Altıncı Söz
[1]
[28]
Nefis ve malını Cenâb-ı Hak'ka satmak ve O'na abd olmak ve asker olmak
ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak
istersen, şu temsilî hikâyeciği dinle:
Bir zaman, bir padişah, raîyetinden iki adama; herbirisine emâneten
birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var.
Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz.
Ya mahvolur veya tebeddül eder, gider.
Padişah, o iki nefere, kemâl-i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi.
Gâyet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:
"Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim.
Beyhûde zâyi olmasın. Hem, muharebe bittikten sonra size daha güzel bir
sûrette iâde edeceğim. Hem, güyâ o emânet, malınızdır; pek büyük bir fiat
size vereceğim. Hem, o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve
benim tezgâhımda işlettirilecek; hem fiatı, hem ücretleri birden bine yükselecek.
Bütün o kârı size vereceğim. Hem de, siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin
masârifâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârifâtı ve levâzımâtı ben deruhte
ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisât zamanına
kadar elinizde bırakacağım. İşte, beş mertebe, kâr içinde kâr. Eğer bana
satmazsanız-zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor-herkes
gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrum
kalacaksınız. Hem o nâzik kıymettar âletler, mîzanlar, istimâl edilecek
şâhâne mâdenler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler.
Hem idâre ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem, emânette
hıyânet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret.
Hem de bana satmak ise, bana asker olup, benim nâmımla tasarruf etmek demektir.
Âdi bir esir ve başıbozuğa bedel, âlî bir padişahın has, serbest bir yâver-i
askeri olursunuz. "
Onlar, şu iltifâtı ve fermânı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı
başında olanı dedi:
"Başüstüne, ben maaliftihar satarım. Hem, bin teşekkür ederim. "
Diğeri mağrur, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş; güyâ ebedî o çiftlikte
kalacak gibi; dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok. Dedi:
"Yok, padişah. kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam. "
Biraz zaman sonra,. birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes
hâline gıpta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, has sarayında saadetle
yaşıyor. Diğeri öyle bir hâle giriftâr olmuş ki; hem herkes ona acıyor,
hem de "Müstehak!" diyor. Çünkü hatâsının neticesi olarak hem saadeti ve
mülkü gitmiş, hem ceza ve azap çekiyor.
İşte, ey nefs-i pürheves! Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak:
Ammâ, o padişah ise, ezel ebed sultanı olan Rabbin, Hâlık'ındır. Ve o çiftlikler,
makineler, âletler, mîzanlar ise, senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin
ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil,
akıl ve hayal gibi zâhirî ve bâtınî hasselerindir.
Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-i Kerîmdir.
Ve o fermân-ı ahkem ise, Kur’ân-ı Hakîmdir ki, bahsinde bulunduğumuz
ticaret-i azîmeyi şu âyetle îlân ediyor:
[28]
Ve o dalgalı muharebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki; durmuyor,
dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: "Mâdem herşey
elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdil edip, ibkâ
etmek çaresi yok mu?" deyip düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur'ân işitiliyor.
Der: "Evet, var. Hem, beş mertebe kârlı bir sûrette güzel ve rahat bir
çaresi var. "
Suâl: Nedir?
Elcevap : Emâneti sahib-i hakîkisine satmak. İşte o satışta, beş derece,
kâr içinde kâr var.
BİRİNCİ KÂR: Fâni
mal bekâ bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâle verilen ve Onun
yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılap eder. Bâkî meyveler verir.
O vakit, ömür dakikaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde, zâhiren
fenâ bulur, çürür. Fakat, âlem-i bekâda saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler.
Ve âlem-i berzahta ziyâdar, mûnis birer manzara olurlar.
İKİNCİ KÂR: Cennet
gibi bir fiat veriliyor.
ÜÇÜNCÜ KÂR: Her âzâ
ve hasselerin kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Eğer
Cenâb-ı Hakka satmayıp, belki nefis hesâbına çalıştırsan, öyle meş'um ve
müz'ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini
ve gelecek zamanın ahvâl-ı muhavvifânesini senin bu bîçare başına yükletecek
yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık
adam, aklın iz'âc ve tâcizinden kurtulmak için gâliben ya sarhoşluğa veya
eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkisine satılsa ve Onun hesâbına çalıştırsan,
akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet
hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i
ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
Meselâ, göz, bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer
Cenâb-ı Hakka satmayıp, belki nefis hesâbına çalıştırsan, geçici, devamsız
bâzı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir
kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine
satsan ve Onun hesâbına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz,
şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu'cizât-ı sanat-ı
Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin
mübârek bir arısı derecesine çıkar.
Meselâ, dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakimine satmazsan, belki nefis
hesâbına, mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına
bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o
zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı
mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine
çıkar.
İşte ey akıl, dikkat et! Meş'um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede?
Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede; kütüphâne-i İlâhînin mütefennin
bir nâzırı nerede?
Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede,
hazîne-i hâssa-i Rahmet nâzırı nerede?
Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki,
hakîkaten mü'min Cennete lâyık ve kafir Cehenneme muvâfık bir mâhiyet kesb
eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü'min, îmâniyle
Hâlık'ının emânetini, Onun nâmına ve izni dairesinde istimâl etmesidir.
Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre hesâbına çalıştırmasıdır.
DÖRDÜNCÜ KÂR: İnsan
zayıftır, belâları çok; fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde; âcizdir, hayat yükü
pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve îtimat edip
teslim olmazsa, vicdânı dâim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler,
elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.
BEŞİNCİ KÂR: Bütün
o âzâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri en muhtaç
olduğun bir zamanda Cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i
zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşâhede, ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten
başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
-
BİRİNCİ HASÂRET: O kadar sevdiğin mal ve evlât
ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi
olup kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini
sana bırakıp boynuna yükletecekler.
-
İKİNCİ HASÂRET: Emânette hıyânet cezasını
çekeceksin. Çünkü, en kıymettar âletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip
nefsine zulmettin.
-
ÜÇÜNCÜ HASÂRET: Bütün o kıymettar cihazât-ı
insâniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp, hikmet-i İlâhiyeye
iftira ve zulmettin.
-
DÖRDÜNCÜ HASÂRET: Acz ve fakrın ile beraber,
o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip, zevâl ve firak sillesi altında
dâim vâveylâ edeceksin.
-
BEŞİNCİ HASÂRET: Hayat-ı ebediye esâsâtını
ve saadet-i uhreviye levâzımâtını tedârik etmek için verilen akıl, kalb,
göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi Cehennem kapılarını sana açacak
çirkin bir sûrete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba, o kadar ağır birşey midir ki, çokları satmaktan
kaçıyorlar? Yok! Kat'â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ, helâl dairesi
geniştir; keyfe kâfi gelir: Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz-i İlâhiye
ise hafiftir, azdır. Allah'a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir
ki, târif edilmez. Vazife ise, yalnız bir asker gibi, Allah nâmına işlemeli,
başlamalı. Ve Allah hesâbiyle vermeli ve almalı. Ve izni ve kânunu dairesinde
hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse istiğfar etmeli: "Yâ Rab, kusurumuzu
affet. Bizi Kendine kul kabul et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi
emânette emîn kıl. Âmin!" demeli ve Ona yalvarmalı. |