[1]'in
binler esrârından altı sırrına dâirdir.
[1]
[138]Biri, kâinatın heyet-i mecmuasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden
tezâhür eden sikke-i kübrâyı Ulûhiyettir ki,
[139] ona
bakıyor.
İkincisi: Küre-i arz sîmâsında nebâtât ve hayvanâtın tedbîr ve terbiye
ve idâresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten
tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyettir ki,
[140] ona
bakıyor.
Sonra, insanın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re'fet ve
dekâik-ı şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezâhür eden sikke-i ulyâ-i
Rahîmiyettir ki,
[1]
' deki
[141] ona
bakıyor.
Demek,
[1] sahîfe-i
âlemde bir satır-ı nûrânî teşkil eden üç sikke-i Ehadiyetin kudsî unvânıdır
ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani,
[1] yukarıdan
nüzûl ile, semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu
dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar; insânî arşa çıkmaya bir yol olur.
İKİNCİ SIR: Kur'ân-ı
Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkâtta tezâhür eden Vâhidiyet içinde
ukûlu boğmamak için, dâimâ o Vâhidiyet içinde Ehadiyet cilvesini gösteriyor.
Yani, meselâ, nasıl ki güneş, ziyâsıyla hadsiz eşyayı ihâta ediyor. Mecmû
ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için, gâyet geniş bir tasavvur
ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için,
her bir parlak şeyde güneşin zâtını, aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her
parlak şey, kendi kâbiliyetince güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyâsı,
harâreti gibi hâssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfatıyla,
kâbiliyetine göre gösterdiği gibi; güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki
elvân-ı seb'a gibi keyfiyâtlarının her birisi dahi, umum mukâbilindeki
şeyleri ihâta ediyor. Öyle de
[142] (temsilde
hatâ olmasın) Ehadiyet ve Samediyet-i İlâhiye, her bir şeyde, husûsan zîhayatta,
husûsan insanın mâhiyet-i âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu
gibi; Vahdet ve Vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcudât ile alâkadar her bir
ismi, bütün mevcudâtı ihâta ediyor. İşte Vâhidiyet içinde ukûlu
boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdesi unutmamak için, dâimâ Vâhidiyetteki sikke-i
Ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden
[1]
’dir.
ÜÇÜNCÜ SIR: Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşâhede, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudâtı ışıklandıran, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacât içinde yuvarlanan mahlûkâtı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede, rahmettir. Ve bu fânî insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir.
Ey insan! Mâdem rahmet böyle kuvvetli ve câzibedar ve sevimli ve mededkâr
bir hakîkat-i mahbûbedir;
[1] de, o
hakîkate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacâtın elemlerinden
kurtul. Ve o Sultân-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle.
ve şuââtıyla o Sultâna muhatap ve halîl ve dost ol.
Evet, kâinatın envâını hikmet dairesinde insanın etrâfında toplayıp bütün hâcâtına kemâl-i intizam ve inâyet ile koşturmak, bilbedâhe, iki hâletten birisidir. Ya kâinatın her bir nevi kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise, yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir sultân-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut, bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlakın ilmi ile bu muâvenet oluyor. Demek kâinatın envâı insanı tanıyor değil; belki, insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan, aklını başına al! Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ-ı mahlûkâtı
sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine "Lebbeyk!"
dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni
biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor; sen de Onu bil, hürmetle bildiğini
bildir. Ve katiyen anla ki, senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i
mutlak, fânî, küçük bir mahlûka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdâdına
göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakîkat-i
rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve
ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfi hürmetin
tercümânı ve unvânı olan
[1] 'i de;
o rahmetin vusûlüne vesîle ve o Rahmân'ın dergâhında şefaatçi yap. Evet,
rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî
bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaziyetlerinden
hâsıl oluyor; öyle de, bu kâinatın daire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhînin
cilvesinden uzanan nûrânî atkılar, kâinat sîmâsında öyle bir sikke-i rahmet
içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir
hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanâtı bir nakş-ı
âzamın atkı ipleri gibi, o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve
hayata hâdim eden ve nebâtî ve hayvânî olan umum vâlidelerin gâyet şirin
ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi'l- hayatı, hayat-ı
insâniyeye musahhar eden ve ondan Rubûbiyet-i İlâhiyenin gâyet güzel ve
şirin bir nakş-ı âzamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak
rahmetini izhâr eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-i mutlakına
karşı rahmetini, ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir
şefaatçi yapmış. Ey insan! Eğer insan isen,
[1] de, o
şefaatçiyi bul.
Evet, rûy-i zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvanâtın tâifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizam ile, hikmet ve inâyet ile terbiye ve idâre eden ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i Ehadiyeti vaz' eden, bilbedâhe, belki bilmüşâhede, rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcudâtın vücutları kadar katî olduğu gibi, o mevcudât adedince, tahakkukunun delilleri var.
Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i Ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet-i mâneviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i merhamet ve kâinat sîmâsındaki sikke-i uzmâ-i rahmetten daha aşağı değil. Âdetâ bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle
bir sikke-i Rahmeti ve bir hâtem-i Ehadiyeti vaz' eden Zât, seni başıboş
bıraksın; sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana
müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi çürük,
bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın, hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen
ve hiçbir vecihle noksâniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini
ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!
Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mîrac var. O
mîrac ise,
[1]
dir. Ve bu mîrac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak
istersen, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın yüz on dört sûrelerinin başlarına
ve hem bütün mübârek kitapların iptidâlarına ve umum mübârek işlerin mebdelerine
bak. Ve besmelenin azamet-i kadrine en katî bir hüccet şudur ki, İmâm-ı
Şâfiî (r. a. ) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet
olduğu halde, Kur'ân'da yüz on dört defa nâzil olmuştur. ”
DÖRDÜNCÜ SIR: Hadsiz
kesret içinde Vâhidiyet tecellîsi, hitâb-ı
[143] demekle
herkese kâfi gelmiyor; fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât-ı
Ehadiyeti mülâhaza edip,
[144] demeye
küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen
cüz'iyâtta zâhir bir sûrette sikke-i Ehadiyeti gösterdiği gibi, her bir
nevide sikke-i Ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehadı mülâhaza ettirmek için,
hâtem-i Rahmâniyet içinde bir sikke-i Ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz,
herkes her mertebede
[144] deyip,
doğrudan doğruya Zât-ı Akdese hitap ederek, müteveccih olsun.
İşte Kur'ân-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifâde içindir ki, kâinatın daire-i
âzamında, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden,
en küçük bir daireden ve en dakîk bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir bir
sûrette hâtem-i Ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvât ve arzdan
bahsi içinde, hilkat-ı insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekâik-ı
nîmet ve hikmetten bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın,
ruh Mâbudunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ,
[145]
âyeti mezkûr hakîkati mu'cizâne bir sûrette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlûkâtta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat, o vahdet, ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir; hakîki hitâbı tam temin edemiyor. Onun için, Vahdet arkasında Ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır; tâ ki, kesreti hatıra getirmesin, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese karşı kalbe yol açsın.
Hem, sikke-i Ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için,
o sikke-i Ehadiyet üstünde gâyet câzibedar bir nakış ve gâyet parlak bir
nur ve gâyet şirin bir halâvet ve gâyet sevimli bir cemâl ve gâyet kuvvetli
bir hakîkat olan rahmet sikkesini ve Rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet,
o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker
ve Ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât-ı Ehadiyeyi mülâhaza ettirir ve
ondan,
[144] ' deki
hakîki hitâba mazhar eder.
İşte
[1]
Fâtiha'nın fihristesi ve Kur'ân'ın mücmel bir hulâsası
olduğu cihetle,. bu mezkûr sırr-ı azîmin unvânı ve tercümânı olmuş. Bu
unvânı eline alan, rahmetin tabakâtında gezebilir. Ve bu tercümânı konuşturan,
esrâr-ı rahmeti öğrenir ve envâr-ı Rahîmiyeti ve şefkati görür.
BEŞİNCİ SIR: Bir hadîs-i
şerifte vârid olmuş ki:
[146]
(ev kemâ kâl).
Bu hadîs-i şerîfi, bir kısım ehl-i tarîkat, akâid-i îmâniyeye münâsip düşmeyen acîb bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sîmâ-i mânevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatin ekserinde sekir ve ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakîkate muhâlif telâkkîlerinde belki mâzurdurlar. Fakat, aklı başında olanlar, fikren, onların esâs-ı akâide münâfi olan mânâlarını kabul edemez. Etse, hatâ eder.
Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idâre eden ve yıldızları
zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam
memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı,
niddi olmadığı gibi,
[147] sırrıyla,
sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat,
[148] sırrıyla,
mesel ve temsil ile şuunâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel
ve temsil, şuunât nokta-i nazarında vardır.
Şu mezkûr hadîs-i şerîfin çok makâsıdından birisi şudur ki, insan, ism-i Rahmânı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinatın sîmâsında bin bir ismin şuâlarından tezâhür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi ve zemin yüzünün sîmâsında Rubûbiyet-i mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism-i Rahmân gösterildiği gibi, insanın sûret-i câmiasında, küçük bir mikyasta, zeminin sîmâsı ve kâinatın sîmâsı gibi yine o ism-i Rahmânın cilve-i etemmini gösterir demektir.
Hem işarettir ki, Zât-ı Rahmânirrahîmin delilleri ve âyineleri olan
zîhayat ve insan gibi mazharlar, o kadar o Zât-ı Vâcibü'l-Vücuda delâletleri
katî ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak
bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işareten, "O âyine güneştir"
denildiği gibi, "İnsanda sûret-i Rahmân var" vuzûh-u delâletine ve kemâl-i
münâsebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i Vahdetü'l-Vücudun mûtedil
kısmı,
[149] bu sırra
binâen, bu
delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir unvan olarak demişler.
[150]ALTINCI SIR: Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet ne kadar kıymettar bir vesîle ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O rahmet, öyle bir Sultân-ı Zülcelâle vesîledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak kemâl-i intizam ve itaatle, beraber, ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâlin ve o Sultân-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-i Zâtîsi var; ve istiğnâ-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudâta ihtiyacı olmayan bir Ganî-i Alelıtlaktır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idâresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celâline karşı tezellüldedir.
İşte, rahmet seni, ey insan, Müstağnî-i Alelıtlakın ve Sultân-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve Ona dost yapar ve Ona muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat, nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat güneşin ziyâsı, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vâsıtasıyla senin eline verir. Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız; fakat Onun ziyâ-yı rahmeti Onu bize yakın ediyor.
İşte, ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nur buluyor. O hazîneyi bulmanın çaresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisânı ve dellâlı olan ve rahmeten li'l-âlemîn unvânıyla Kur'ân'da tesmiye edilen Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebâiyetidir. Ve bu rahmeten li'l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise, salâvâttır.
Evet, salâvâtın mânâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duâsı olan salâvât ise, o Rahmeten li’l-Âlemînin vusûlüne vesîledir. Öyle ise, sen, salâvâtı kendine o rahmeten li'l-âlemîne ulaşmak için vesîle yap ve o zâtı da rahmet-i Rahmâna vesîle ittihaz et. Umum ümmetin, rahmeten li'l-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle rahmet mânâsıyla salâvât getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir sûrette ispat eder.
Elhâsıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı
zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı
dahi
[1] 'dir.
Ve en kolay bir anahtarı da salâvâttır.
[151]