Üçüncü Söz
[1]
[23]
İbâdet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet,
ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe
bak, dinle:
Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için
emir alıyorlar. Beraber giderler. Tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur.
Onlara der:
"Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber,
ondan giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki
yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür.
Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki; intizamsız,
hükümetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silahsız gider. Zahirî bir
hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizâm-ı askerî altındaki sağ yolun
yolcusu ise, mugaddî hulâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü
alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur."
O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikden
sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline
yükler. Fakat kalbi ve rûhu binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur.
Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizâma tâbi olmak istemez.
Sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur. Fakat kalbi binler batman
minnetler altında ve rûhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci,
hem herşeyden, her hâdiseden titrer bir sûrette gider. Tâ mahall-i maksûda
yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür.
Askerlik nizâmını seven, çanta ve silahını muhafaza
eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf
etmeyerek, rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ, o matlûb şehire yetişir.
Orada, vazifesini güzelce yapan bir nâmuslu askere münâsip bir mükâfat
görür.
İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki, o iki yolcu, biri
mutî-i kànun-u İlâhî, birisi de âsi ve hevâya tâbi insanlardır. O yol ise,
hayat yoludur ki, âlem-i ervahtan gelip, kabirden geçer, ahirete gider.
O çanta ve silah ise ibadet ve takvâdır. İbadetin, çendan, zahirî bir ağırlığı
var. Fakat, mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez.
Çünkü, âbid, namazında der: [24]
Yani, "Hàlık ve Rezzâk, Ondan
başka yoktur. Zarar ve menfaat, Onun elindedir. O hem Hakîm'dir, abes iş
yapmaz. Hem Rahîm'dir, ihsânı, merhameti çoktur" diye îtikad ettiğinden,
herşeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem herşeyi
kendi Rabbinin emrine musahhar görür. Rabbine ilticâ eder; tevekkül ile
istinad edip, her musîbete karşı tahassun eder. Îmânı ona bir emniyet-i
tâmme verir.
Evet, her hakikî hasenât gibi, cesaretin dahi
menbâı imandır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi, cebânetin dahi menbâı dalâlettir.
Evet, tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz
bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i
Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü'l-akıl
denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse,
yerde titrer." Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?" der, evhâma
düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti
hanelerini terk ettiler.)
Evet, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde,
sermayesi hiç hükmünde. Hem nihayetsiz musîbetlere mâruz olduğu halde,
iktidarı hiç hükmünde birşey. Âdetâ sermaye ve iktidarının dairesi, eli
nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları
ise; dairesi, gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.
Bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan
rûh-u beşere ibadet, tevekkül, Tevhid, teslim ne kadar azîm bir kâr, bir
saadet, bir nîmet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Mâlûmdur
ki, zararsız yol, zararlı yola -velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa-
tercih edilir. Halbuki, meselemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla
beraber, ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır.
Fısk ve sefâhet yolu ise -hattâ fâsıkın îtirâfiyle dahi- menfaatsiz olduğu
halde, ondan dokuz ihtimal ile şekavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ
ve tevâtür derecesinde, hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşâhedenin şehâdetiyle
sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbarâtıyla muhakkaktır.
Elhâsıl, âhiret gibi dünya saadeti dahi, ibâdette
ve Allah'a asker olmaktadır. Öyle ise biz daima,
[25]
demeliyiz ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. |