezzetlerin her insana keyif için yeterli olduğunu
ve bu nedenle gayr-ı meşru yola sapmaya gerek olmadığını söyler. “Zira
helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.
”(Nursi(S), s.26) Ayrıca
gayr-ı meşru lezzetteki eleme dikkat çekip bu argümanını kuvvetlendirir:
“o dairedeki bir lezzetin bazan bin elemi var. Hem hakikî ve
daimî lezzet olan iltifâtât-ı Rahmâniyeyi kaybetmeye sebeptir.”(Nursi(S),
s.594) “Evet, şu elîm elemi ve dehşetli mânevî azâbı hissetmemek için,
ehl-i dalâlet, iptal-i his nev'inden gaflet sarhoşlusuyla muvakkaten
hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, kabre yakın olduğu vakit, birden
hisseder. ”(Nursi(S), s.590) Cismani ve Ruhani Lezzetler
Bediüzzaman’nın
mutluluk analizinde lezzetler cismani ve ruhani lezzetler olarak tasnif edilir.
Bu anlamda her insanın bedensel kapasitesine bağlı olarak temel duyularını
vasıtasıyla bir cismi tüketmekle aldığı lezzet cismani lezzettir. Aslında
ölüm durumunda olduğu gibi ruh olmadan cisim lezzet alamadığından,
cismani lezzetler bir yönüyle ruhanidir. Ayırıcı nokta, cismani
lezzetlerde bir cismin tüketimi zorunlu iken, ruhani lezzetler temelde
metafiziktir. Gerçi bir çiçekten tefekkürle alınan lezzette olduğu gibi
cisim ruhani lezzetlere basamak olabilir. Ancak çiçekten alınan koku
cismani lezzet olmasına rağmen, çiçeğin kokusu ile insanın burnu arasındaki
fonksiyonel ilişkiyi ve kokudaki güzellikle
kendisini sevdirmek isteyen birinin varlığını tefekkür etmekten alınan
lezzet ruhani bir lezzettir. Bediüzzaman’ın
mutluluk modelinde, ruhani lezzetler öncelik ve üstünlüğe sahip olmakla
beraber, cismani lezzetlerin dahi büyük bir önemi vardır. Çünkü cismani
lezzetler, insanın Rabb'ini bütün isim ve sıfatlarıyla tanımasına
vesiledir. Sair canlıların
aksine insana bu kadar cismani lezzetin ihsanı da bu sırdandır. Dolayısıyla
insan kendisine verilen cismani lezzetler ile bütün rahmet hazinesini tartıp
tanır. “ Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde, envâ-ı
mat'umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip
tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtını
hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı yine cismaniyettedir. Hem
gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek
istidatlar yine cismaniyettedir.”(Nursi(S), s.467) Yiyecekle değil rızıkla
besleniyoruz.
İnsanın "cismani lezzetlerin" en mühim
kaynağı olan yiyecek ve içeceklere bakış
açısı onlardan alınan lezzeti önemli oranda etkilemektedir. Bu anlamda
yiyecekler ya "tesadüfi bir ganimet" veya "ilahi bir
nimet"tir. İnsanın eşyaya bakış açısı onu isimlendirmesinde
etkili olduğundan, Bediüzzaman için kavramlar ehemiyetlidir. Mesela
“yiyecek” kavramı yemek fiili dışında birşeyi hatırlatmaz. Dolayısıyla
“yiyecekler” yenmek için birşekilde varolan şeyleri ifade eder. Onların
nasıl var oldukları dikkate sunulmaz. Bu kelimeyi kullanan için yiyecekler,
kendi kendine, tesadüfen, tabiat tarafından veya bir İlah tarafından yapılmış
olabilir. Ancak yiyecekleri ifade için “rızık” veya daha geniş bir
manada “nimet” kavramını kullanmak farklı noktalara işaret eder. Çünkü
“rızık” Rezzak’ı ve “nimet” Münim’i hatıra getirir. Bu
nedenle “rızıkla beslenmek” yiyecekle beslenmekten daha fazla
lezzetlidir. Çünkü sahip olduğu şeyleri İlahi bir nimet bilen Kur’ân
Şakirdi , bu cihette, o nimetlerin bir Mün'im tarafından verildiğini
düşünür. “Ve nazar, o lezzetten in'am edene döner, Onu düşünür. Mün'imi
düşünmek lezzeti, nimeti düşünmekten daha lezizdir.” Felsefe talebesi ise, “nimeti
görür görmez nazarını ona hasrederek, o nimeti ganimet telâkki ederek minnetsiz yer."(Nursi(Ms), s.61) Bu anlamda Kur’ân Şakirdi'ne
göre, bütün lezzetlerin kaynağı olan yiyecek ve içecekler rahmet
hazinesinden bahar vagonlarıyla gönderilen ilahi ihsanlardır. “Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüz bin nevi et'ime ve
levazımat, kemâl-i intizamla yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa
o erzak paketleri içinde yavrulara
gönderilen süt konserveleri ve
validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve
hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahmân-ı Rahîmin gayet müşfikane
ve mürebbiyâne bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu ispat
eder.”(Nursi(Ş), s.103) Bediüzzaman Tabiat
Risalesi`nde iman edenlerin bile kullandığı bazı
kelimelerin Allah’ı zımnen inkar manasını taşıdığını hatırlatarak
onları dikkate davet eder. Mesela “doğal gaz” kavramını kullanmak, bu
asır ve sonrasındaki ihtiyaca binaen yer
altında sanki kasıtla depolanan bir nimeti,
akılsız, şuursuz “doğaya” havale etmektir. Çünkü doğal gaz
kelime manasıyla gazın doğa tarafından yapıldığını hatıra getirir.
Oysa sağladığı enerjiden tutun, hava kirliliğine çözüm olmasına kadar
birçok faydaları bulunan “gaz” nimetini doğaya veya tesadüfe vermek
rasyonellikle bağdaşmaz.. Belki Bediüzzaman’a bu nimeti isimlendirmek
vazife verilseydi, ona “İlahi gaz” veya “Rahmani gaz” diyecekti.
Bediüzzaman’ın Kur’ân
'da bir sureye ismini veren balarısının insan için gayet gıdalı ve şifalı
bir rızkı hazırlaması ile ilgili izahı bu argümanımızı destekler.
Balarısı küçük bir makinasına benzeten Bediüzzaman şöyle devam eder:
"o küçücük bal makinesinin zerrecik başında onun ehemmiyetli
vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların
en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat âzâları
tahrip etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve
cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihayet
dikkat ve ilimle ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve muvazene
ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi
şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar."(Nursi(Ş),
s.143) Rızıktaki lezzetler ve güzel
kokular şükrün davetçileridir.
Meşhur bir sözdür:"insan yemek için yaşamamalı,
belki yaşamak için yemeli." Yaşamaktan
asıl maksadın hayvani ihtiyaçlar olmadığına işaretten bu söz halk arasında
takdire medar olmuş ve veciz bir hakikat olarak nesillere aktarılmış.
Ancak ,Bediüzzaman'a göre, Kur’ân Şakirdi dünyadaki lezzetlerin kaynağı
olan her şeyi ilahi bir nimet, bir ihsan, bir ikram ve bir hediye-i Rahman
bilmeli ve nimeti "şükür için yemeli". Çünkü insanın
Rabb’i insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa,
mukabilinde insan iman ile Onu tanımalı; hem bu kadar rahmetin süslü
meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona
sevdirmeli; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse,
mukabilinde insan şükür ve hamdle Ona hürmet etmelidir...(Nursi(S), s.59)
Bu dünyada o nimetlerin bize ulaşmasına tablacılık edenler bir fiyat
istediğine göre elbette asıl mal sahibi olan Allah onlara bedel bizden bir
fiyat isteyecek. O fiyat ise şükürdür. “Çünkü, kâinata dikkat
edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intaç edecek bir
surette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya
şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kâinat
fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür.”(Nursi(M),
s.348) Bundandır ki Kur’ân Şakirdi'ne göre “rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel
tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle
bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun
nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik
eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir." (Nursi(M),
s.348) Rahmet hazinesi tükenmez.
Tecrübeyle
sabittir ki, elemin bitmesi lezzet verdiği gibi lezzetin bitmesi dahi elem
verir. Dünya hayatında ya lezzet alanın veya lezzet alınanın ömrü bittiğinden
cismani lezzetlerin akibeti elemdir. Oysa “yiyecekle değil” rızıkla
beslendiğini bilen bir Kur’ân Şakirdi
nimetin bitmesinden hasıl olan elemi hissetmez. özellikle nimeti ganimet
bilen için, lezzetin devamı açısından ümidi olmadığından, lezzetli
bir şeyin bitmesi ruhunda elem izleri bırakır. Fakat tahkiki
imana ulaşan insan, elde
ettiği nimetleri Rahmet sahibi
birinin hazinesinden bilir. Rezzak
ve Mün'im olan bu Hazinedar, hazinesinden kullarına
ihsan edecek sınırsız bir rahmete sahip olduğundan lezzet bir şekilde
bitse de devamına dair ümit daimidir. Bu dünyada olmasa bile ahirete olacağını
bilen bir Kur’ân Şakirdi,
lezzetin bitmesinden imanının derecesine bağlı olarak elem hissetmez.
Bundandır ki, Kur’ân Şakirdi lezzet kaynağı olan nimetlerin daimi olduğunu
düşündüğünden o lezzetlerin bitmesinden kederlenmez. Bu minvalde
Kur’an zevale maruz şakirdinde şöyle ders verir: "Nimetin zevâlinden
elem çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp
o elemden feryat etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir rahmet-i bînihayenin
semeresidir. Ağacı bâki ise, meyve gitse de yerine gelen var."(Nursi(M),
s.220) Felsefe talebesi ise nimeti sahipsiz ganimet bildiğinden bu teselliden
istifade edemez. Bediüzzaman,
nimeti rahmet hazinesinden bilmenin zevaldeki eleme mani olmanın dışında
lezzeti artıran bir yönünden sözeder.
Bu nedenle aynı cismani nimeti tadan felsefe talebesine nazaran Kur’ân
Şakirdi extra bir lezzet elde eder.
Çünkü o, yediği bir nimetin içinde ayrı bir “ikram ve ihsan
lezzeti” alır. Mesela, yediği bir elmayı daimi bir rahmet hazinesinden
kendisine bir hediye ve ikram olarak gördüğünden, elma lezzetinin çok ötesinde
bir “ikram lezzeti” hisseder. Bu nedenle
Bediüzzaman Kur’ân Şakirdi’ne der:"Nimetin lezzeti içinde,
o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp,
lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki, bir padişah-ı zîşânın
sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde, yüz, belki bin elmanın
lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder.
Öyle de, hamd ve şükürle, yani nimetten in'âmi hissetmekle, yani Mün'imi
tanımakla ve in'âmi düşünmekle, yani Onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin
teveccühünü ve in'âminin devamını düşünmekle, nimetten bin derece
daha leziz, mânevî bir lezzet kapısını sana açar.”(Nursi(M), s.220) Dünyada Kimse Tam Muradına
Ermez
Halk
arasında hep iyi bir dua olarak Allah muradına erdirsin denilir. Ancak ne
gariptir ki bu dünyada birçok lezzetlere talip hiçbir insan tam muradına
eremez. Çünkü ya kendisinin ömrü kısa veya sevdiklerinin.
Bundandır ki, dünyada daimi bir saadeti yakalamak rüyası kimse için
hakikat olmamış. Kur’ân Şakirdi
dünyanın fenaya giden bu cephesini gördüğünden, içindeki lezzetli şeyleri
ebedi alemdeki hakikilerine teşvik için konulan numuneler bilir. Cismani
lezzetleri asıl maksat yapmaz. Bu kainattaki saltanata ve umumi icraata baktığında
herşey üzerindeki "fena damgası"nı okur, ve herşeydeki bu
fenadan beka sahibini anlamaya koyulur. Bu hallete nefsine şu dersi verir:
“ bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe
sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecramin bir kudrete bağlı ve musahhar
olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor
ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâniin azîm rububiyetinde harika bir
saltanatı vardır. Halbuki, bu dünya menzili tahavvülâta, zevale mâruzdur.
Sanki misafirler için yapılmış bir
handır ki daima dolup boşalıyor. Ne
kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı
vardır. Ve Sâni-i Âlemin garip ve acip san'atlarının nümunelerini teşhir
ve ilân için tahavvülden hâli kalmayan bir meşherdir...Ve ondaki
ziynetler, kıymetli şeyler, hep suret
ve örneklerdir. Ve misafirler o nefis taam ve yemeklerin yalnız
tadına bakıp, karınlarını
doyuracak derecede yemiyorlar....Bu küçük menzilde görünen şeyler,
haller, misafirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen numunelerdir. Kezalik...bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış
bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakkın ebedî ve sermedî olan Dârüsselâm
menziline dâvetlisi olan mahlûkatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur.
Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler,
lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visallerinin lezzeti, firaklarının
elemine mukabil gelmez. Maahaza, o lezzetlerden hiç kimse tam mânâsıyla muradına nail olamaz. Ya o lezzetlerin
ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez.
Ancak, o lezzetler ve o nefîs şeyler
ibret ve şükre sevk içindir. Çünkü, onlar Cenab-ı Hakkın ehl-i
iman için Cennetlerde ihzar ettiği hakikî
nimetlere numunelerdir.” (Nursi(Ms), s.38-39) Kur’an Şakirdi bu dünyadaki cismani lezzetleri
sadece Cennetteki lezzetlere bir numune bilir. Bu numunelerden kısmetine düşeni
bulmak için çalışır. Bu anlamda çalışmak Rahmet hazinesisin kapısını
fiilli dua ile çalmaktır. Sonuçta elde edilen her şey bir ihsan olduğundan
Kur’an Şakirdi miktarına bakmaksızın kanaat ile halinden memnun olur. Bu
memnuniyeti şükürle Rabb’ine ifade ederek saadete nail olur. Dolayısıyla
Kur’an Şakirdi cismani lezzetler olmaksızın dahi mutlu olabilir. Bundandır ki Kur’ân 'dan bu dersi alan şakirtleri
Allah'ın kendilerine kısmet ettiği bir nimeti yedikten sonra halen ve kalen
şu duayı yapar: " Ey bizi nimetleriyle
perverde eden Sultan'ımız. Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını ve membalarını göster....Burada
tattırdığın leziz nimetlerini orada
yedir... Bizi lezzeti şükür için
isteyen kullarından eyle... " İbadet ruhun gıdasıdır.
Bediüzzaman’a göre, cismin gıdaya ihtiyacı olduğu
gibi ruh dahi hayatının devamı için gıda ister. Bu anlamda ruhun gıdası
ibadettir. Salih amelin herbirisinde bir ruhani lezzet olduğunu beyan eden
Bediüzzaman, “namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı
”(Nursi(S), s.20) olduğunu iddia eder. Bu nedenle başta namaz olmak
üzere bütün salih ameller büyük bir öneme sahiptir. Hatta
Bediüzzaman “Risaletin tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi, velâyet bir
nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakin derecesinde görür,
tasdik eder. ”(Nursi(M), s.429) ifadesiyle kalbi ve ruhi lezzetleri Kur’ân
hakikatlerinin doğruluğuna delil olarak zikreder. Cismani ve ruhani
lezzetler arasında müterredid olan insana şu mesajı verir: “Hayvâniyetten
çık, cismâniyeti bırak, kalb ve
ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha
geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. “(Nursi(L), s.141) Kısacası,
Bediüzzaman’nın mutluluk modelinde en önemli değişken ruhani
lezzetlerdir. Tefekkür, namaz ve zikir başta olmak üzere geniş anlamda
ibadet, ruha bir gıdadır. Bu gıda ile ruhuna takılan istidatları inkişaf
ettiren bir insan birçok alemlere açılan pencereler sayesinde Rabb’inin
saltanatına şahit bir dellal olur. Esma-i Hüsna Sofrası En Kral
Sofradır
Bediüzzaman’a göre, insana binlerce çeşit rızıktan
müteşekkil ve çiçeklerle süslenmiş sofralar kurulmuş. Ancak bütün
sofralar içinde en kral olanı Esma-i Hüsna sofrasıdır. Bu sofradan akıl
sahipleri tefekkürle istifade eder. Bu nedenle Bediüzzaman Kur’ân
Şakirdine der: Senin Rabb-ı Rahimin " nihayetsiz nimetleri
isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddî eden ve insaniyet-i kübrâ
olan İslâmiyet’i ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile
beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı
mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana
fethetmiştir."(Nursi(S), s.333)
Diğer sofralardan daha üstün, daimi ve umumi olan bu sofradan imanı
elde eden her insan kolaylıkla istifade eder. Bu sofradan istifade için
Kur’ân, kainatta sıradanlık
ve ülfet perdesi altında gizlenen kudret mucizelerini,
ibretli bir levha olarak takdim ederek şakirdini tefekküre davet eder.
“Felsefe
hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde
saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten
düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden
nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura
takdim eder. Meselâ, en cami bir
mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat
insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı
bir insanı velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.”(Nursi(S),
s.123) Bu anlamda her insanın
farklı bir sima ile dünyaya gelmesini adiyattan kabul edip, birbirine çok
benzeyen iki insanı manşetlere çeken zihniyet bu felsefeden ders almıştır.
Hakikatte manşetlik olan her bir insanın karıştırılmadan farklı bir
sima ile yaratılmasıdır. Kainat kitabından tefekkürle istifade eden Kur’ân
Şakirdi :“ her sayfayı okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve
mânevî terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip ve bütün kemâlâtın
esası ve madeni olan iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevî
çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe”(Nursi(Ş), s.111) merakı daha da
tahrik olur. Bu halette kendisini Rabb’inin huzurunda hisseder ve görür
ki:“bir Sâni-i Zülcelâl, kendi san'atının mucizeleriyle kendini tanıttırmak
ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder. Sonra görür ki,
bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O
da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir. Sonra görüyor ki, bir Mün'im-i Kerîm, maddî ve mânevî
nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da, ona mukabil fiiliyle,
haliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleriyle, cihâzâtıyla
şükür ve hamd ü senâ eder.”(Nursi(S), s.206) Bu makamda tefekkür
vesilesiyle alınan lezzet, Bediüzzaman'a göre diğer bütün nefsani
lezzetlerin ötesindedir. Bu minvalde Bediüzzaman bir gün rüzgarla sallanan
ağaçlara bakıp tefekkür ederken aldığı lezzeti şöyle ifade eder:
“Heva-yı nefis ise, şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir
lezzet alıyor ki, bütün ezvâk-ı mecazîyi ona unutturup o heva-yı nefsin hayatı olan
zevk-i mecazîyi terk etmekle bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.”(Nursi(S),
s.210) Bu hakikatı anlayan bir Kur’ân Şakirdi para ile
insan yapımı eserlerin sergilendiği sergileri gezmekten aldığı lezzetten
daha üstün bir saadeti Sani-i Hakiki'nin bahar salonunda teşhir ettiği
sanatları temaşa ile elde eder. Bu hallete Kur’ân Şakirdi için
" kâinat baştan başa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcudat ferşten Arşa kadar gayet mucizâne
bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye
ve mahlûkatın bütün taifeleri gayet muntazam ve muhteşem bir orduyu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan
tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan-ı Ezelînin gayet
vazifeperver memurları” şeklinde
görünür. (Nursi(Ş), s.18) “Yani, herşey, Sâni-i Zülcelâlin birer
mektub-u hakaiknümâ, birer kaside-i letâfetnümâ, birer kelime-i hikmet-edâ
hükmündedir ki, melâike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arz eder,
mütalâaya davet eder. Demek, ona bakan her zîşuura ibretnümâ bir mütalâagâhtır."(Nursi(S),
s.68) Kur’ân Şakirdi bu makamda tefekkürle Kainat kitabını mütalaa
eder. O kitaptaki Esma-i Hüsna’nın tecellisindeki cemal, kemal ve ihsanı
kendi fehmince idrak ederek onlara muhabbetle meftun olur. Rabb’ini bütün
sıfatlarıyla tanıdıkça artan muhabbetten ruhen en büyük sevinç ve en
safi bir lezzet elde eder. Kesintisiz ve tam saadet
Cennettedir.
Bediüzzaman’a göre, dünya hayatında özellikle
ruhani lezzetlerden dolayı Kur’ân Şakirdi
felsefe talebesine kıyasla büyük bir saadete ulaşmakla beraber, kesintisiz
ve tam saadete ancak Cennette ulaşılır. Kur’ân
Şakirdi için burada öncelikli olan rahat ve lezzetini aramak değil,
belki dünyayı bir imtihan, bir
askerlik veya bir hizmet yeri gibi telaki edip ona göre bir hayat geçirmektir.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Bu dünya dârü'l-hikmettir, dârü'l-hizmettir;
dârü'l-ücret ve mükâfat değil. Buradaki a'mâl ve hizmetlerin ücretleri
berzahta ve âhirettedir. Buradaki a'mâl berzahta ve âhirette meyve
verir.”(Nursi(M), s.435) Çünkü hastalık, ihtiyarlık, musibet ve fenadan
arındırılmış hakiki ve daimi saadet yeri Cennettir. Bundandır ki bu
mesajı tam anlayan bir Kur’ân
Şakirdi her halükarda saadeti yakalar. Çünkü dünyayı bütün
saadetlerin merkezi olan Cennetin bir bekleme salonu hükmünde gördüğünden
her sıkıntıya tahammül eder. Resul-i Ekremin işaretiyle “İnsanin ne kadar hüsünperver ve zevkperest ve ziynete meftun ve cemâle
müştak duyguları ve hasseleri ve kuvâları ve lâtifeleri varsa, umumunu
memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes'ut edecek,
maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn-ü cemâle huriler câmidirler. (Nursi(S),
s.469-70) Cennette her latifeyi tam tatmin eden bu türden ebedi lezzetler düşünüldüğünde
dünya hiç bir kıymet ifade etmez. Bundandır ki bir hadiste şöyle
buyrulur:"Dünyanın, Cenâb-ı
Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir
yudum suyu ondan içmeyecektiler."(Nursi(S), s.320) Hem Mümin
Cennette bizzat Rabb'ini görecek ve O'nun bütün cemal, kemal ve ihsan kaynağı
olan rü'yetinden büyük bir lezzet alacaktır. Çünkü "Cennette bir dakika rüyet-i cemâl-i İlâhî, bütün
Cennet lezâizine fâiktir."”(Nursi(S), s.584) “İşte şu sırdandır
ki, Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, "Cenneti istemiyoruz. Bir
lem'a-i muhabbet-i İlâhiye ebeden bize kâfidir" demişler. Kısacası Kur’ân
zevke ve lezzete düşkün insana, ebedi ziyafet yeri olan cennete bir
davetiye olarak, şu mesajı verir:“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun
ve nereye sevk olunuyorsun? ... dünyanın
bin sene mes'udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının;
ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil
gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna
gidiyorsun. .. Ve ziyaretgâh-ı
ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz. Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak
değil, gülerek giriniz.(Nursi(M), s.223) Russell’ın
mutluluk modeli çoğunlukla onun hayat tecrübelerine dayanır. Başlangıçta
mutsuz olmasına rağmen sonradan mutluluğun prensiplerin keşfeden Russell
mutluluk modelini “The Conquest of Hapiness”, “Mutluluğun Fethi” başlığıyla
diğer insanlara takdim eder. Kitabın hemen girişinde belirtildiği gibi,
Russell’ın modeli tüm insanlığa hitap eden evrensel bir özellik taşımaz.
Hastalık, sakatlık ve hatta fakirlik gibi şartlar altında yaşayanlar bu
modelde dikkate alınmamış. Bu kesimi marjinal kabul eden Russell, toplumun
önemli bir kısmının “normal vücut işlevlerini mümkün kılan yiyecek
, barınma ve sağlık ihtiyacını
karşılayacak kadar yeteri geliri”(Russell, s.16)
olduğu halde mutlu olamadıklarını söyler. Kronik
bir hastalık şeklini alan mutsuzluk, Russell’a göre, günümüz insanının
en büyük bir problemidir. İnsanlık geçmiş zamanlara kıyasla, ulaşım,
elektrik ve elektronik gibi hayatı kolaylaştıran araçlara; sinema,
televizyon gibi birçok eğlence imkanına ve bunlardan istifade için gittikçe
artan oranda boş zamana sahiptir. Ancak bu gelişmelere rağmen, stres,
depresyon ve intiharla sonuçlanan sosyal bunalım mutsuzluk krizinin göstergesidir.
Bu kriz insanların “lezzet alınacak şeylere yönelik doğal lezzet ve iştahı
imha eden yanlış dünya görüşünden, yanlış etik anlayıştan, ve yanlış
hayat alışkanlıklarından”(Russell, s.18) kaynaklanlanıyor. Russell’ın
mutluluk modeli yanlış dünya görüşü, yanlış etik anlayışı ve yanlış
hayat alışkanlıklarını ortadan kaldırmaya yönelik bir kısım
prensiplere dayanır. Bu yanlışlıkları mutluluk prensipleri ile düzelten
insan “mutluluğu fetheder”. Hedonist
bir yaklaşımın temsilcisi olarak Russell, bazı prensiplerle elemlerden kaçınmayı
amaçlarken, diğerleri ile lezzetleri artırmayı hedefler. Russell,
mutluluk için her türlü imkana sahip olup hiçbir prensiple mutlu olamayan
insanların varlığını inkar etmez. Bu anlamda Byronıc mutsuzluğu
marjinal ve uç bir mutsuzluk örneği olarak zikreder. Byron, mutluluğu
yakalamak için şarabı, müziği,
ve diğer tüm lezzet verici şeyleri dener. Aynı zamanda bir havuz inşa
eder,erkek ve kadın hizmetçi kiralar ancak yine de hiçbir şey Byron`u
tatmin etmez. Hepsinin, hatta aklın dahi boş ve manasızlığına hükmeder.(Russell,
s.27) Bütün bu arayış sonucunda maksadına nail olamayan Byron hayatından
nefret eder. Çünkü güneşin üzerine doğduğu herşey ona anlamsız gelir;
ruhi sıkıntı verir.(Russell, s.28) Russell,
Byron gibilerini çok karamsar olanların grubuna dahil eder. Bu şekilde
karamsarlığa düşenler için dünya hayatı sonu olmayan bir amaçsız döngüdür
ki, insan ve diğer mevcudat gün be gün içine doğup, gelişme ve ilerleme
kaydetmeden tekrar ölüyorlar.(Russell, s.30) Aslında Byron’a göre herşeyin
sonuçta ölümle birlikte hiçliğe gitmesi bu dünya hayatındaki herşeyi
anlamsız kılıyor. Bütün gayret ve çalışmanın meyvesi sonuçta toprak
olmaksa dünyada herşey manasız bir iş ve uğraştan öteye gitmez. 1.
Kıskanmak
Başkasının Saadetinden Elem Almaktır
Russell’a
göre kıskançlık mutsuzluğun en önemli nedenlerinden biridir. Kıskanç
insan, sahip olduklarından lezzet almak yerine, başkalarının sahip olduğu
saadetten elem alır.(Russell,
s.85) Russell’ın ifadesiyle “Varsayalım ben kendi ihtiyaçlarıma
yetecek bir gelire sahibim. Ben halimden memnun olmalıyım. Ancak benden yüksek
gelir elde etmesi için hiçbir meziyeti olmayan başka birinin benden iki kat
fazla gelir elde ettiğini düşündüğümde, eğer kıskanç biri
isem, sahip olduklarıma kanaat etmek yerine, yediğim lokmaları adaletsizlik
duygusu içinde yutarım.”(Russell, s.88) Russell
göre kıskaçlığın mutsuzluktaki rolü gittikçe arttığını iddia eder.
Eskiden insanlar yalnızca komşularını kıskanıyordu. Oysa kitle iletişim
araçları ile küçülen dünyada, kıskançlık zaman ve mekan boyutlarını
aşmıştır. Bu
derece yaygınlık gösteren kıskaçlığı ortadan kaldırmak mutluluk için
elzemdir. Russell kıskaçlıktan dolayı mutsuz olanlara şöyle seslenir:
“siz ancak size kısmet olandan lezzet alarak, kendi vazifenizi yerine
getirerek ve kendinize daha iyi konumdaki kimselerle kıyaslamaktan uzak
durarak kıskançlığı hayatınızdan silebilirsininiz.”(Russell, s.88-9)
Russell bu iddiasını bir örnekle destekler: “Ben hiçbir tavus kuşunun
birbirlerinin kuyruğunu kıskandığına inanmıyorum. Çünkü herbiri kendi
kuyruğunun en iyi olduğuna inanır. Bu inancın bir faydası bu kuşlar arasındaki
barıştır. (Russell, s.89) 2.
Günah Duygusu
İnsanı Mutsuz Kılar
Russell
dini telkinle yaptıklarını günah ve günah olmayan diye ayıran bir insanın
mutlu olamayacağını iddia eder. Günah duygusu bilinçaltında etkisini
devam ettirdiği sürece, vicdan azabı ve pişmanlık hissi vererek insanı
rahatsız eder. (Russell, s.97) Russell hiristiyan bir ailede yetişen biri
olarak, kendi hayat tecrübesini bu iddiasına bir delil olarak beyan eder.
Hiristiyanlığa göre insan günahkar
dünyaya gelir ve ancak baptiz
olmakla temizlenebilir. Büyüdüğünde işlediği günahlarından yine klise
vasıtasıyla arınabilir Bilinçaltına işlenen bu günah duygusu, insanı
devamlı mutsuz ve aşağılık yapar.(Russell, s.106) Russell’a
göre içe dönük ilgi bir şekilde günah duygusunu harekete geçirerek
mutsuzluğu beraberinde getirir. Bu anlamda “içe dönük ilgi günah
duygusu içinde kaybolmaktır.”(Russell, s.18) Hiç kimse kendisini bütünüyle
günahlı davranışlardan alıkoyamadığından, günahlı amelin insanı küçük
düşürücü yönü insanın aldığı lezzete zehir etkisi yapar.(Russell,
s.19) Günah duygusu küçüklükte anne ve baba tarafından öğretildiğinden,
en keskin çözüm bu aile terbiyesinden gelen "erdem”den arınmaktır.
Bu amaçla kendi dışında nesne ve olgulara ilgisini yönelten, günah
duygusunun verdiği rahatsızlıktan kurtulur. Günah
duygusu çocuklukta ahlaki eğitimle verildiğinden, çözüm bu duyguya sebeb
olan moral değerlerden vazgeçmektir. (Russell,
s.101) Bu durumda bireyin davranışlarını
günah duygusu yerine hayatın genel çerçevesi belirler. Russell’ın
ifadesiyle:“Bizim bütün farklı arzu ve isteklerimiz hayatın genel çerçevesine
uygun olmalı. Eğer bu istekler mutluluğun bir nedeni ise sağlıklı yaşama
ters olmamalı, sevdiklerimize rahatsız etmemeli ve toplumun takdirini
kaybetmeye vesile olmamalı.”(Russell, s.167) 3.
Hayatı Bir Mücadele Bilmek
Dinazorlaşmaktır
Russell,
Batılı insanın mutsuzluğunda “hayatın bir mücadele” olduğuna
inanmasının etkili olduğunu söyler. Bu inanç kişisel hayatta başarı için
mücadele ve sadece başarıya odaklanma şeklinde tezahür eder. Aslında başarıdan
maksat, diğer insanlara daha iyi görünmektir. Bundandır ki, sosyal hayat gösteriş
için bir yarış şekline dönmüş.(Russell, s.45) İnsanlar
arasındaki gösteriş yarışı, şan ve şöhret duygusundan kaynaklanır.
Bu duygunun tesirinde olan, kendi isteklerinden ziyade, başkalarının istek
ve beğenisini dikkate alarak yaşar.
Bundandır ki günümüzde “birçok
insan kendi hayat tarzı ve görünüşü, sosyal ilişkide bulundukları ve
birlikte yaşadıkları tarafından onaylanmadıkça mutlu olmaz.”(Russell,
s.126) Bu anlamda lüks bir araba almak veya şatafatlı bir yemek vermek, çoğu
zaman başkalarının beğenisini kazanmaya çalışmaktır. Russell’a göre
başkalarının beğenisini kazanmak kolay olmadığından , insan ancak kendi
arzularına göre hareket ederse mutlu olabilir. (Russell, s.131) Gösteriş
yarışının en önemli kurvarlarından biri çalışma hayatıdır. Russell
günümüz insanının çalışma hayatındaki psikolojisini, yüz
metrelik koşudaki yarışçıların psikolojisine benzetir.
Bu koşuya katılan , günlük hayatın bütün güzelliklerini unutup
yalnızca başarı noktasına odaklanır. Bu nedenle bahar ve harman vaktinde
o, yalnızca olup bitenlerin
pazara etkisi ile ilgilenir. Mutluluğunu artıracak bahar güzelliğini görüp
ondan istifade etmek yerine sadece iktisadi neticelerine nazar eder. Russell’a
göre, insanlar mutluluk araçlarını amaç haline getirdiği sürece saadeti
yakalayamaz. Yani mutlu olmak isteyen öncelikle başarıya ulaşmayı hayatın
temel gayesi kabul eden inancı terk etmeli. Bu anlamda mutsuzluk krizini büyük
ölçüde başarıya yapılan aşırı vurgudan kaynaklanır. Gerçi başarının
mutluluk üzerindeki etkisini inkar edilmez, ancak başarıya aşırı vurgu
yapılması yanlıştır.(Russell, s.49) İnsanların
bir kısmı başarıya odaklanıp, hayatın güzeliklerini kaçırırken, diğer
bir kısmı aylaklıktan can sıkıntısına maruz kalır. Oysa en kötü iş dahi aylaklıktan
daha az elem vericidir.(Russell, s.209) En zengin insan bile yapacak birşeyi
kalmadığında can sıkıntısından şikayetçi olur. (Russell, s.210-11) Russell
gösteriş yarışında başarı için mücadele eden insanları
“dinozorlar”a benzetir. “Bu asrın modern dinozorlarının muhteşem başarısı,
tıpkı gücü akla tercih eden tarihöncesindeki prototipleri gibi, onların
evrensel bir yaygınlıkta taklidine neden oluyor. Bu modern dinozorlar beyaz
insan için her yerde bir model oldu ve yüzyıllarca olmaya devam edecek. Bu
modayı takip etmeyenler dinozorların birbirlerini imha ettiğini ve akıllı
varislerinin onların yerini aldığını düşünerek ferahlayabilir. Bizim
modern dinozorlarımız da aynen ataları gibi birbirlerini yok ediyorlar.
(Russell, s.54) 4.
Başarı
İçin Endişe Eden, Endişe Ettiği İçin Başarısız Olur.
Russell
başarı için mücadeleye odaklanan günümüz insanının hayatının endişelerle
dolu olduğunu iddia eder. Hayatı bir mücadele olarak görüp sadece başarıya
endekslenen bir insanın mutluluğunun önündeki engellerden biri de, sabırsızlıktan
kaynaklanan endişedir. “Bazı insanlar hayatın büyük bir kısmını oluşturan
en küçük aksiliklere karşı
bile sabır edemezler. Onlar treni kaçırdıklarında öfkelenir, yemekleri kötü
piştiğinde hiddetlenir, bacaları çekmediğinde çaresizliğe düşerler.”(Russell,
s.239) Oysa akıllı insan bu tarz günlük basit aksiliklerle hissiyatını
karıştırmadan ilgilenir. “En şanslı bir hayatı yaşayanlar bile bazen
aksiliklerle karşılaşırlar... Böyle zamanlarda sıkıntılı şeyin dışında
başka şeylerle ilgilenme imkanına sahip olmak büyük bir ferahlık verir.”
(Russell, s.229 Russell’a
göre endişenin bir başka nedeni, bireylerin fiillerine atfettiği aşırı
önemden kaynaklanıyor. Mesela, topluluk önünde konuşacak biri, küçük
bir hata yapmaktan bile korkar. Hata yapma ihtimalini düşünerek endişe
eder. Oysa yapması muhtemel hatanın en kötü sonuçlarını düşünse,
gereksiz bir abartıyla endişe ettiğini anlar. Russell,
mutluluk kadar başarı için dahi endişeden uzak kalmak gerektiğine inanır.
Başarı için endişe eden, endişe ettiği için başarısız olur. Bu
nedenle “akşam işi bittiğinde öbür gün yeniden başlayana kadar işini
unutan bir insan, dinlenme vaktini iş endişesi ile geçirene oranla daha başarılı
olur.”(Russell, s.222) Russell
iki ayrı yorgunluktan sözeder. Birincisi, fiziki yorgunluk, çok aşırı
olmamak kaydıyla, uyku veya iştah artırıcı etkisiyle insanın mutluluğunu
artırır. İkincisi başarı için mücade eden insanın yaşadığı
sinirsel yorgunluktur.(Russell, s.68-9) Endişeden
kaynaklanan sinirsel yorgunluk, sanayi devriminden sonra yaygın bir mutsuzluk
nedeni olmuştur. Çalışanlar işyerindeki sıkıntılarını kendileri ile
birlikte geceleyin yatağa taşıdığından, geceyi dinlenmek yerine stresle
geçirir. “Yarın ki iş için güç toparlamak yerine geceyi fiilen hiçbir
şey yapamayacağı gündüz ki problemleri defalarca düşünerek mahveder....
Oysa akıllı adam yalnızca çözüme yönelik bir şeyler
yapacağı problemleri düşünür.”(Russell, s.71) Sinirsel
yorgunluk ise, insanın yediği yemekten bile lezzet almasına mani olup,
mutsuzluğa yol açar. Bu tarz
yorgunluğu olanlar problem bildiği noktalarda kilitlenip, onun dışındaki
herşeyi unutur. “Mutsuzluğa yol açan sinir yorgunluğunun önemli
nedenlerinden biri kişinin kendi hayatı için pratik bir yararı olmayan hiçbir
şeye ilgi duymamasıdır. Bunun sonucu aklın endişe verici ve bitkinlik doğuran
şeylerden dinlenememesidir.”(Russell, s.221) Bu nedenle, endişeyi ortadan
kaldırmakla insan bu yorgunluktan
kurtulur. 5.
Dışa
İlgi Duymak, İçteki Elemden Kurtulmaktır.
Russell
can sıkıntısını mutluluğun önündeki önemli engeller arasında sayar.
Eskiden insanlar çalışmak ve eğlenmek anlamında çok az alternatife sahip
olduğundan canlarının sıkılması olağandı.“Ortaçağda mağarada yaşayan
bir köylünün hayatını düşünün. Onlar ne okur ne de yazardı. Yalnızca
karanlıktan sonra kendilerini aydınlatacak bir mum ve küçük odalarının
soğuğunu yumuşatacak bir ateş korları vardı.”(Russell, s.58) Oysa günümüzde
birçok imkana rağmen, eskiye nazaran daha fazla sayıda insan can sıkıntısından
şikayet eder. Russell
can sıkıntısının hiç olmaması gerektiğinden söz etmez. Bir derece can
sıkıntısı yaşamak herkes için olağandır. “Bütün büyük kitaplar
da, sıkıcı bir bölüm olduğu gibi bütün büyük insanların hayatında
da ilginç olmayan sıradanlıklar sözkonusu.. Kant bütün hayatı boyunca
doğduğu yer olan Konigsberg’ten 10 mil öteye gitmemiştir. Marx, birkaç
devrimi ateşledikten sonra, hayatının geri kalan kısmını İngiliz Müzesi’nde
harcamaya karar vermiştir.” (Russell, s.62-3) Russell’a
göre, dışa yönelik ilgi insanın ruh dünyasında yaşadığı tüm sıkıntılar için
bir çözümdür. Başta can sıkıntısı olmak üzere, sinirsel
yorgunluk ve günah duygusu gibi mutluluğun engelleri dışa yönelik farklı
ilgi alanlarına sahip olmakla aşılır. Mutsuz insan bu metotla içindeki sıkıntılı
halletten uzaklaşır ve belki de bir süre sonra iç sıkıntılarını
unutur. Bu nedenle “Eğer evreni düşünmek bir noktadan öte acı
veriyorsa, akıllı olan üzerinde düşüneceği başka birşey
bulur.”(Russell, s.25-26) Yani dışa dönük düşünmede hiçbir sınır
tanımadan içe yönelik sıkıntıdan kurtulmaya çalışır. Russell,
mutsuz insanın iç dünyasındaki sıkıntılarını unutmak için alkole başvurmasını
anlamsız bulur. Ona göre “sarhoşluk geçici bir intihardır ki, onunla
gelen mutluluk sadece anlık olarak mutsuzluğun kesilmesinden
ibarettir.”(Russell, s.23) Bu anlamda“alkolün içenler için yaptığı
tek şey onları günah duygusundan kurtarmaktır.”(Russell, s.15) Ancak özellikle
günümüzde günah kavramını çoğunlukla lugatından silen Batı toplumlarında
gittikçe artan oranlarda insanların içki müptelası olması Russell’ın
bu tezini çürütmektedir. Belki günah duygusundan kurtulmanın yanında içkiyi
kullanmadaki en önemli neden, başta ölüm olmak üzere hayatın acı gibi görünen
gerçeklerinden kaçınmaktır. 6.
Sevmek
Mutlu Olmaktır.
Russell
mutluluk modelinde sevgiye büyük önem verir. Birçok lezzet verici
neticelerinin yanısıra, sevgi bizatihi sürur vericidir. Sevgi dinlenilen müzikten,
dağ üstündeki gün doğumundan ve dolunayda deniz manzarasından neşe
almayı artıran bir özelliğe sahiptir. Bu anlamda “sevgi
kuraklığa maruz bir bitkinin yağan yağmurla yeniden canlanması
gibi bizi yeniden canlandırır ve dinamik kılar. Sevginin olmadığı cinsel
birleşmede bu durumun esamesi görünmez. Ancak dakikalık zevk bittiğinde
geriye yorgunluk, tiksinti, ve hayatın boş olduğu hissi geride kalır.
(Russell, s.67) İnsanın
sevgi ile hem diğer insanlara hem de tüm varlıklara karşı dostane bir
irtibat hissetmesi mutluluğun en önemli şartıdır. Russell’I
ifadesiyle“mutluluğun sırrı şudur: ilginizin olabildiğince kapsamlı ve
varlıklara ve insanlara tepkinizin ise elverdiğince dostça olmasını sağlayın.”(Russell,
s.157) Başka bir deyişle “mutluluk herşeyden
önce insanlara ve varlıklara arkadaşça ve dostça bir ilgi hissetmeye bağlıdır....
Kişisel mutluluğun en büyüğü birçok insanı aynı anda
sevmektir.”(Russell, s.155-6) Doğaya
yönelerek alınan lezzetler diğer lezzetlerden üstündür.
Russell’ın ifadesiyle “Bizim en güzel örnek diye düşündüğümüz
birçok lezzet Doğa ile herhangi bir ilişkisi yok. Bu tarz lezzetler, bittiği
an insanı kirli ve tatminsiz ve aç bırakır.(Russell,s.66) Oysa “düşüncemiz
ne olursa olsun, biz Doğanın yaratıklarıyız. Bizim hayatımız Doğanın
hayatına bağlı ve biz bitkiler ve hayvanlar gibi gıdamızı ondan alıyoruz.
(Russell, s.65) Bu nedenle, Russell, beton
yığınları arasında süslü eşyalarla mutluluğu aramak yerine, doğadaki
güzelliklere çocuk merakıyla yönelmeyi tavsiye eder. Doğa
ile bağın yeniden kurulmasını mutluluk açısından çok önemli bulan
Russell, günümüzde insanların mutluluk arayışında doğayı ihmal ettiğini
iddia eder. Bu iddiasını bir Amerikan Üniversitesi’ni ziyareti sırasında
gördükleri ile destekler: “Bazı Amerikalı öğrenciler kendi kampüslerinin
çevresindeki bahçe içinden beni yürüttü; bahçe harika yabani çiçeklerle
doluydu, ancak onların hiçbiri bu çiçeklerin adlarını bile
bilmiyordu.”(Russell, s.53) Onlar sadece bir noktaya odaklandıklarından çevrelerinde
kendilerine mutluluk bahşedecek olan güzelliklerden bihaber yaşıyorlardı.
Oysa mutlu insan çevresine çocuk merakıyla ilgi duyandır. “Çocuklar gördüğü
ve duyduğu herşeye ilgi duyar. Dünya tamamıyla sürprizle dolu bir mekandır
onlar için. Onlar sürekli ilgi duydukları şeylerle tanış olmak için
bilgi edinmek çabasındadırlar.”(Russell, s.170) Doğa
ile olan ilişkilerde olduğu gibi bireysel ilişkiler de sevginin esas olması
mutluluk getirir. “Mutsuzluğun nedenlerinden biri insanın sevilmediğini
hissetmesi, oysa sevildiğini hisseden biri hayatından daha büyük lezzet alır.”(Russell,
s.176) Aynı zamanda, Russell’ın önemli gördüğü, insanlar arasındaki
dayanışma sevgi ile kuvvet bulur.(Russell, s.39-40) Sevgi
ve şefkat, insanların kendisini emniyet içinde hissetmesini sağladığından
mutluluğu artırır. Yani şefkat sayesinde “insanlar arasında tam emniyet
ve güven içinde bir yaşama sahip olanlar, hayatına yönelik bir tehlike
beklentisi içinde olanlara nispetle daha çok mutludur.”(Russell, s.177)
Bundandır ki, çocuklar anne-baba şefkati ile felaketlerden korunacaklarına
inanarak saadetli bir hayat yaşarlar. Aynı şekilde yetişkinler için şefkat
aile hayatının devamı için zaruridir.(Russell, s.179) Sevgi
ve şefkate dayalı aile hayatı psikolojik olarak en büyük ve daimi bir
mutluluğun anahtarıdır. (Russell, s.197) Russell kendi hayat tecrübesine
dayanarak, ebeveyn olarak elde ettiği mutluluğun diğer bütün
mutluluklardan üstün olduğunu iddia eder.(Russell, s.198) Kur’an’a
dayalı olan Bediüzzaman’ın mutluluk modeli ile kısmen eleştirse bile
temelde Batı felsefesine dayalı Russell’ın mutluluk modeli arasında hem
benzerlik hem de farklılıklar var. İki
model arasındaki farklar birkaç noktada özetlenebilir. Bediüzaman modelini
insan fıtratı tezine dayandırıyor. İnsan fıtratında mutluluğu
etkileyen unsurlardan birincisi potansiyel yeteneklerdir. Kalb, vicdan ve üç
temel duygudan oluşan potansiyel yeteneklerin Fatır’ının semavi beyanları
ışığında inkişaf ettirilmesi gerekir. Kalb hem sınırsız muhabete
mekan hem de Rabb’ine irtibat için bir santral olduğundan bütün
istidatların içinde önceliğe sahiptir. İnsanın mutluluğu için ikinci
olarak fıtri zaafların dikkate alınması gerekir. Bediüzzaman’a göre
genel olarak her insanın üç fıtri zaafı vardır. Birincisi, fıtratındaki
sonsuz acizlik ve fakirlik. Bu zaafını ancak sonsuz kudret sahibine nokta-I
istinad ve sonsuz servet sahibine nokta-I istimdat ile izale eder. İkincisi,
insanlığın ortak kaderi özeliğini gösteren ihtiyarlık, hastalık ve ölümdür.
Bu zaaflarına karşılık, ihtiyarlığı imanla ebedi bir gençlik bilmek,
hastalığı bir ihsan, bir hediye telakki etmek ve ölümü bir terhis
tezkeresi gibi algılamakla saadeti yakalayabilir.
Üçüncüsü, insanda imtihan vesilesi ile bulunan ve daima kötülüğü
teşvik eden nefis ve şeytandır. Bu zaafını tedavi etmeyen günahlara
girmekle zehirli bal hükmündekileri lezzetleri tattığından hem bu dünyada
hem de berzahta sıkıntı çeker. Bu nedenle bu zaafının farkında olup
iman ve rahmet-i Rahman’la günahtan sakınan bir Kur’an Şakirdi iki
cihanda saadete ulaşır. Bediüzzaman’a
göre insan hem potansiyel yeteneklerini inkişaf ettirmek hem de fıtri
zaaflarını gidermek için bir Rabb’i Rahim’e daima muhtaçtır. İbadet
ise bu irtibatı daimi kılan bir araçtır. Russell’ın aksine, Bedizüzzaman’ın
modeli tamamıyla İlahi bir direk üzerine kuruludur. Bediüzzaman’ın deha
ve Hüda mukayesesi iki modelin farklarını ortaya koyar. “Batı
felsefesi dehadan gelmiştir. Yani çoğunlukla akla dayanır ve insanların
ürettiği fikirlerden müteşekkildir. Oysa Kur’ân diğer ilahi kitaplar gibi semavidir, Hüda'dan inmiştir.
Deha aklı esas alır kalbi inkar eder, belki karartır; Hüda kalbi kumandan
yapıp aklı işletir, ruhu aydınlatır. Nefsi birer hizmetkar kabul eder ve
diğer latifeleri işleterek insanı melekvari bir hayata mazhar kılar. Deha
ise evvela nefse bakar ve ruhu ona hizmetkar yapar. Şeytanın yardımıyla
insanı nefsine esir bir adi hayvan derecesine düşürür. Dehayı dinleyen
tek hayatlı olduğundan maddeperest ve dünyaperver olur. Deha her şeyi sağır,
kör, şuursuz tabiata verir. Fakat Hüda bu kainatın ustasını bildirir,
O'nun hikmet ve kudret dolu eserlerine baktırır. Hüda'ya kulak veren her şeyi
İlahi nimet bilir, ancak deha için her şey sahipsiz bir ganimettir. (Nursi(S),
s.666) Bediüzaman modelinde mutluluğu etkileyen ikinci
unsur lezzetler sofrasının iki uçluluk arzetmesine dayanır. Bu sofrayı
niteliksel ve niceliksel olarak doğru öğrenip ondan istifade etmek yine İlahi
inayetle mümkündür. Bediüzzaman lezzetinlerin takibinde üç esas beyan
eder. Birincisi
insan, hayvana nisbetle büyük bir sofrası olmasına rağmen anlık
lezzetlenme de hayvandan daha aşağı düşebilir. İkincisi Kur’ân
Şakirdi için ruhani lezzetler öncelikli olduğundan, cismani
lezzetleri saadeti için esas gaye yapmadığı gibi onlardan mahrumken bile
saadeti yakalayabilir. Üçüncüsü, felsefe
talebesine kıyasla, Kur’ân Şakirdi
bu dünyada daha mesut olmakla beraber, onun için daimi ve elemsiz lezzet
ancak Cennete mümkündür. Russell modelinde Allah’I hesaba katmadan insana
mutlu olmayı öğretir. Bu öğreti de Bediüzzaman gibi fıtrat kabulu söz
konusu değildir. Bu model daha çok mutsuzluğa yol açan bazı yanlışları
düzeltmek için bazı prensiplerden oluşur. Russell soruna daha yüzeysel
yaklaşır ve bazı pratik çözümler önerir. Bu anlamda Russell daha
çok gündelik problemlerin üstesinde gelmeye yönelik pratik sonuçları
olan “kısmi bir model” önerirken, Bediüzzaman
daha umumi bir bakışla “genel bir model” önerir. İki
model arasındaki bir başka fark kapsamla ilişkilidir. Russell belirli şartlara
sahip olanlar kapsayan bir model sunarken, Bediüzzaman toplumun büyük bir kısmına
hitap eden umumi bir modelden söz eder.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle"bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde
seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh saadete çıkarmış;
diğer onu da, beyne beyne bırakmış. Saadet odur ki, külle, ya eksere
saadet ola. Bu ise, ekall-i kalilindir ki, nev-i beşere rahmet olan Kur'ân,
ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul
eder...” (Nursi(T), s.118-119) Özellikle mutsuzlukla ilgili sorunların teşhisinde
Bediüzzaman ile Russell arasında paralel dikkat çekicidir. İkisi de kıskançlık,
günah duygusu, hayatı mücadele bilmek anlayışı, şan şöhret duygusu,
endişe duymak gibi mutsuzluk nedenlerinde hem fikirdir. Ancak bu mutsuzluk
nedenlerinin asıl kaynağı ve tedavisi konusunda kısmen paralelik varsa da
temel de farklılık dikkat çeker. Örneğin
Russell da aynen Bediüzzaman gibi dinen meşru kabul edilmeyen lezzetlerin
zehirli olduğunu söyler. Ancak
aralarında önemli bir fark var. Russell günah duygusunu tamamen insanlıktan
kaldırmakla sorunu çözeceğini iddia ederken; Bediüzzaman tövbe ve istiğfarla
günahın temizlenmesi gerektiğini beyan eder. Aksi takdirde küfürle
neticelenen günah duygusunu sinek ısırmasından korkup yılanın ağzına
atılmaya benzeterek inkar yoluyla onu imha etmenin insanı dehşetli bir
halete düşürdüğünü söyler. İki
model arasındaki bir başka benzerlik mutluluğu artıran değişkenlerle
ilgilidir. Sevgi, şefkat, aile hayatı, doğaya yönelmek gibi konularda bu
benzerlik dikkar çeker. Russell’a göre mutlu insan “kendini kainatın
vatandaşı hissedip, kendisine kainatta sunulan harikalardan istifade edendir.
Kainatla bütünleşme ölüm düşüncesi ile gelen ayrılık acısını yok
eder. Çünkü kendini kainatın bir parçası gören ölümü gerçek ayrılık
görmez. Hayat ırmağı ile bu denli içiçe bir bütünleşme en büyük bir
neşe kaynağıdır.(Russell, s.249) Başka bir deyişle “Mutlu insan şefkat
sahibi ve birçok şeye ilgisi olan ve bu ilgi ve şefkatini mutluluk vesilesi
bilip devam ettirendir.”(Russell, s.245) Russell’a göre dine ihtiyaç
duymadan insanlar bu mutluluğu fethedebilir; ancak Bediüzzaman’a göre "hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç
ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde" bulunur. Yoksa,
dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat
vurur gibi, hayatin lezzetini kaçırır.
Bu saadete ise ancak “insana
verilen kalp, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı
ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir
vazife-i ubudiyetle meşgul” ederek ulaşılabilir. Kaynakça
|