Makale

    Şükrü Bulut

    Zelzeleye denk bir felâket...

    Oturduğunuz binanın depremle her gün beşik gibi sallandığını
    düşününüz. 

    Yumuşak yatağımızda yatabilir miyiz? Deprem gecenin saat 3`üne
    alışmışsa, gece yarılarını nasıl da bekleriz. Marmara zelzelesi zayiat
    bakımından tarihimizin en büyük zelzelesi kabul ediyor. Maddî hasarı
    ölçülemeyen bu felaketin can bedeli tam 30 bin. Bu bir mânevî vuruştu, celalli
    bir ihtizazdı... 

    Vurdu , geçti. Celal ile salladıkça musibetzedelerin dudaklarından
    “Yaratıcıya iman” döküldü. Şehitler defnedildi, yaralar sarılmaya çalışıyor. 
    Burada bahsetmek istediyim başka bir zelzele var... Ardahan`dan
    Marmaris`e, Edirne`den Hakkari`ye ülkeyi kesintisiz sallayan, tahrip eden ve
    içinde feryad ü figanların yükseldiği bir diğer depremden söz etmek ıstıyorum.
    Çobanlık yapanlar iyi bilirler. Bir yamaca yaslanmış kayaların, taşların
    yerinden oynayıp derelere ve vadilere doğru yuvarlandığını dışarıdan
    seyretmek çocuklara zevk verebilir. Fakat yamaçlarda koyun kuzu güden
    çobanlara sormak lâzım felâketi...

    Biz çobanız. İzmir`den Van`a Sinop`tan Antalya`ya kadar... Taşlar
    yüreğimize doğru yuvarlanıyor. Zira bu memleketin sahibi biziz. Bu
    memleketin sahipleri “ ilke ve inkılaplar “ ın arkasına sığınıp gününü gün
    edenler değil. Bu memleketin sahipleri mazlum ve masum yavrulara 
    “ Başörtüsü problemi yok. Yalnızca kanunları uyguluyoruz “ diyerek kalp
    ve vicdanların ne kadar taşlaşabileceğini gösterenler değil. Bu memleketin
    sahipleri “ Ya sev , ya ter ket “ safsatasının arkasına sığınıp, dayatmaz ve
    talan uygulamalarına payanda olduklarını ispat edenler değil. Bu ülkenin
    sahipleri, milletin bu beladan kurtulup hürriyetine kavuşması korkusuyla
    AB`ye var güçleriyle karşı koyanlar değil. Bu cennet vatanın sahipleri ; bir
    taraftan Kur`an kurslarını ve imam hatipleri kapatıp, diğer taraftan ezan
    okunduğunda konuşmasını takivye ile yarıda kesip dini siyasete alet edenler
    değil. 

    Bu vatanın sahipleri; din ve vicdan özgürlüklerine kelepçe vurulmuş,
    yalçın yaylalardan şehirlerin varoşlarına sürülmüş karın tokluğuna asgarî
    ücrete mahkum edilmiş, dindarlığından dolayı işinden olma psikolojisiyle aile
    huzurunu yitirmiş, yetiştirdiği mahsulden azınlığın ihanetiyle işçinin
    yevmiyesini çıkaramamış, “ askerlik ocağı mukaddestir “ idealiyle canını
    dişine takarak subay olduktan sonra Müslümanlığından dolayı hain
    muamelesine tâbi tutulmuş ve fikir özgürlüğü istedikleri için kalemleriyle
    birlikte demir parmaklıkların arasına kilitlenmiş milyonlardır. 

    Bu iddiaların müşahhas resimlerini görmek isteyenler Anadolu`nun
    nasıl cayır cayır yandığını seyretsinler.Düne kadar bir dönüm daha tarla, bir
    baş hayvan daha diye çırpınan milyonların, şehirlerin varoşlarına sefalet içinde
    toplandıklarını hepimiz biliyoruz. Yedirmekten büyük zevk alan misafirperver
    ve cömert Anadolu insanı büyük şehrin varoşunda “ dilenmeyi “ de bilmiyor. 
    Sosyal müesseseler “ çilehanelere “ dönmüş. Okulun, hastahanenin,
    hapishanenin, gümrüğün ve diğer resmi dairelerin kapıcıları birer delidumrul
    kesilmişler. Geçenden bir milyon, geçmeyenden yüz milyon. Tuvaletinden dış
    kapısına, çatısından çevre duvarlara kadar dökülüyor her yer... 
    Anadolu ile birlikte Anadolu insanının canı, malı, örfü, hürriyetleri,
    haysiyeti, iffet ve imanı da cayır cayır yanıyor. Şu satırlarda mübalağa
    sezenlerin zındıkanın nefesini içimize üfleyen medyayı dikkatle gözden
    geçirmelerini istirham ediyorum. 

    Bu caddenin çıkmaz bir sokak olduğu iddiasında değiliz. Ama
    yolumuzun ne kadar sarp, tehlikeli ve uçurumlarla örülü olduğunu
    belirtmemizde bir zarar var mı ? 

    Düne kadar “ güllük gülistanlık “ dedi bazı Müslümanlar şu halimize.
    Bugün yaklaşan “ kara bulutlardan “ ümitsizliğe kapılıyorlar. 
    Doğrusu: Ne dünkü hayaller, ne de bugün gördükleri doğru değildi. Ahir
    zamanın dehşetini Kur`an – ı Kerim ve hadis – i şerifler yüzlerce işarete haber
    verdikleri halde, biz nefsimizi okşayan “hayatı lezzeti ve güzel yaşama “
    sapağına bilerek saptık. İstikbalimizde bizi bekleyen zorlu ve tehlikeli
    mücadeleden kaçındık. Kaçmamız bizi tehlikeden uzaklaştıracağına dehşetle
    yaklaştırdı. Üstelik yılandan ceylan yavrusu bekledik Postunu atmayan
    canavar kurtlardan, sahiplerine munis bekçi köpekleri edinmeye çalıştık.
    Bahçelerimizde sinsice uç veren zakkumlara “ İnşallah güldür “ diye kol ­­­–
    kanat gerdik. Gözlüğümüz yanlıştı. Basiretimiz kapanmıştı. Ne yılan ceylan
    doğurdu, ne kurtlarbekçilere dönüştü ve nihayet has bahçelerdeki güllerin
    yerini zakkumlar işgal etti. Bugün dünden de zorlaştı. 

    Yazımızda azınlıkta kalmış “ ehl – i basiret “ i kastetmiyoruz.onları
    tenzih ederiz. Fakat hüküm eksere göre verildiği gibi, musubetler de umumun
    hatasından kopup geliyor. 

    Tüm bu zelzeleler ve yangınlar içinde “ Davranın ! “ dediğimizde,
    milyonlarca ehl – iman dermansız kol ve bacaklarını gösterdiler. Bugün,
    onlara hala hareket ve cevelanda olan “ kalp ve dillerini “ gösteriyoruz. İçten ve
    samimi olduktan sonra, onlardan çıkacak “ duâ “ Cengizleri 
    tepe-taklak eder. Harran`dan Bağdat`a medeniyetleri yerle bir eden
    “sarsar“ ın önünü keser. Zalimin zulmüm hevesini kursağına iade eder. 
    Diyoruz`ki artık duâ mevsimi. “Fiili duâ“ yı yapamamış olmanın getirdii
    ümitsizliği bertaraf ederek “Kalben ve Lisanen” duâya durma mevsimi...
    Seksen – doksan senedir nifakına, cerbezesine, zulum ve istibdadına mâni
    olamadıklarımızı, şu üç aylardaki duâlarımızla “bertaraf” 
    edebileceyimize inanıyoruz. Yeterki, duâmız hedefini bulsun. 
    Sağda-soldaki münafık zındıklar, Cibalilerle duâmızın hedefini
    saptırmasın. Bugün şeair-i İslamiyeye karşı mücadele edenlerle Haccac`ın ,
    Yezid`in , Cengiz`in , Hülagu`nun , Mussolini`nin, Lenin ve Stalin`in farkı ne ?
    Bir ay boyunca Dicle`ye mürekkep akıtmakla, bir asır boyunca “Kur`ân`ı
    mengene içinde tutmaya” kalkışmanın mukayesesini buyrun siz yapın. Dicle
    belli bir zaman ve coğrafyada aktı. Fakat Kur`ân`a karşı yapılmak istenen
    “ihanet” zaman ve mekânın boyutlarını çoktan aştı. Müfsit aletler ne hâlî bir
    sahra, ne ücra bir köşe ve nede mahrem bir mekan bırakmaksızın vahşice
    imanımıza saldırıyorlar. 

    Fakat siz siz olun, “Kambur`un” kerametine aldanmayın. Yoksa
    mülhid zalimlerin sebep olduğu zelzeleyle kalan varımız da yıkılır ve yıkıntılar
    içinde Anadolu cayır cayır yanar. Basiretiniz en keskin şualardan daha
    keskincesine “Kur`ân`ın hasımlarını” bulsun. Kalbiniz ve Lisanınızdan çıkacak
    oklar hedefine isabet etsin. 

    Debremler gecenin 3`ünü severmiş. Fakat duâ için geceleri ve seheri
    beklemeye ne hacet... Zalim mülhidler gündüzü bize gece yaptıkzan sonra,
    daha gecemi aranır ? 

    Namaz sonlarınıda beklemiyelim. Bir serseri “mânevî kurşun” Bizi ikinci
    Namazdan edebilir. Mekânlarlada Sınırlandırmayalım duâlarımızı. Ne mescidi,
    ne de mescide dönüşen nurlu evleri beklemiyelim. Kalbini ve gönlünü
    Kur`ân`a vermişler için heryer mescid deyil miydi ? Hem cephede mescid mi
    aranırdı ? Bir cephede odaklanmış müstecab duâlarda buluşmak üzere
    Allah`a emanet olun.

    Yeni Asya International


    Nur Web Sayfaları