Birinci
Söz
Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim!
Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı hâliyle
vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez
bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikayeciğe bak, dinle.
Şöyle ki:
Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin
ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını
tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı
perişan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan
birisi mütevâzi idi, diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı;
mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtiu-t-tarîka rast
gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur, ilişemez.
Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. öteki mağrur, bütün seyahatinde
öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi.
Hem zelîl, hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise...
Kevser
Kime Verilir?
Kur'an ayetlerini okurken, insan ifadelerdeki netliği ve kısalığı kolaylıkla
farkeder. Alemlerin Rabbi, o alemler içinde yarattığı, idrak ve şuur verdiği
kullarına konuşmakta; o kulların neyi ne kadar anlayacağını koca bir kainatın
işaret ettiği sonsuz ilmiyle bildiği için, fazladan tek bir kelime bile
sarfetmemektedir. İnsanın belirsiz veya genel kaldığında saptırmaya yöneleceği
emirler yüklü ayetlerde herşey bir belirsizliğe konu olmayacak şekilde
ayrıntılarıyla anlatılırken, çoğu Kur'an ayeti kısadır. Kısalığıyla birlikte
yarım, eksik ve miphem değil; açık ve nettir. Nokta kadarcık bir incir
çekirdeğine koca bir ağacın proğramını yazan, o kısacık ifadelere de dağ
gibi manalar yükler. O kısacık ifadeler, bize ondört asırdır yeniden yeniye
keşfedilen sayısız manalar ve hikmetler sunar.
Bu, böyledir. Kevser Suresi'ni okurken...
Bunca zaman geçmesine rağmen Bediüzzaman'ın ne "bilgi"li aydın kesimimiz,
ne de "hikmet"li "ilim" kesimimiz tarafından anlaşılamaması, aydınımızın
Batı'yı bilmemesi ve Bediüzzaman gibi onlarca son derece "marjinal" birine
kafa yormanın lüks sayılması; "hikmet"li kesimimizin ise bu tip konularla
ilgilenmeye henüz yeni başlamasına bağlanabilir. Özellikle "hikmet"li kesimimizin
Hegel ve Weber gibi Batı'lı dehalarla ilgilenmeye başlaması zorunlu olarak
Bediüzzaman'ı da gündemlerine almalarını sağlayacaktır.
Doç. Dr. Bünyamin Duran, "İman Safhasından
Şeriat Safhasına; Ya da Esnaf İslamından Seçkinci (Müçtehid) İslamına,"
Köprü, sayfa: 40, Kış 1995.
|
Ey kemâlât-ı kibriyâsı mümkün ve mutasavver bütün mertebelerin üzerinde
bulunan ve mahlûkatı mektûbat-ı Samedâniye ve memurîn-i İlâhiye mertebelerine
çıkaran ve îman ve itaatle Ona intisab edenleri a'lâ-yı illiyîne yükseltip
fazl ve keremiyle ulvî derecelere mazhar eden Fâtır-ı Hakîm,
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok
ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden
halâs et.
Ümit Şimşek, Risale-ı Nur Işığında
Cevşen Meali, Zafer Yayınları, Istanbul,
1992
Nefsinden gelen sözün samimiyet olduğuna inat edenden korkulur. Bunlardan
kendinizi koruyunuz. Kendiniz, aynı bilmemezliğe düşmemek için düşününüz.
Nefsin desiselerini beyan eden eserleri kendinize hitab ederek okuyunuz.
Zübeyir Gündüzalp, Nefis Muhasebesi,
Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1996
|