[1]
[2]
[3]
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun
için, askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakîkati nefsimle
beraber dinle. Çünkü, ben nefsimi herkesten ziyâde nasihata muhtaç görüyorum.
Vaktiyle sekiz âyetten istifâde ettiğim "Sekiz Söz" ü, biraz uzunca, nefsime
demiştim. Şimdi, kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse
beraber dinlesin.
Birinci Söz
Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim!
Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı hâliyle
vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez
bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikayeciğe bak, dinle.
Şöyle ki:
Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin
ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını
tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı
perişan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan
birisi mütevâzi idi, diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı;
mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtiu't-tarîka rast
gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur, ilişemez.
Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde
öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi.
Hem zelîl, hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin
ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu
sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın
dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihayetsiz aczin
ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîmin
dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile
hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket
eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kànun nâmına, devlet nâmına der.
Her işi yapar, herşeye karşı dayanır.
Başta demiştik: "Bütün mevcudât lisân-ı hâl ile 'Bismillâh' der." Öyle
mi?
Evet. Nasıl ki, görsen; birtek adam geldi, bütün şehir ahâlisini cebren
bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin: O adam
kendi nâmıyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir.
Devlet nâmına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder.
Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk'ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler
gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri
kaldırıyorlar. Demek, her bir ağaç, "Bismillâh" der. Hazîne-i Rahmet meyvelerinden
ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Herbir bostan, "Bismillâh"
der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pekçok muhtelif
leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi
gibi mübârek hayvanlar, "Bismillâh" der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi
olur. Bizlere Rezzâk namına en lâtîf, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdâyı
takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök
ve damarları, "Bismillâh" der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. "Allah
nâmına, Rahmân nâmına" der; herşey ona musahhar olur.
Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve
topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş
vermesi; hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş
kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını
sokuyor. Ve diyor ki:
"En güvendiğin salâbet ve harâret dahi emir tahtında hareket ediyorlar
ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsâ (a.s.) gibi, [4]
emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara
kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer âzâ-i İbrâhim (a.s) gibi, ateş
saçan harârete karşı, [5]
âyetini okuyorlar."
Mâdem herşey mânen "Bismillâh" der, Allah nâmına Allah'ın nîmetlerini
getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, "Bismillâh" demeliyiz. Allah nâmına
vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise Allah nâmına vermeyen gâfil
insanlardan almamalıyız.
Suâl: Tablacı hükmünde
olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah ne
fiyat istiyor?
Elcevap: Evet, o Mün'im-i
Hakîki, bizden o kıymettar nîmetlere, mallara bedel istediği fiyat ise
üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başta, "Bismillâh" zikirdir. Âhirde, "Elhamdülillâh" şükürdür. Ortada,
bu kıymettar hârika-i sanat olan nîmetler; Ehad, Samed'in mu'cize-i kudreti
ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.
Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın
ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de,
zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakîki'yi unutmak, ondan
bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına
al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm. |