_____Hüseyin
Gültekin_____
Dünyevîleştik
mi?
Bizi kudsî
hizmetimizden alıkoyacak o kadar çok sebep var ki saymakla bitmez. O kadar boş,
mâlayâni meseleler aklımızı, zihnimizi ablukaya almış ki, tâdât etmekle
bitmez.
Sanki ehl-i dinin gündemini de ehl-i dünya tesbit ediyor, tayin ediyor.
Sanki dünyalık insanlar, ehl-i dini çekip çeviriyor, yönlendiriyor,
yolunu-yordamını çiziyor.
Dikkatli olmayan, tetikte ve teyakkuzda olmayan mü’minler ister istemez ehl-i
dünyanın plân ve programlarına balıklama dalıyorlar.
Dünyalık insanlar Amerika’da vurulan kulelere kilitlendi, ehl-i din de
onlarla beraber kuleleri gündemine aldı. Ehl-i dünya şimdi
Amerika-Afganistan harbini konuşuyor, Müslümanlar da aynısını ziyâdesiyle
konuşuyor.
Bu gün belki de ehl-i din, dünyalık insanlardan daha çok siyasî meseleleri,
borsayı, dolar ve markın inişini-çıkışını takip ediyor. Daha fazla çek-senetleri
konuşur olduk, daha çok araba veya ev taksitlerine takılır olduk.
Böyle olduk da ne oldu? Aklımız, zihnimiz dağıldı; ruhumuz, kalbimiz
sersemleşti.
Yani kısaca biz de dünyevîleştik. Dünyanın fâni malına kapıldık, dünyanın
geçici ve aldatıcı zevk ve lezzetlerine takıldık. Artık dünyanın geçiciliğini
düşünemez olduk, ölümü ve âhireti hatırlayamaz olduk.
Dünyaya yönelip, dünya sevgisini aklımıza kalbimize koyduğumuzdan âhirete
ait paha biçilmez değerleri düşünemez olduk.
Dünyanın fâni zevklerine ve keyflerine odaklanan ulvî lâtifelerimiz artık
yaptığımız ibâdetlerden zevk alamaz oldu. Günün her saatinde dünyayı ve
dünyaya ait mâlayâni meşgaleleri düşünen, düşünmekten yorulan akıl ve
kalbimiz uhrevî hizmetlere ait meşgalelerden artık zevk alamaz oldu. İstemeyerek,
kerhen yapılan hangi işlerden zevk alınır ki?
Bilemiyorum, şu söylediklerim belki size biraz abartılı gelebilir. Ama doğrusu
benim tesbitlerim böyle. İstisnâlar olmakla beraber insanlarımızın büyük
ekseriyeti böyle.
Ehl-i din olarak bizler böyle olunca, hep şikâyetçi olduğumuz cemiyet de, Türkiye
de işte böyle oldu.
Bizzat yaşadığımız hayatın hatalarını, kusurlarını sorgulayacağımıza
“Bu insanlar niye böyle oldu?” diyerek suçlu aramaya koyulduk.
Vartalarımızı, yanlışlarımızı görüp, düzelteceğimiz yerde “Ne
olacak bu Türkiye’nin hali” diyerek âfâkî meselelere kafayı taktık.
Bir vatandaş olarak, bir ehl-i din olarak evvelâ kendimize bir çekidüzen
vereceğimize, oturduğumuz yerde Türkiye’ye çekidüzen vermeye kalkıştık,
ülkeyi kurtarmaya yeltendik.
Hep başımızdakileri suçladık, bütün suçu hükümetlerde ve siyasîlerde
aradık, hep kendimizi temize çıkardık. Sanki o başımızdakileri bir başka
gezegenin sakinleri oraya gönderdi.
Evet, olup bitenler gösteriyor ki, bütün zerratımızla dünyaya yöneldiğimiz
halde, dünyevî işlerin de bir türlü üstesinden gelemedik.
Müslümanlar olarak uhrevî meşgâleleri kulakardı edip, bütün kuvvetimizle
dünyevîleştiğimiz halde, dünyaya ait işleri de yüzümüze gözümüze
bulaştırdık.
Çünkü yanlış yaptık, yanlış yola saptık, hâlen de yanlışta ısrar
ediyoruz. Yüce Allah’a sırf kulluk vazifesini yerine getirmek için, şu fâni
dünyaya gönderilen insanoğlu, aslî vazifesini unutup, bütün kuvvetiyle dünyanın
geçici, aldatıcı meşgalelerine ehl-i dünya gibi balıklama dalarsa, bu
insanın muvaffak olması, istediği huzur ve saadeti bulması mümkün mü?
Ebed için halkedilen ve ebedî hayatı kazanmak için kendisine verilen o paha
biçilmez latife ve duygularını, dünyanın o beş paraya değmeyen geçici
zevklerini kazanmak için sarf etmeye koyulan bu âciz zavallı insan, böylece
aldandığını ne vakit görebilecek? Ne zaman nedâmet edip kendine gelecek?
Kısaca ehl-i din olarak bizzat sorumlu olduğumuz mükellifiyetlerimizi bihakkın
yerine getirmedikçe, dünya-âlemi düzeleceği beklentisinden kurtulmamız
gerek.
Diğer taraftan dünya-âlemi ıslah edecek olan biz değil, yüce Allah olduğuna
göre; dünya- âlem düzelse de düzelmese de bize düşen kulluk
vazifelerimizi bihakkın yerine getirmek olmalı.
22 Ekim 2001, Yeni
Asya
|