__
Mustafa Özcan___
Geçti dost
kervanı...
‘‘Eski
güzel adamlar, atlarına binip gittiler’ diye bir ifade vardır. Aynen öyle.
Peygamber şehrinin sakini ve mücaviri (selâtu selâm sahibine olsun) aramızdan
çekildi gitti. Ve dün sabahleyin Kanal 7’nin haberlerinde, büyüğümüz
Ali Ulvi Kurucu’nun vefat ettiği haberini öğrendim. Merhum, 83 yaşındaymış.
Vefat haberini aldıktan sonra nedense dudaklarımda gayri ihtiyari, ‘Geçti
dost kervanı. Eyleme beni...” şarkısı belirdi...
Ali Ulvi Kurucu peygamber şehrinin ve ocağının gülüydü. Şimdilik bu dünyadan
gider oldu. Soldu gitti, öbür dünyada yeniden açacak. Gazetelere de aksettiği
gibi, daima gençleri gördüğünde tefeül eder ve ‘Sizler gerçekleşen rüyalarım,
kabul gören dualarımsınız’ derdi. Bütün ümidi ve arzusu yeniden İslâmın
şahlanışını, yükselişini görmekten ibaretti. Adeta buna susamıştı.
Bundan dolayı gençler ona aşk ve şevk ilham ediyordu. Rüyası yeniden,
itila ve yükseliş devrine şahit olmaktı. Zira, kaht-ı rical günlerinden
geliyordu. Hep tarihin eğik istikameti sürüp gitsin istemiyordu. Bundan
dolayı, kendisini ahirzaman gençliğine adamıştı. Büyüklerin dostuydu.
Merhum, Mehmet Akif’in dizelerini ve Safahat’ını ezbere bildiği söylenir.
Kendisinde, şiire ve güzel sözlere dair bir merak olduğu açıktı. Veciz
mukaddimesinden dolayı Tarihçe-i Hayat’la ve Risalelerle birlikte anılırdı.
O Risale-i Nurların ‘ Medine’li mühim bir âlimi’ idi. Filhakika öyleydi
de. Medine’nin sadece âlimi değil, aynı zamanda arifiydi. Onun için gönüllere
taht kurdu. Ramazan’da son senelerde iyi ki ekranlarımıza konuk oldu. Oradan
kutlu sesini ve nefesini dinlemek nasip oldu. Merhum Ali Ulvi Bey’le yollarımız
sık sık kesişti. O bizim eski Ezherli kuşağın son halkalarından,
temsilcilerinden ve numunelerinden birisiydi. Vefatına tarih düşemediğim
Malatyalı İbrahim Hakkı Şengüler de bunlardan birisiydi. Şimdi, umarız ki
onunla ilgili de, taksiratımızı telâfi etmiş oluruz. Ali Ulvi Bey’le, kâh
Medine’de kâh doğum yeri Konya’da kâh yazları kaldığı İstanbul’da
karşılaşmak, buluşmak ve görüşmek nasiboldu. Muhtelif yerlerde biraraya
geldik.
***
Ali Ulvi Bey ve ailesiyle muarefe ve muhabbetimiz sadece zatıyla sınırlı değildi.
Merhum’un biricik damadı olan Hayreddin Bulut da bizim Almanya’dan;
Kiel’den dostumuzdu. Galiba onu Yalovalı müşterek dostumuz İrfan
Evcin’in talebe meskeninde ve hanesinde tanıma imkânı buldum. Kastamonu
taraflarından idi. Yanlış hatırlamıyorsam, Şevket Eygi yurtdışına çıktığı
sırada bir süre Bugün gazetesinin idarehanesini devralmış. Sonra
Almanya’da ihtisas yapmaya gitmiş. Kaderde oralarda tanışmak da varmış.
Herkes annesinden yetim, babasından öksüz kalır. Hayreddin Bulut da çoksevdiği
kayınpederinden öksüz ve yetim kalmıştır. Almanya ve Medine hatıratlarında
kayınpederinden öyle sitayişle bahseder ki, bu muhabbet anne babasını bile
kıskandırabilir! Hayreddin Bulut çifte muhabbetten olayı (Medine ve kayınpeder)
sonunda Medine’ye yerleşmişti. ‘Muhabbet Muhammet’ten (asm.) hasıl’
dedikleri gibi, muhabbetin ortak bağı ve kaynağı Medine-i Münevvere idi.
Muhabbetin bağrı, onları orada birleştirdi. Mevlânâ muhabbet için
Konya’ya gelmiş, yerleşmişti. Şems’le burada muhabbete garkoldu. Ali
Ulvi Kurucu ve Hayrettin Bulut’un muhabbetleri de Peygamber Şehrinde yoğruldu.
Merhum Ali Ulvi Kurucu, Peygamber Şehrinin Türk toplumunun önderlerinden
birisiydi. Medine denilince o, o denilince Medine akla gelirdi. Ortak
adreslerden birisiydi. Herkesin bir şekilde ayağı oraya düşerdi. Arif
Hikmet Bey’in kütüphanesinde müdürken Medineli Türkler haberleşmelerini
ve mektuplaşmalarını o adres üzerinden yaparlardı. Yazışma adresi orasıydı.
mektuplar oradan dağılırdı hanelere ve çevreye. Müfessir saatçı Konyalı
Osman Efendinin, Erzurumlu hattat Mustafa Necati Erzurumi’nin geriye bıraktığı
bir yekta ve yadigâr idi. Zaten ilk tanışmamız, daha doğrusu onun tane tane
konuşmasını ve bal gibi sohbetlerini ilk idrak ettiğim yer, Mustafa Necati
Erzurumi’nin şimdi genişletme çalışmaları çerçevesinde yok olan
Babu’l Mecidi’deki küçük dükkânının arkasındaki misafir odasıydı.
Burası her sınıftan ve meşrepten Türklerin buluşma noktasıydı.
Mustafa Necati Hoca müzmin bir muhalifdi. Onu muhalefeti Türkiye’den
Arabistan’a sürmüştü. Arabistan’da da muhalif kalmıştı. İbni
Teymiyye ve İbni’l Kayyım’ın tarihötesinden yaman hasımları arasındaydı.
Hiç onlara dost olmadı. Ayartabildiği idealist talebelerini de Şam’a
yolluyordu. Onlardan birisi olan Denizlili Mustafa ile yollarımız Şam’da
kesişmişti. Ama Mustafa zorluklar arasında idealizmini kaybetmiş ve Mustafa
Hoca’nın istediği bir nefer olamamıştı (belki de şimdi olmuştur).
Medine’de hattat Mustafa Necati Erzurumi’nin misafirhanesinden beri (1979)
kendilerini çeşitli vesilelerle dinledim. İçinde hep kor gibi bir hasret
vardı. İslamın payidar olmasını arzuluyordu. Dünyanın yeniden esenlik
yurdu olmasını düşlüyor ve gözlüyordu. Hep muştuların sözcüsü ve
habercisi oldu. Ali Ulvi Bey arifmeşrep kişiliğiyle adeta bir pamukdedeyi çağrıştırıyordu.
Fikrin katılığının yerine, gönlün yumuşaklığı vardı onda.
***
Çoktandır Ertuğrul Düzdağ Bey hatıratını derliyor, tanzim ediyor ve neşre
hazırlıyordu. Son halini bilemiyorum. Bizi köklerimize bağlayan, Ali
Ulvi Bey ve nesli ve akranları mutlaka bilinmelidir.
Tarihin istikamet ve makas değiştirdiği kilit noktalarda onu da görüyoruz.
Çok kez dönüm ve akış noktalarında tarihin kahramanlarıyla yanyana düştüğünü
görüyoruz.
Sözgelimi, Şeyhü’l-İslâm Mustafa Sabri’nin sohbetlerine katılmış ve
onun mahrem sırlarına ve düşüncelerine muttali olmuştur. İhsan Efendi
gibi Ezherlilerin yar-ı garı olmuş ve bu sohbetlerle olgunlaşmış. Ve
onlardan menkul hatıratın, canlı kaynağı olmuştur. Mehmet Akif Ersoy tarzı
destan ve melheme şairliğine özenerek, içindeki birikmiş kor halindeki iman
lavlarını Gümüş Tül ve Alevler adlı eserine boşaltmıştır. Meşalesi hâlâ
orada sönmeden yanar. Mücessem bir hamiyet timsali idi. Cakarta’dan
Tanca’ya; İslâm dünyasının dertleriyle hemdert olurdu. Merhumla karşılaştığımız
sıralarda, galiba kalıbımdan dolayı hep bana ‘pehlivan’ diye iltifat
ederdi. Eski bir atasporu ve kültürü olduğundan eskiler pehlivanları
severlerdi. Ve ‘pehlivan’ bir iltifat ifadesiydi.
Allah merhuma rahmet, kalanlara da sabr-ı cemil ihsan etsin...!
|