_______Canan
Karataş_____
SİCİM
KÂİNATIN
DUASI
“Akşam;
sırma saçlı bir ceviz
ağacının yapraklarında gülümsüyordu. Köyde bir telaş, bir telaş...
“Ramazanda da
sular kesilir mi canım?” “hökümetin hiçbir işi doğru düzgün
değil ki zaten” “hele şehre adam yollayıverin de belediyeye gitsinler”
İki
köylü belediyeye gider, ama kimse onları kaale bile almaz. Ne yapsınlar çaresiz
geri dönerler. Ertesi gün grup hâlinde gidilir. Bu sefer de görevliler başlarından
atmaya uğraşırlar. Başarılı da olurlar. Böylece aradan bir hafta
geçer. Köyde millet susuzluktan kırılır. Kimse gelip de kaynak suyu çıkarılan
yerdeki çatlak boruyu
tamir etmez ve su akar akar akar...en sonunda köylü dayanamaz, bütün
köy halkı toplanarak belediyenin kapısına dayanır. Bu kadar insanı başından
atamayacağını anlayan görevliler çaresiz köylülere yardım ederler. Artık
köylüler “hâcet-i
amme” olan sularına kavuşmuşlardır.
Nede olsa koca köy halkının isteğini geri çevirecek değildir zaten bu o
başkanın makamına yakışmaz. Hele bir de aralarında yakın akrabaları
falan varsa...” diye devam edip gider işte hikaye.
İsimler,
cisimler ve resimler o kadar da önemli değillerdi. Geçer akçe; ismin ardındaki
karakter, cismin içindeki ruh,
resimde saklı mânâdaydı. Ceset her sene değişse de insan aynı
insandı. Şablonlar kendileriyle değil, uygun düştükleri kalıplarla
bir değer ifade ederlerdi.
Hikayeler de sadece elbiseden ibaretti, mânâlarındaydı asıl güzellikleri.
Bunun
içindi bütün benzetmeler, Onu ve Habibini anlamak, en azından anlamaya çalışmak
için açılan kapı aralıklarıydı.
Bu bakış açısıyla; O Zât(asm) da öyle bir sâlât-ı
kübrâda dua ediyor ve kainatın şefkatli padişahına öyle bir “hâcet-i
amme” için dua ediyordu ki,
küçücük ipek böceğinden azametli gezegenlere kadar, mikroskobik bir
hayvandan semâvâttaki meleklere kadar, belki bütün yaratılmışlar, Onun
niyâzına “Evet
Yâ Rabbenâ, ver biz dahi istiyoruz”deyip duasına iştirak ediyorlardı. O
Resul-i Ekrem(asm) “beka için” dua ediyordu. “Hem öyle
fakirâne, öyle hazinâne, öyle sevimli bir tarzda, öyle özlercesine, öyle
yalvarıp yakararak niyaz ediyordu ki; bütün kainatı ağlattırıyor, duasına
iştirak ettiriyordu.” Kainatın Halık’ı en sevdiği kulunun duasını
hiç geri çevirir miydi? hele O duasını tüm kainatı arkasına alarak yapıyorsa
elbette kabul etmek büyüklüğünün, Uluhiyetinin iktizasındandı.
Bu
cihetle Resul-i Ekrem(asm) ehl-i imanın gönüllerini de ittihad
ettiriyordu. “bu ittihat ile kainat içinde bir zerre gibi zayıf, korumasız,
kimsesiz olan şu insan, ubudiyetiyle gelen duanın vesilesiyle yedi gök ve
yerin yaratıcısının sevgili bir abdi, ve arzın halifesi, sultanı ve
hayvanâtın reisi ve hilkat-i kainatın neticesi ve gayesi oluyordu. Bu
sebepledir ki; kainat insana hizmet ediyordu. Tabii bu da insanın, mahlukâtın
ibadetlerinde tasarruf edebilme imkanını sağlıyordu.
Bahar
mevsimine yakın
yaşlı bir kiraz ağacının gerekli gördüğü dallarını budayıp hangi
dalının zikredip hangi dalının zikretmeyeceğini belirliyordu.
Ve o dalların içindeki milyonlarca hayattar hücrenin de ibadetlerine
müdahale edebiliyordu. Yeni bir fidan dikse, onun hayat bulup Halık’ına
dua ve ibadette bulunmasına vesile oluyordu. Ya da bir çekirdeğin kabiliyet
diliyle neşv-ü nemâ bulma duasına kararıyla ortaklık edebiliyordu.
Bundan
dolayı insan mahlukâtın trafik polisi gibiydi. “dur, geç, senin zamanın
doldu parka çek...” yani oldukça “özgür bir kul”du insan.
İnsan;
kendisine sonsuz acizliği ve fakirliğiyle birlikte
ihsân edilen bu yetki sayesinde, Bir
örümceğin göz alıcı nakışlarla dokuduğu ağını örerken fıtrî
ihtiyâcıyla yaptığı
duasıyla, bir arının, hünerli, kimyâger bir açı gibi bal
yaparken yaptığı dua ile, bir ipek böceğinin acizliğiyle beraber sırtında
taşıdığı fakirliğiyle, ebedî rahmet hazinelerinden gönderilen ipeği
“mucizevâri” nesc ederken yaptığı dua ile dua edebiliyordu.
Elbette
ki, ufak bir mahlukunun bile duasına ehemmiyetle cevap veren böyle merhamet
sahibi bir Rahîm en sevdiği abdi olan insanın bütün mahlukatın duasını
içine alarak dergâh-ı ilâhinin kapısında el açıp örümceğin ağı
gibi kusursuz, arının balı gibi tatlı, ipek böceğinin ipeği gibi yumuşak
ve sükûnetli
bir hayat isteyecekti. Belki verilecek, belki verilmeyecekti. Fakat o
kul bilirdi ki; “birisi var;
kalbinin en ince duygularını dahi işitir, her şeye eli yetişir,
her arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.”
Ve anlardı
ki bir tek Ondan yardım isteyerek kainatın güzel bir takvimi olabilirdi.