EVLİLİĞE
MUKADDİME
Rahman İslamov
İnsanlar
şu zamanın muktezâsı olarak nasıl bir hâl içerisinde yaşayıp
gittiklerinin farkında değiller maalesef. Bunun için hayatımızı tam
olarak bir kulluk şuuru içerisinde yapılandıramıyoruz. Tabii bu yüzdendir
ki; terslikler ve tamamlanamayan işler yüzünden sıkıntılar, üzüntüler
peşimizi bırakmıyor.
Bilâpervâ, bütün üzerimize yüklenen
ve bazen de ağır gelen vak’alar karşısında dua kalkanını, silahını
kullanmayı unutuyoruz nedense. Yaşam filmimizin en ufak bir karesinin bile
duasız geçmeyeceğini hatırlamamanın gafleti içindeyiz bir parça.
Halbuki her “an”da nefes alıp vermeye şiddetli ihtiyacımız olduğu
gibi o kısacık “an”da daha ziyâdesiyle
duaya da bir o kadar muhtacız. Bir sabah erkenden işe giderken, otobüste
karşılaştığımız arkadaşımızın “ne yapıyorsun?” sorusuna “dua
ediyorum” diye cevap versek yanlış olmaz. Çünkü otobüse binmek istediğimiz
yere gitmemiz için yaptığımız fiili bir duadır. Yani gün boyunca işlediğimiz
her bir fiil bir nevî ibadet hükmüne geçebiliyor. Bunu da duanın bir
“ubudiyet” oluşuna bağlayabiliriz. Tabii hayatımız Hâlık adına yaşanırsa,
amelimizde rıza-i ilâhi olursa ancak o zaman maksat hâsıl olur.
İşte bunun gibi evlilik de bir
duadır, Hem de hayatımızın büyük bir kısmını
içine alabilecek derecede küllî bir dua.
Dua da bir ubudiyettir, “ubudiyet ise semerât-ı uhreviyedir. Dünyevî
maksatlar ise o nevî dua ve ibâdetin vakitleridir; o maksatlar gayeleri değil.”
Evlenme çağının gelmesi, evlilik ibâdetinin vaktidir. O ibâdet ve
o dua eğer sırf evlenmek için olsa, o dua ve o ibâdet hâlis olmadığından
kabule lâyık olmaz. Bir insana muhabbetiniz var da
çok dua ettiğiniz halde size nasip olmuyorsa “duanın vakti kaza
olmadı denilecek. Eğer Cenâb-ı Hakk fazlıyla keremiyle nabip ederse nurun
âlâ nur. O vakit dua vakti biter kaza olur.” Bildiğimiz gibi esbâba da
teşebbüs bir dua-yı fiilîdir. İşte yüzük takmak da bir fiilî duadır.
Ama onu taktık diye evlenmeyi garanti saymak yanlış olur. Belki sonucu cenâb-ı
Hakk’tan istemek niyetiyle bu güzel olaya baş vurulur. “Bu nevî dua-yı
fiilî Cevâd-ı Mutlak’ın isim ve ünvanlarına müteveccih olduğundan
kabule mazhariyeti ekseriyet-i Mutlakadır”
bütün bunlardan dolayı izdivaç
niyetini bir dua hükmünde kalbinde taşıyanların göz önünde
bulundurmaları gereken çok ince ve mânidar noktalar vardır.
Bu bağlamda
öncelikle şunu söylemek gerekir; madem insan, meşru yoldan kendine bir eş
ister. O halde isteği, Zât-ı Zülcelâl’in sevdiği ve hoşlandığı şekilde
olmalı ki; daha sağlam ve kabule mazhar olsun. O da ancak Muhammedî Arabî
(asm)’ın sünnet-i seniyyesi olsa
gerektir.
Resul-ü
Ekrem (asm) bir Hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “üç grup insana Allah
mutlaka yardım eder. Bunlar; sahibiyle anlaşma yaparak borcunu ödemeye çalışan
köle, namus ve iffetini muhafaza etmek düşüncesiyle evlenmek isteyen ve
Allah yolunda cihad eden kimselerdir.” Bu Hadîsi biraz açacak olursak, yaşantımızı
monotonluktan kurtaracak, şenlendirip hareketlendirecek çok lâtif mânâlar
çıkar karşımıza.
Madem, kainat ve içindekiler,
hatta kendi bedenimiz dâhi bütün hepsinin yaratıcısı olan Mâlik-i Hakîki’nindir.
O zaman bizler de birer memlüküz yani köleyiz. Şu, dünya denilen ticarethânede
nefis ve malımızı Cenâb-ı Hakk’a satıp, Ona abd ve asker olmaya çalışarak,
Onunla bir nevî anlaşma yapmış oluruz, Malik ile memlükün anlaşması
yani. Hayatımıza Mâlik-i Hakîkî’nin kölesi olduğumuz nazarıyla baktığımızda,
O’ndan gelecek en küçük bir ihsan dâhi bizim için hayatî bir önem arz
edecek noktaya gelir. Çünkü kainat ve içindekilerle birlikte herşeyin
sahibi ve Hâlık’ı olan kudretli ve şefkatli padişah, kainat ve içindekilere,
hatta kendi kendine bile sahip olamayan, sonsuz acz ve sonsuz fakr içerisinde
olan insana, ihsanda bulunması o kişi için küllî bir şükür ve minnet
vesilesi olsa gerektir. İşte size eş olacak insanı da o şefkatli padişahın
latif, nazenin ve çok değerli bir hediyesi ve emaneti bilip öyle davranmak
gerekir.
Tabii eşler birbirine bu nazarla
bakınca evde ve sair mekanlarda geçirdikleri vakitleri içinde
birbirlerine karşı daha hassas ve dikkatli davrandıkça kalplerdeki
sevgi ve saygı düzeyi de o ölçüde artacaktır. Ve zaman içerisinde eşe
karşı olan hassasiyet sosyal hayata da sirayet edip, çevresindeki insanlara
da gerekli saygı ve muhabbeti gösterecektir.
Bu noktada Hadîsin ikinci kısmının
açılımını yapmaya çalışacak olursak; “namus ve iffetini muhafaza
etmek düşüncesiyle evlenmek isteyene de Allah muhakkak yardım eder.”cümlesinde,
kainatı ihâta eden Hafîziyetiyle canlı ve cansız bütün yaratıklarını
sonsuz şefkati ve merhametiyle koruyan şefkatli bir yaratıcının
isimlerinin tecellîleri nazarlara çarpıyor;
Böyle bir Hâlık, elbette bütün
bu yarattığı canlılar içerisinde en güzel ve özel bir şekilde yarattığı
insan denen mahlukunu da gayet mükemmel bir şekilde koruyacaktır. Bu koruma
fiilinin de Vedûd isminin gölgesinde birbirine gönül verip evlenmiş iki
insan üzerinde tecellî ettiği aşikârdır. Ahlâkın can çekiştiği, hâyâ
perdesinin yırtıla yırtıla neredeyse kalmadığı, yalanın ve riyanın,
sisin şehir üzerine çökmesi gibi mânen kalpleri ve zihinleri kapladığı
bir asırda yaşıyoruz. Böyle dehşetli bir zamanda ahvâliyle, etvârıyla
ve akvâliyle buram buram Terbiye-i
Muhammediye kokan, hayâsıyla, sahâbe endâmını andıran, sıdkın,sadakatin
ve ciddiyetin bir dua kolyesi gibi şahsiyet-i maneviyesinin boynuna dizildiği,
şefkat veya merhamet abidesi bir eşin, Muhsîn olan Cenâb-ı Hakk’ın
oldukça büyük bir ihsânı olduğunu düşünüyorum. Bu “helâket ve felâket
asrında böyle ulvî seciyelerle bezenmiş bir eşin, çok sağlam manevî
bir zırh olacağını da söyleyebiliriz ayrıca. Tabii bizim için hayatiyet
değeri taşıyan bu zırhı
“gereksiz yere” kırıp dökmemek lâzım herhalde.
İşte tam burada hadisin üçüncü
kısmının şifrelerinin çözülmeye başladığını zannediyorum. “kendi
yolunda cihad eden kimseler de Allah mutlaka yardım eder.” Kısmından başka
bir hadise gönderme yapılabilir; Hz. Ömer, Resûlullah’a (asm) “ihtiyaçlarımızı
gidermek için nasıl bir şey elde edelim?” diye sordu. Peygamberimiz (asm)
şöyle buyurdu: “zikreden bir dil, şükreden bir kalp edinin ve ahiretle
ilgili hususlarda size yardımcı olacak bir hanımla evlenin.”
Bu zamanda maddi kılıçlar kınına girip, marifet, ilim,sanat gibi
manevî kılıçların çekildiği, manen bütün kainatı velveleye veren büyük
bir manevî savaşın içerisindeyiz. Tabii doğal olarak böyle bir ortamda
nur talebesine mütemmim olacak “muhabbet fedaisi” gerekiyor. Bu hengâmede,
Risâle-i Nur derslerinin azameti ruhuna yansımış olan mücahid veya mücâhide
ister gönüller Cenâb-ı Hakk’dan. Çünkü nûr’u talep edenler, şiddetli
manevî fırtınalarda insan kendisine kol kanat olacak, güldüğüyle gülüp
ağladığıyla ağlayacak, derdine tasasına ortak olacak bir can yoldaşı
ruhunun yarısı olacak bir gönül sırdaşı
arayabilir. Bu da zihnimize şu parantezi açar;
“Mütenâsib olan eşya arasında
meyil ve cezbe olduğu gibi” benzer fıtratlar da birbirine temâyül eder.
Aralarında ittihat olur. Farklı fıtratların ise arasına soğukluk girer.
Büyük anlaşmazlıklar çıkabilir. İşte bu anlaşmazlıkların çıkmaması
için fıtrat yakınlığına ve düşünce tenâsübüne önceden dikkat
etmek gerekir. farklı fikir ve düşünce yapısında olan insanlar yuva
kuracak olursa sonucunda çıkacak bazı pürüzlere de katlanmak zorunda kalırlar.
Ayrıca bu pürüzler yapılan psikolojik ve duygusal baskılar sonucu hizmette gevşekliğe, hatta
cemaatine karşı soğuk durmaya kadar gider. sözün özü, aynı şahs-ı
manevînin âzâlarından olmak gerekir. bu noktada bir önemli husus da; huy
ve mîzaç farklılıklarında gelen uyumsuzluklara hizmet adına uyum göstermeye
çalışıp susmak yerine, eşler arasında yapılacak istişâre ve meşveretle,
en önemlisi de büyük şahsî fedâkârlıklarla, o huylar ve mîzaçlar
hadd-i vasat ölçüde birbirine yakın hâle getirilmeye çalışılmalıdır.
Böylece o eş senin hem refika-i hayatın, hem de uğrunda başını
vermekten geri durmayacağın
iman davasında senin dava arkadaşın oluverir.
Tabii, böylece eşine karşı da
ihlas düsturlarını uyguladığınız takdirde, hayatınız ve hizmetiniz o
kadar renkli ve hareketli olur ki; siz bile şaşırırsınız. Bununla
birlikte eşiniz size ve siz eşinize “en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş
ve en güzel takdir edici yoldaş” olur. Onun meziyetlerini şahsınızda ve
faziletlerini kendinizde tasavvur edip, Onun şerefiyle şâkirâne iftihar
edersiniz.
Hulâsâ; hayat seylimiz içinde
olan bu hâdise, yerinde kullanabilenler için çok büyük bir esmâ talimi
ve marifetullah’da değişik ve manidar açılımlara
vesile olabilir. Çünkü âlem-i mânâdan kalkan hakikat treni
herkesin kalp istasyonuna farklı
bir hakikati bırakır, yani herkesin yaratılışı farklı olduğundan kalp
aynalarına yansıyanlar da farklı olacaktır.
Ve böylece yaşantımızın bu dönemini iki kat fazla tefekkür ile
geçirebileceğiz, ama doğru kişi için dua edersek...