Sekizinci Söz
[1]
[33a]
[33b]
Şu dünya ve dünya içindeki rûh-u insânî ve
insanda dînin mâhiyet ve kıymetlerini; ve eğer Dîn-i Hak olmazsa,
dünya bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahlûk olduğunu; ve
şu âlemin tılsımını açan, rûh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran
[34]
ve [35]
olduğunu anlamak istersen,
şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Eski zamanda, iki kardeş, uzun bir seyahate
beraber gidiyorlar. Git gide, tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî
bir adamı gördüler: Ondan sordular:
"Hangi yol iyidir?"
O dahi onlara dedi ki:
"Sağ yolda, kânun ve nizâma tebâiyet mecburiyeti
vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise,
serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike
ve şekâvet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir. "
Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş
sağ yola [36] deyip
gitti. Ve nizam ve intizâma tebâiyeti kabul
etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu
tercih etti. Zâhiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayâlen
takip ediyoruz:
İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git
gide, tâ hâlî bir sahrâya girdi. Birden müthiş bir sadâ işitti. Baktı ki,
dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ
altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini
içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı.
Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın
iki kökü var. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup
kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan nöbetçi gibi kuyunun başında
bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha içindedir. Başını
kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına
takarrüb etmiş. Ağzı, kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı,
gördü ki, ısırıcı, muzır haşerât etrâfını almışlar. Ağacın başına baktı,
gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak, muhtelif, çok ağaçların
meyveleri, cevizden nara kadar başında
yemişler var.
İşte şu adam sû-i fehminden, akılsızlığından
anlamıyor ki; bu, âdi bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb
işler içinde garip esrar var. Ve pek büyük bir işlettirici var olduğunu
intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli
feryat ve figân ettikleri halde; nefs-i emmâresi, güyâ birşey yokmuş gibi
tecâhül edip, ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini
aldatarak, bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini
yemeye başladı. Halbuki, o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir
hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuş: [37]
Yani, "Kulum Beni nasıl
tanırsa, onunla öyle muâmele. ederim."
İşte bu bedbaht adam, sû-i zan ile ve akılsızlığı
ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakîkat telâkkî etti. Ve öyle de muâmele gördü.
Ve görüyor. Ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun; ne de yaşıyor; böylece
azap çekiyor. Biz de, şu meş'umu, bu azapta bırakıp döneceğiz. Tâ öteki
kardeşin hâlini anlayacağız.
İşte şu mübârek akıllı zât gidiyor. Fakat
biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri
düşünür, güzel hülyâlar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem, biraderi
gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizâmı bilir, tebâiyet eder. Teshîlât
görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye rast
geldi; içinde hem güzel çiçek ve meyveler var, hem bakılmadığı için murdar
şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar
şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden
çıkıp gitmişti. Bu zât ise, "Herşeyin iyisine bak" kâidesiyle amel edip,
murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifâde etti. Güzelce istirahat
ederek çıkıp gidiyor.
Sonra, git gide, bu dahi evvelki biraderi
gibi bir. sahrâ-i azîmeye girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini
işitti, korktu. Fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü, hüsn-ü zannıyla ve
güzel fikriyle, "Şu sahrânın bir Hâkimi var. Ve bu arslan, o Hâkimin
taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimâli
var" diye düşünüp, tesellî buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde
bir susuz kuyuya rast geldi; kendini içine attı. Biraderi gibi, ortasında
bir ağaca eli yapıştı. Havada muallak kaldı. Baktı; iki hayvan,
o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, arslan; aşağıya baktı,
bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi, bir acîb vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş
etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif. Çünkü güzel ahlâkı
ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir
ise, ona herşeyin güzel cihetini gösteriyor.
İşte. bu sebepten şöyle düşündü ki: "Bu
acîb işler birbiriyle alâkadardır. Hem, bir emir ile hareket ederler gibi
görünüyor. Öyle ise, bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar bir gizli
Hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise, ben yalnız değilim. O gizli Hâkim bana
bakıyor, beni tecrübe ediyor,. bir maksat için beni bir yere sevk edip
dâvet ediyor. "
Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak
neş'et eder ki: "Acaba, beni tecrübe edip, kendini bana tanıttırmak
isteyen ve bu acîb yol ile bir maksada sevk eden kimdir?"
Sonra tanımak merakından tılsım sahibinin
muhabbeti neş'et etti. Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş'et etti.
Ve o arzudan tılsım sahibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet
almak irâdesi neş'et etti.
Sonra ağacın başına baktı, gördü ki, incir
ağacıdır. Fakat, başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün
bütün korkusu gitti. Çünkü, katî anladı ki, bu incir ağacı bir listedir,
bir fıhristedir; bir sergidir. O mahfi Hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin
nümûnelerini bir tılsım ve bir mu'cize ile o ağaca takmış ve kendi misâfirlerine
ihzar ettiği et'imeye birer işaret sûretinde o ağacı tezyin etmiş olmalı.
Yoksa, bir tek ağaç; binler ağaçların meyvelerini vermez.
Sonra niyaza başladı. Tâ; tılsımın anahtarı
ona ilhâm oldu. Bağırdı ki:
"Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin bahtına düştüm.
Sana dehâlet ediyorum ve Sana hizmetkârım. Ve Senin rızânı istiyorum. Ve
Seni arıyorum. "
Ve bu niyazdan sonra birden kuyunun duvarı
yarılıp şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha
ağzı o kapıya inkılâp etti. Ve arslan ve ejderha iki hizmetkâr sûretini
giydiler. Ve onu içeriye dâvet ediyorlar. Hattâ, o arslan, kendisine musahhar
bir at şekline girdi.
İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayâlî arkadaşım!
Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvâzene edelim. Tâ, iyilik nasıl
iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir; görelim, bilelim.
Bakınız! Sol yolun bedbaht yolcusu, her
vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise,
meyvedar ve revnaktar bir bahçeye dâvet edilir. Hem o bedbaht, elîm bir
dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise
leziz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir mârifet içinde garip şeyleri
seyir ve temâşâ ediyor. Hem, o bedbaht,
vahşet ve me'yusiyet ve kimsesizlik içinde
azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz
ediyor. Hem, o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna mâruz bir mahpus
hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise, bir azîz misâfirdir ki, misâfiri
olduğu Mihmandâr-ı Kerîmin acîb hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor.
Hem, o bedbaht, zâhiren leziz mânen zehirli yemişleri yemekle azâbını tâcil
ediyor. Zîrâ, o meyveler, numûnelerdir; tatmaya izin var. Tâ, asıllarına
tâlip olup; müşteri olsun. Yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu
bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz
eder. Hem, o bedbaht, kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakîkati
ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği
ile kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evham, bir Cehennem şekline getirmiş.
Ne şefkate müstehaktır. Ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır.
Meselâ, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının
ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyâfetteki keyfe kanaat etmeyip, kendini
pis müskirlerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında canavarlar içinde,
aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık
değil, kendi kendine zulmediyor, dostlarını canavar görüp tahkir ediyor.
İşte bu bedbaht dahi öyledir.
Ve şu bahtiyar ise, hakîkati görür. Hakîkat
ise, güzeldir. Hakîkatin hüsnünü derk etmekle, Hakikat Sahibinin kemâline
hürmet eder, rahmetine müstehak olur. İşte, "Fenâlığı kendinden, iyiliği
Allah'tan bil" olan hükm-ü Kur'ânînin sırrı zâhir oluyor. Daha bunlar gibi
sâir farkları muvâzene etsen, anlayacaksın ki, evvelkisinin nefs-i emmâresi
ona bir mânevî Cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü
zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri onu büyük bir ihsan ve. saadete
ve parlak bir fazîlete ve feyze mazhar etmiş.
Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi
dinleyen adam! Eğer bedbaht, kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş
olmak istersen, Kur'ân'ı dinle ve hükmüne mutî ol ve ona yapış. Ve ahkâmıyla
amel et.
Şu hikâye-i temsiliyede olan hakîkatleri
eğer fehmettin ise, hakîkat-i dîni ve dünyayı ve insanı ve îmânı ona tatbik
edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihrâc
et:
İşte, bak! O iki kardeş ise; biri ruh-u
mü'min ve kalb-i sâlihdir, diğeri rûh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır.
Ve o iki tarikten sağ ise tarîk-ı Kur ân
ve îmandır, sol ise tarîk-ı isyan ve küfrandır.
Ve o yoldaki bahçe ise, cemiyet-i beşeriye
ve medeniyet-i insâniye içinde muvakkat hayat-ı içtimâiyedir ki, hayır
ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur.
Âkıl odur ki
[38]
kâidesiyle amel eder, selâmet-i kalb ile gider.
Ve o sahrâ ise, şu arz ve dünyadır.
Ve o arslan ise, ölüm ve eceldir.
Ve o kuyu ise, beden-i insan ve zamân-ı
hayattır.
Ve o altmış arşın derinlik ise, ömr-ü vasatî
ve ömr-ü gâlibî olan altmış seneye işarettir.
Ve o ağaç ise, müddet-i ömür ve madde-i
hayattır.
Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise, gece ve gündüzdür.
Ve o ejderha ise,. ağzı kabir olan tarîk-ı
berzâhiye ve revâk-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü'min için zindandan bir
bahçeye açılan bir kapıdır.
Ve o haşerât-ı muzırra ise, musîbât-ı dünyeviyedir.
Fakat, mü'min için, gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkazât-ı İlâhiye
ve iltifâtât-ı Rahmâniye hükmündedir.
Ve o ağaçtaki yemişler ise, dünyevî nîmetlerdir
ki, Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak onları âhiret nîmetlerine bir liste, hem ihtar
edici, hem müşâbihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri dâvet eden nümûneler
sûretinde yapmış.
Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif
başka başka meyveler vermesi ise, Kudret-i Samedâniyenin sikkesine ve Rubûbiyet-i
İlâhiyenin hâtemine. ve Saltanât-ı Ulûhiyetin turrasına işarettir. Çünkü,
bir tek şeyden herşeyi yapmak, yani, bir topraktan bütün nebâtât
ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanâtı halk etmek, hem basit
bir yemekten bütün cihazât-ı hayvâniyeyi îcad etmek; bununla beraber, herşeyi
bir tek şey yapmak, yani, zîhayatın yediği gâyet muhtelifü’l-cins taamlardan,
o zîhayata bir lâhm-ı mahsus yapmak,
bir cild-i basit dokumak gibi sanatlar Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ı
Ezel ve Ebedin sikke-i hâssasıdır, hâtem-i mahsûsudur, taklit edilmez bir
turrasıdır.
Evet, birşeyi herşey ve herşeyi birşey
yapmak, herşeyin Hâlık'ına has ve Kadîr-i Küll-i Şeye mahsus bir nişandır,
bir âyettir.
Ve o tılsım ise, sırr-ı îman ile açılan
sırr-ı hikmet-i hilkattir.
Ve o miftah ise, [39b] [39a]
'dur.
Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılâp
etmesi ise işarettir ki:
Kabir, ehl-i dalâlet ve tuğyan için; vahşet
ve nisyan içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir
mezara açılan bir kapı olduğu halde; ehl-i Kur'ân ve îman için, zindan-ı
dünyadan bostan-ı bekâya ve meydan-ı imtihandan ravza-i Cinâna ve
zahmet-i hayattan rahmet-i Rahmâna açılan
bir kapıdır.
Ve o vahşî arslanın dahi mûnis bir hizmetkâra
dönmesi ve musahhar bir at olması ise, işarettir ki mevt, ehl-i dalâlet
için bütün mahbûbâtından elîm bir firâk-ı ebedîdir. Hem, kendi cennet-i
kâzibe-i dünyevîsinden ihraç ve vahşet ve yalnızlık içinde, zindan-ı mezara
ithal ve hapis olduğu halde; ehl-i hidâyet ve ehl-i Kur’ân için, öteki
âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesîledir. Hem, hakîki
vatanlarına ve ebedî makâm-ı saadetlerine girmeye
vâsıtadır: Hem, zindan-ı dünyadan bostan-ı Cinâna bir dâvettir. Hem, Rahmân-ı
Rahîmin fazlından, kendi hizmetine mukâbil, ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir.
Hem, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem, ubûdiyet ve imtihanın
tâlim ve tâlimâtından bir paydostur.
Elhâsıl, her kim hayat-ı fâniyeyi esas
maksat yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da, mânen cehennemdedir. Ve
her kim, hayat-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saadet-i dâreyne mazhardır.
Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını Cennetin intizar
salonu hükmünde gördüğü için, hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder.
[40]
|