Mutlak
Gerçeklik
Yolunda
Bilim ve Din
Muhammed
Bozdağ
Aleme gözünü açan insan kendini hayatı
boyunca sürecek çözümlemelerle karşı karşıya bulur. İnsan nedir, içinde
yaşanılan alem nedir, sistemli olarak işleyen bu alemin geçmişi-varsa geleceği-
ve sonu nasıl kavranılabilir? Asırlar boyunca insanoğlu aleme vücut veren
müdahil bir yaratıcı kudreti tanımakla, alemin vücudunu kendine irca etmek
gibi iki yol arasında muhtelif çizgiler
oluşturarak bugüne geldi.
Eşyanın içini, dışını-mekânsal olarak
cismani ve varsa cisim ötesi bütün boyutlarını zaman boyutuyla birlikte
tanıtabilecek “mutlak gerçeklikte” bir kozmolojinin ortaya konulması bütün
dinlerde olduğu kadar bütün felsefelerde -pek tabii ki bilim felsefesinde
de en önemli konu olmuştur.
‘İlimin(bilginin) kaynaklarından olan
“bilim” ve “din” tartışılırken zaman zaman bilimin eşyanın “nasıl oluyor”una
cevap verdiği, dinin ise “niçin oluyor”u açıkladığı ileri sürülerek bir
ayrım ortaya konur. Gerçekte din -dini mutlak hakikati kavramamızı sağlayan
islam anlamında kullanıyoruz- eşyanın niçini kadar “nasıl”ına da ışık tutarken
bilim ...
İkinci
Söz
Îmanda ne kadar büyük bir saadet ve nîmet ve ne kadar büyük bir lezzet
ve rahat bulunduğunu anlamak istersen,şu temsilî hikâyeciğe bak,dinle.
Bir vakit, iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri
hodbîn,tâli'siz bir tarafa; diğeri hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sülûk
eder, giderler. Hodbîn adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan;
bedbînlik cezası olarak, nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar
ki, her yerde âciz bîçareler zorba, müthiş adamların ellerinden ve tahribâtlarından
vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür.
Bütün memleket bir mâtemhâne-i umûmi şeklini almış. Kendisi şu elîm ve
muzlim hâleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes
ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve
me'yusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdânı azap içinde kalır.
Diğeri hudâbîn, hudâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında
pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir
umûmi şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve
neşe içinde zikirhâneler…
Said Nursi’nin görüşlerinin bir açıdan
İslâm dininin ana kurallarına ve Türkiye’nin ihtiyacı olan gelişim çizgisine
ters düştüğüne inanmam, kendisinin kendi ölçülerinde uygun ve değerli saydığı
ideali uğruna, yılmadan çaba göstermesini takdir etmeme engel değildir.
Gerçekten de, Said Nursi’nin bir ömür boyu, inancı uğruna kavga verişini,
uğraşısını salt bu açıdan takdir etmişimdir.
Prof. Dr. Çetin Özek, Köprü, sayfa:78,
Kış 1995.
|
Ey dergâh-ı rahmeti, af ve mağfireti her günahkarın ve her âsînin tahassungâhı
olan Gufrân,
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok
ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden
halâs et.
Ümit Şimşek, Risale-i Nur Işığında
Cevşen Meali, Zafer Yayınları, Istanbul,
1992
Müteaddit defalar bir iş hususunda münakaşa edilir; meşveret ve müdavele-i
efkâr adı ile söze oturulur. Münakaşa ve kavga ile kalkılır. Bu kavgamsı
konuşmada herkes heyecanlanır. Hisler heyecana gelir. Biri diğerine, diğeri
ötekine hakaretli sözler sarf eder. İlk defa birisi hakaret eder, diğeri
de misilleme yapar. Birinci hakaret edip kalb kıranı kasdederek, "Birinci
bana şöyle dedi, ben de ona öyle dedim" der. Bu beş-altı defa tekerrür
edince, artık en yakın dava arkadaşına ikincisi küskün durur. Bu küskünlüğü
gören ikinci birinciden soğur. İkinci ile üçüncü birleşir. Birincinin gıyabında
konuşa konuşa, artık o da haricîlerin müşfiki, can kardeşine küsücü olmuştur.
Artık birincinin hakkında tenkitler ve kusurları sayıp dökmeler başlamıştır.
Zübeyir Gündüzalp, Nefis Muhasebesi,
Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1996
|