Alexander
Russell Webb 9 Kasım 1846’da Hudson’da (New York) dünyaya geldi.
Presbyterian olarak yetiştirildi.. Baba
Alexander Nelson Webb mahalli bir gazete olan Hudson Daily Star’ın 35
yıl editörlüğünü yaptı. Üç
kardeşi vardı: Bert ve William üçüncünün adını ise bilmiyoruz. İki de
kız kardeşi vardı. Ancak bunların da adını tespit edemedik. İyi bir
terbiye aldı ve “zengin bir aile hayatı” vardı. Webb 1887 yılında Ella
ile evlendi. Bu evlilikten iki kız bir erkek çocuk dünyaya geldi. Ella duldu
ve daha önceki evliliğinden bir kızı vardı. Webb bu kızın da yetişmesini
üzerine aldı.
Muhammed Alexander Russell Webb kendi zamanının
standartlarına göre “başarılı bir Amerikalıydı”. Temelde babasının
izinden giderek gazeteci, editör, ve gazete sahibi olarak çalıştı. Hayatının
çeşitli dönemlerinde iş adamı olarak da çalıştı. İlk işine 1871 yılında
Chicago’da başladı ancak aynı yıl meydana gelen Büyük Yangın ile
her şeyini kaybetti. 1872’de the Missouri Republican (Unionville,
Missouri) gazetesini satın aldı ve üç yıl boyunca başında bulundu. 1875
civarında St. Joseph’e (Missouri) göç etti ve St. Joseph Missouri
Gazette’nin editörü olarak çalıştı. Bu gazetedeki görevi birkaç yıl
sürdü. Amerika’nın 19. yüzyıldaki önemli şair ve gazetecilerinden olan ve 1875-1883 yılları arasında St. Joseph Missouri
Gazette’in editörlüğünü yapmış olan Eugene Field’le arkadaş oldu.
(Field daha sonra Chicago’ya gitmiş Chicago Morning News içi çalışmaya
başlamıştı. “Sharps and Flat” adlı ünlü sütunu Amerikan mizahının
en güzel örneği olarak kabul edilmiştir). Webb 1880’in sonlarına doğru
St. Louis’e göç etmiş The Missouri Republican’da çalışmaya başlamış.
Bu gazete o zamanlar Amerika’nın en eski ikinci gazetesiydi ve çok büyük
bir tirajı vardı.
Webb siyasete aktif bir ilgi duydu. Zamanın ABD Başkanı
Grover Cleveland, Webb’i ABD’nin Filipinler Baş Konsolosu olarak atadı.
Webb’in seçim kampanyasında Cleveland’i
desteklemiş olması bu atamanın nedenlerinden biriydi. Webb Filipinlerde Müslüman
oldu. 1892 yılında görevinden istifa ederek ABD’ne o zamanın
yaygın tabiriyle “Muhammedi bir misyoner” olarak döndü. Webb yakışıklı
ve iyi yapılı biriydi. 1800’lerin Amerika’sında gelenek olduğu gibi uzun
sakalını hayatı boyunca kesmedi. Ancak 20. yüzyılın başlarından itibaren
beyaz Amerikalılar “sinek
kaydı tıraş” olmaya başladılar. Muhammed Webb günlük hayatında
ekseriya kırmızı bir Türk fesi giyerdi. Bazen de beyaz bir sarık sarardı.
Sultan II. Abdulhamid 1900 yılında Webb’i Osmanlının
New York fahri konsolosu olarak tayin etti. Webb, 1901 yılında ise Sulatan
tarafından Türkiye’ye davet edildi. Sultan II. Abdulhamid ona iki nişan
verdi: Birincisi Üçüncü dereceden Mecidi Nişanı, ikincisi ise liyakat nişanıydı.
Muhammad Webb, bu statüde bir Osmanlı nişanı alan tek Amerikalıdır. Sultan
Abdulhamid, Muhammad Alexander
Russell Webb’e “bey” unvanı da vererek “bir çok Amerikalının Müslüman
olmasına” vesile olduğu ve İslam için yaptığı çalışmalardan dolayı
onu onurlandırdı
Webb hayatının
son yıllarını New York’a çok yakın olan Rutherford’da (New Jersey) geçirdi.
Rutherford’da gazetecilik yapmaktaydı ve birkaç gazeteye sahip olmuştu. Altı
yıl boyunca Eğitim Kurulunun başkanlığını yapmış ve ayrıca
birkaç aylığına büyük jürinin başkanlığını yapmıştı. 1898
yılında New Jersey’den Kongre’ye aday olarak gösterildi
de, kendisinden daha layık olduğunu düşündüğü diğer aday lehinde
adaylığını geri çekti. The Rutherford Campaign Club veThe
Democratic Society’nin başkanlığını yaptı..
Muhammed Webb şeker hastalığından muzdaripti. Yaşlı bir insan
olarak bir gezisi sonucu New York’tan dönerken şeker hastalığı krizi
sonucu 1 Ekim 1916 yılında vefat etti. Rutherford’un tüm insanlarının
Webb’in vefatına üzüldüğü ve cenazesine katıldığı söylenmektedir.
Mezarı başında ise Webb’in kişiliğiyle ilgili önemli bir konuşma yapıldı.
Rutherford’daki tüm gazeteler Webb’in ölümüne birinci sayfalarında yer
verdi. Ulaşabildiğim ve görüşebildiğim tüm kaynaklar Muhammed Webb’in
vefatına kadarki tüm hayatını dindar ve adanmış bir Müslüman olarak geçirdiğini;
Müslümanlığını hiçbir zaman gizlemediğini söylediler. Hayatı boyunca
cesurca İslam’ı savundu. Zaman zaman ise, özellikle Ermeni sorunuyla ilgili
olmak üzere Türkleri savunan yazılar yazdı.
Biraz geriye gidersek, Webb’in hayatının erken dönemlerinde
bir Cumhuriyetçi olduğu, ancak daha sonra Demokrat Partiye geçtiği görülmektedir.
Bunun nedeni ise muhtemelen o zamanlar New York valisi olan, daha sonra ise
Amerika Başkanı seçilen Grover Cleveland’in etkisi olmalıdır. Daha önce
de ifade ettiğimiz gibi, Cleveland Webb’i 1887’de Filipinler Başkonsolosu
olarak atamıştı. Webb’in Cleveland ile olan ilişkisi üzerinde durulmaya
değer. Zira Cleveland İç Savaş
ile Theodore Roosevelt arasındaki dönemin en iyi başkanlarından
biridir. Cleveland siyasette “ahlak reformunun” sadık bir destekçisiydi
ve Webb gibi nitelikli insanları parti sıralarında görmek istiyordu.
Cleveland bir çok Cumhuriyetçinin Demokrat saflarına geçmeleri konusunda
ikna etti. Demokrat Partiye geçen bu Cumhuriyetçilere
“bağımsız kimseler” deniliyordu.
Webb de bu bağımsız kimselerden birisiydi.
Cleveland Amerikan siyasi
hayatında “ruhi ve manevi bir değişim” çağrısında bulunarak;
“üretim politikacılarının” çürüme ve yozlaşması ile savaştı.
Cleveland Webb gibi bir çoklarını ve halkın güvenini kazandığından
Lincoln’dan bu yana ilk kez Cumhuriyetçileri yenilgiye uğrattı. Bence önemli
olan nokta, yüzyılın başında göreve gelen Theodore Roosevelt ile karşılaştırıldığında
Başkan Grover Cleveland emperyalizme karşı olmasıydı. Amerikanın diğer
milletlerle olan ilişkisinin “vicdan” üzerine bina edilmesinde ısrar
etti. Bu açıdan bakılınca, o, 20. yüzyılın başlarındaki
Başkan Woodrow Wilson’a benzer. Öyle sanıyorum ki, Başkan Cleveland
Webb’i bu “vicdan” temeli üzerinde Amerikanın menfaatlerini temsil
etmesi için Manilla’ya konsolos olarak atadı. Filipinler o zaman hala İspanya
sömürgesiydi ve ancak asrın başında Theodore Roosevelt’in İspanyollar
ile giriştiği İspanyol-Amerika Savaşından sonra Amerikanın kontrolüne
girdi.
Webb’in
Erken Dönem Hayatıyla İlgili Kısa Bilgiler
Webb
19. yüzyıl Amerika’sının yaygın Protestan mezheplerinden birisi olan
Presbyterian olarak yetiştirilmesine rağmen, kilise fazla ilgisini çekmiyordu.
Daha çocuk yaştayken, kilisedeki kuru vaazlardan sıkıldığını ve mümkün
olan her fırsatta “kendisine büyük bir huzur veren gün ışığına çıkarak,
mırıldanan derelerin, hoş ve mükemmel çiçeklerin ve sevinçli kuşların
lisan-ı halleriyle Allah’ın yaptığı vaazları tercih ettiğini” söyler.
Alexander Webb daha çocuk iken bile, “her şey için bir sebep istediğini”
söyler. Daha delikanlı sayılabilecek bir yaşta Hıristiyanlığın özellikle
Hz. Meryem’in Hamileliği ve Hz. İsa’nın insanlığın kurtuluşu için ıstırap
çekmesi ve çarmıha gerilmesi gibi doğmalarından şüphe etmeye başlamış.
Ona göre, bu doğmalar “dramatik hikayelerdi” ve akli gerçekler olarak pek
bir değerleri yoktu.
Webb
1871’de Hıristiyan inancını terk etti. Henüz 25 yaşında genç bir işadamıydı
ve Chicago’ya yeni gelmişti. (Daha önce de ifade ettiğimiz gibi,
8 Ekim 1871 Chicago Büyük Yangınından bir sure önce buraya gelmiş
ve bir iş kurmuştu. Hayatta sahip olduğu her şeyi bu yangında yitirmişti.)
Webb’in kendi tabiriyle şimdi tam bir “manevi avare olmuştu”, ruhen tam
olarak başıboş biriydi. Bu ifade onun kalbi olarak dinsizlikle tatmin olmadığını
yansıtmaktaydı. Hayatının
bundan sonraki on altı yılını terk ettiği Hıristiyan inancının yerini
alacak ve kendisini “ruhi başıboşluktan” kurtaracak hakiki imanın yoğun
arayışıyla geçti.
Alexander
Webb bu arayış esnasında ilk olarak kendi zamanında ve 20. yüzyılın başlarında
hakim anlayış olan materyalist felsefeye yöneldi. Webb bir kaç yıl boyunca hayatında dini hiç bir şeyin
olmadığını sadece şu altı kaidenin olduğunu söyler: “Kendine nasıl
davranılmasını istiyorsan, başkalarına da aynı şekilde davran”. Sıradan
bir Hıristiyan’ın bu ilkeye uyabileceği kadar kendisinin de bu ilkeye
uymaya çalıştığını vurgular. Bu yıllar esnasında “sağlam bir
materyalist” olan Webb, 19. yüzyılın hakim materyalist felsefe okullarının
fikirlerini yakından inceledi. Ancak tüm bu fikirlerin, tıpkı kendi hayatının
olduğu gibi, “manevi konularda tam bir cehalet karanlığına gömüldüğünü”
anlamakta gecikmedi.
Bayan
Blavatsky 1875’te New York şehrine gelir ve meşhur New York İlahiyat
Cemiyetini kurar. Webb 1881 yılında cemiyete katılır ve yoğun olarak doğu
dinlerini araştırmaya koyulur. Ancak doğu dinlerini incelemeye başlamadan önce
terk ettiği Hıristiyanlığı bir kez daha incelemeye girişmesi
Webb’in samimiyetinin en açık delilidir. Ahlaki olarak bir kez daha
1871 yılında terk ettiği inancına bakma ve ona daha adil bir muamelede
bulunma ihtiyacı hissetti. Webb Hıristiyan moral değerlerinin övgüye layık
olsa da diğer dinlerden pek farklı olmadığı sonucuna ulaştı. Bununla
beraber ona göre Hıristiyan inancı “hurafeler, büyük hatalar
ve verimsiz” şeylerle dolmuştu. Bu nedenle akl-ı selim sahibi ve
zeki bir insanın Hıristiyanlığı nasıl ciddiye alabileceğine hayret etti.
Şimdi
Webb’in zamanının büyük kısmını şark dinleri ve doğu felsefelerini
incelemek alıyordu. Her ne kadar bu sıralarda Webb bir gazete editörü idiyse
de, boş zamanlarını yoğun olarak dini araştırmalara veriyordu. Bu süreç
gecenin geç saatlerine kadar sürerek onun yeterli uyku ve gıda almasına mani
oluyordu. Bu sıralarda bekardı ve 1887 yılına kadar da evlenmedi. Alexander
Webb bu arayış döneminde, New York’taki bir arkadaşının 13.000 kitaptan
oluşan kütüphanesinden istifade etmeye başladı. Kitapların çoğu doğu
dinleriyle ilgiliydi ve başka yerlerde bu tür kitapları bulmak mümkün değildi.
Webb bu kütüphaneyi kendi inziva köşesi haline getirerek, her gece vaktinin
bazen dört, bazen yedi saatini burada geçirmeye başladı. Kendisi bu dönemi “Allah’ı arama ve kainatın muammasını çözme arayışı’’
olarak adlandırır.
Alexander
Webb arayışına Budizm üzerine yoğunlaşarak başladı. Şöyle der:
“Hangisinin en iyisi ve ahrette mutluluğu elde etme araçlarını sağlamada
daha etkili oluğunu anlamak için bir çok dini birbiriyle karşılaştırarak
incelemeye başladım.” Bununla
beraber, Webb arayışının ilk
yıllarında İslam’a çok az yer verdi. Kendi ifadesiyle, kitaplardaki ve basındaki
hakim çarpıtmalar “.. benim İslam’la
ilgili fikirlerimi etkiledi… Bu nedenle, İslam’ı incelenmeye değer
olmayacak kadar tahrif edilmiş olduğu için bir kenara bıraktım.”
Alexander
Webb’in arayışı iyice yoğunlaştı
ve manevi ihtiyaçlarına bir cevap bulma arzusu o kadar güçlendi ki, 1887 yılında
41 yaşında iken önemli bir karar
vererek gazete editörlüğü görevinden istifa etti ve tüm enerjisini
hakikati aramaya verdi. Ancak Başkan Cleveland’in başka fikirleri vardı.
New York’ta Webb ile görüşerek Amerika Başkonsolosu olarak Manila’ya
gitmesini teklif etti. Webb bu fırsatın üstüne atladı. Siyasi bir kafaya
sahip olmasına rağmen, be teklifin üzerine atlayışının nedeni siyasi değildi.
Aksine Manila’da, yani doğuda, arayışının cevabını bulacağına
hissetti.
O
sıralarda Manila fikri ve devrimci coşkunun merkeziydi. Webb yeni evlendiği eşi
Ella ve üvey kızıyla oraya varırı varmaz “ABD’de görmediği kitapları
ve belgeleri” keşfetti. Bu kitaplar Müslümanlar tarafından yazılmıştı
ve İslam’a olumlu bir bakış açısıyla bakıyorlardı. Emir Ali’nin Spirit
of Islam (İslam’ın Ruhu) kitabı bunlardan sadece bir tanesiydi
ve öyle görünüyor ki bu kitap Webb
üzerinde çok derin bir etki bırakmıştı.
Bu
kitapları kendisinde “ İslam dini anlamak için büyük bir merak uyandırdığını”
söyler. Webb’in söylemeyi sevdiği
şekliyle “Arabistan Peygamberi” en öne çıktı ve imanıyla Webb’i
adeta kendine esir etti. Bunun üzerine Webb resmi işlerinden geri kalan tüm
vaktini İslam’ı incelemeye ve anlamaya vakfetti ve 1887 yılı sona ermeden
önce de Müslüman oldu. Böylece Başkonsolos Webb kendisini etkileyecek hiç
bir Müslüman şahsiyetle karşılaşmadan, sadece kitap okuyarak Müslüman
olmuş oldu. 1888 yılında Müslümanlığını ilan etti ve şöyle dedi: “İslam,
Allah’ın seçkin kulları tarafından asırlar boyunca insanlığa iletilmiş
ezeli hakikat üzerine bina edilmiştir… Akıl ve bilimle ahenk içinde olan
insanlığın bildiği tek sistemdir. Sadakat, hikmet ve zeka ile iman
hakikatlerine uyulduğunda, bu hakikatler insandaki şerefli unsurları ve eğilimleri
yükseltir, temizler ve yüksek makama çıkarır.”
Webb’in
Tarihi Konumu
Muhammed
Alexander Russell Webb bazen İslam’la şereflenen ilk Amerikalı olarak anılır.
Ancak onun ilk Müslüman Amerikalı olduğu hususu şüphelidir. Örneğin,
1879’da Rahip Norman olarak bilinen Türkiye’deki Amerikalı Metodist bir
misyoner muhtemelen İstanbul’da İslam’la müşerref olmuş. Rahip Norman
hakkında daha fazla bilgim yok. Ancak bununla ilgili olarak Osmanlı Arşivlerine
ve zamanın diğer Türk kaynaklarına bakmak faydalı olabilir. Yine Amerikan
gazetelerinde kendisinden‚ Mısır Beyi’ olarak bahsedilen ve 1893 yılında
Chicago’da bir araya gelen dünya dinler parlamentosunda Webb’e eşlik eden
J. A. S. Grant’in de ondan önce Müslüman olmuş olabilir.
Ancak
Webb Amerika’da toplum içerisinde saygın bir yeri olan bir kişi olarak
Müslüman olan ilk insandı. Tarihi bilgiler ve dürüstlük gereği
Muhammed Webb’in Müslüman oluşunun Amerika’da İslam’ın kökleriyle
ilgili daha geniş bir çerçeveye oturtulmasını vurgulamak istiyorum. Her ne
kadar Webb’in Müslüman olmasının bu köklerle doğrudan bir ilgisi yoksa
da bu gereklidir. Bu geniş bakış açısı ABD’nin alternatif tarihinin
temel taşlarından birisi olarak şimdilerde
yeniden incelenmekte ve haritası çıkarılmaktadır. Nihai olarak, bu kökler
Morikoslara kadar gidebilir. Bilindiği gibi Endülüslü Müslümanlar
Engizisyonun Hıristiyanlaştırma baskılarından kaçmak için 16. ve 17. yüzyıllarda
Güney ve Kuzey Amerika’ya göç etmişlerdi. Ayrıca bazı Amerikan Kızılderili
kabilelerinin de Moriskoslar ile Afrikalı Amerikalı köleler aracılığıyla
İslam’dan haberdar oldukları anlaşılmaktadır.
Ancak
İslam’ın Amerikadaki kökleri ile ilgili bugün şüphe götürmeyen bir
husus, 16. ve 17. yüzyıllarda Batı Afrika kıyılarından kendi iradeleri dışında
ve zorla getirilen Afrikalı kölelerdir. Bu
kölelerin büyük çoğunluğu Müslüman’dı ve Arapça konuşmayı
biliyorlardır. Günlük hesaplarını Arapça yapıyorlardı; geriye
Kur’an’ın bazı kısımlarımdan örnekler bırakmışlardı.
Örneğin 1717’de Güneyli köle efendilerinin bir çoğu kölelerinin
Arapça bildiklerini, domuz eti yemediklerini, “Allah’a ve Hz. Muhammad’e
(sav).” inandıklarını bildirmişlerdir. Bugün elimizde Yarrow Mamout’un
yakışıklı bir portresi bulunmaktadır [Yaru Mahmud, bir Hausa Müslüman
ismidir]. Batı Afrika kökenli olan bu zat, özgürlüğünü elde etmiş ve
Washington, D.C. yakınlarında
mal-mülk edinmişti. Bununla beraber Joel Chandler Harris’in 19. yüzyılda
derlediği “Remus Amca”nın meşhur hikayelerini duymamış olmalısınız:
Tavşan Kardeş, Ayı Kardeş ve Tilki Kardeşin hikayeleri. Uzun zamandır
bilinen bu renkli köle hikayeleri Batı Afrika kökenliydi. Bununla beraber bugünkü
araştırmalar “Remus Amcanın ” Georgia’daki
Sapelo Island adasında yaşamış olan Bilali adlı bir kölenin adı
olduğunu ileri sürüyorlar. Bilali’nin 19 çocuğu vardı ve hepsine Müslüman
adlar vermişti. Bilali vefat ettiğinde muhtemelen kendisi için yazmış olduğu
Kur’an’ı ve seccadesi de kendisi ile beraber gömüldü. 1812’de İngilizlerle
yapılan savaşın kahramanlarından birisiydi.Yine 1824’te Georgia
sahillerini vuran kasırga esnasında büyük bir cesaret göstermiş ve
kahramanlıklarından dolayı efsaneleşmişti.
Kuzey
ve Güney Amerika’daki Afrikalı Amerikalıların İslami kökleri sağlamdır.
Ben sadece konumuz açısından buna işaret etmek istedim. Zira İslam’ın
Batı yarıküresindeki hikayesi ancak Afrikalı Amerikalıların anlatılması
ile anlamlı ve tamam olmuş olur. Bu derin
İslam kökler- tarihi ve kültürel bir açıdan bakıldığında-
Afrikalı Amerikalılar için İslam’ın
geleceğinin kesin olduğunu gösteriri. Her geçen yıl İslam’ın Afrikalı
Amerikalılar arasında hızla yayılışına hepimiz şahit olmaktayız.
Bununla
beraber bugün her Müslüman’ı bekleyen görev, Amerika’da İslam’ın
gelişimi ile ilgili çeşitli nesilleri, özellikle de Yarrow Mamout gibi
sonradan Müslüman olmamış, aksine Müslümanlığın mirasçısı olanlarla
Muhammed Alexander Webb gibi sonradan Müslüman olmuş Anglo-Amerikalılarla
ilgili bilgileri bir araya getirmektir.
Webb’in
Hikayesine Tekrar Dönersek
M.
Webb Manila’daki başkonsolosluk görevine 1892’a kadar dört yıl boyunca
devam etti. Bu süre zarfında
Hindistan’daki bazı önemli Müslüman kişilerle haberleşmeye başladı.
Bunlardan birisi Bombaylı zengin bir tüccar olan Bedreddin Kur’du.
Webb bir sure için bu zatla mektuplaşmaya başladı ve Kur bu mektupların
bir kısmını Bombay’daki bir gazetede yayınladı.Cidde ve Medine’de iş
yapan diğer Hintli bir tüccar olan Hacı Abdullah Arab Webb’in gazetedeki
mektuplarını okuduktan sonra ona ilgi duymaya başladı. Hacı Abdulah Arab
Webb’le mektuplaşmaya başladı ve daha sonra onu bizzat görmek için
Manila’ya gitti.
Hacı
Abdullah Arab, Muhammed Alexander Russell Webb’i Kalkuta, Bombay, Haydarabat ,
Rangoon ve Burma’daki önemli Müslüman şahsiyetlerle tanıştırdı. Hacı
Arab Manila’da başkonsolos olarak görev yapan Webb’e “Hz. Muhammedi’in
tebliğcisi” olarak Amerika Birleşik Devletlerine dönmesini teklif etti ve
bu hizmetin gerektireceği tüm maddi masrafları bizzat karşılayacağına söz
verdi. Hacı Arab bu hizmetin
gerektireceği masraflara katkıda bulanacak Müslüman iş adamları arasında
bir ağ oluşturdu. M. Webb’in bu teklife çok memnun olduğu söylenir.
Muhammad
Alexander Russell Webb 1892’de Baş Konsolosluk görevinden istifa etti.
Hindistan
üzerinden ailesi ile birlikte ABD’ye doğru yola çıktı. Onun bu yolculuk
esnasında Çin, Burma, Mısır, Arabistan, ve Türkiye’yi de ziyaret ettiği
söylenir. Ancak bunları doğrulama imkanı bulamadım. Ancak Hindistan’a
gittiği Madras, Hadarabad, ve Bombay’da konferanslar verdiği ve konuşmalar
yaptığı ise kesindir.
Webb’in
Madras’taki Urduca tercümanı Mevlana Hasan Ali’ydi. Hasan Ali, Madras’ta
Webb’i takdim ederken şöyle demişti: “Bundan
daha iyi bir adam bulamayız. Büyük bir milletin temsilcisi olarak doğuya
gelmişti. Şimdi ise, memleketine büyük bir dinin ve İslam Peygamberinin elçisi
olarak dönüyor. Amerika’ya dönerken tüm Müslüman Aleminin duaları ve
iyi dileklerini de beraber götürüyor.” Ali’ye göre Webb’in Müslüman
olması bir mucize değilse bile, çok içten olduğundan şüphe etmiyordu.
Webb’in sadece “kuru akılcı” bir Müslüman olmadığını, aksine
“kalbinin Allah ve Peygamber sevgisiyle dopdolu bir mümin” olduğunu
söylüyordu.
Mevlana
Hasan Ali büyük bir kalabalığın önünde Webb’e şöyle hitap ediyordu.
“Manila’da ABD’nin Başkonsolosluğu gibi sizin için ciddi bir kayıp sayılacak
bir görevi gönüllü olarak bıraktınız.
Bu sizin Amerika kıtasında yeni bir misyon başlatmaya duyduğunuz derin
ilginin bir göstergesidir.
Muhammad
Alexander Russell Webb 16 Şubat 1893’fe New York’a ulaştı Yeni misyonunu
şu şekilde ilan etti: Kilis Hıristiyanlığının apaçık çürümesi, hemen
hemen tüm Amerikan şehirlerinde zeki ve ilerici bir çok insanın bu sistemden
uzaklaşması şu inancı cesaretlendirmektedir: Doğu yarım küresinden gelen
gerçek inanancın Batı yarımküresine yayılma zamanı gelmiştir….”
Derhal harekete geçen Webb 1122 Broadway Caddesinde bir büro açtı ve
Oriental Publishing Co. şirketini kurdu. Bu şirket aracılığıyla
“Amerika’da İslam’ın propagandası için kurulmuş” ilk dergi olan The
Moslem World’u (Müslüman Dünya) yayınlamaya başladı. Hedefini
ise söyle tespit etmişti: “İslam’ın nurunu Amerika’da yaymak”. Dergi
12 Mayıs 1893’te yayınlanmaya başladı ve namaz, abdest gibi İslami
ibadetlerin nasıl yapılacağını gösteren resim ve yazılara yer verdi. Webb
bu teşebbüsünü doğru bir İngilizce ile
“propaganda” olarak adlandırmıştı.
Zira o tarihlerde propaganda hala Hitler ve Stalin’in 20. yüzyılda
kirlettikleri olumsuz anlamları
ifade etmiyordu. Webb yine New York’ta 458 W. 20. Cadde adresinde Amerikan Müslüman
Merkezini kurdu.
Webb’in
metodu konferanslar verme, yazı yazma, kütüphaneler, okuma odaları ve çalışma
gurupları oluşturmaktı. Daha önce zikredile 20. Cadde üzerindeki bina olduğunu
sandığım Müslüman Dünyası Binasında “tüm dürüst, aklı selim
sahibi erkek ve kadınların 09.00-22.00 saatleri
arasında memnuniyetle gelebilecekleri ve yararlanabilecekleri” bağımsız
bir kütüphane ile okuma odaları oluşturdu. Cuma akşamları ise, Webb İslam
inancı üzerine dresler veriyordu. Pazar günleri ise çok kısa bir konuşma
yapar, daha sonraki süre ise İslam’la ilgili soru ve cevaplara ayrılırdı.
Webb, New York’ta Emin Nabakoff adlı Rusya kökenli güçlü bir Müslüman
buldu. Bu zat da Webb’in İslam’la ilgili verdiği konferanslara ve sorulara
cevap vermesinde yardımcı oluyordu. Her ikisi başta Hindistan, Türkiye ve Mısır
olmak üzere İslam aleminden yeni tebliğciler davet ettiler.
Muhammed
Webb, amacı “Hz. Peygamberin hayatını, ahlakını, hedefini ve öğretilerinin
etraflıca incelemek” olan American Moslem Brotherhood’u (Amerikan Müslüman
Kardeşliği) kurdu. Webb’in bu gayretleri İslam’ı kucaklayan yeni
insanlarla sonuçlandı. Sayısı hakkında tam bir fikrim olmasa da bu insanlar
arasında doktorlar ve avukatlar da vardı. Webb, New York şehrinde üç halka
oluşturdu ve bunlardan bir tanesinin adı “Mekke halkasıydı”. Bu araştırma
halkalarının amacı yeni Müslüman olmuş Amerikalıların “muazzam Müslüman
Dünyanın geri kalan kısmıyla kardeşlik bağını kuvvetlendirmek ve ayrıca
İslam’ın esaslarını her zeminde yaymak için tüm hünerini kullanmaktı”.
Webb aynı sıralarda Washington, D.C.’de “başkent halkası”
olarak adlandırılan bir
çalışma halkası oluşturdu. Webb yine Müslüman milletlerinin önemli
eserlerinin en mükemmel şekilde İngilizce’ye tercüme edilmelerini tasarladı.
Kur’an’ın “herkesin alabileceği ve ulaşabileceği” pahalı olmayan
bir baskısını sağlamak için yeni bir tercümesini tamamlamak içi gayret
etti.
Reston’lu (Virginia) ve Muhammed Webb’in akrabalarından olan David C. Webb,
Webb’in Müslüman koloniler meydana getirmek için
Carolinas’da büyük miktarda araziler almaya çalıştığını söylemektedir.
1890’ların adetlerine uygun olarak Webb, sık sık
hususi evlerin misafir odalarında Amerikalı gruplara hitap ediyordu.
Ayrıca Amerikayı baştan başa dolaşmasına neden olan bazı halk
davetlerine de katıldı. Webb’in
New York Eyaleti, New Jersey, Pennsylvania, Indiana, Ohio, Michigan, Illinois,
Nebraska, Kansas, ve hatta Güneyin içlerindeki Missisippi’de konuşmalar
yaptığı söylenmektedir. O zamanların Amerikasının en önemli
gazetelerinde uzun yıllar editör olarak çalıştığından, Webb basın dünyasının
en önemli şahsiyetlerini yakından tanıyordu. Yayınlamakta olduğu dergisi The
Moslem World’un nüshalarını doğrudan doğruya bu önemli şahsiyetlere
ve gazetelerin editörlerine gönderiyor ve sonuç olarak da bu kişilerden çok
iyi değerlendirme ve mektuplar alıyordu. Bunların bir kısmını The
Moslem World’te yayınlıyordu.
Araştırılarak
gün yüzüne çıkarılması gereken diğer önemeli bir konu ise Webb ile aynı
dönemde yaşayan İngiliz Müslüman Abdallah Quilliam arasında nasıl bir
ilişkinin olduğudur. Quilliam, Liverpool’lu bir avukattı ve 1880’lerde İngiliz
mühtedilerden oluşan bir halk meydana getirmişti. Webb Liverpool’lu Müslümanlara
büyük bir hürmet göstererek, ABD’ye dönüşünde şöyle dedi: “ Bir yıldan
daha az bir sure önce, [İslam] ilerleyen yürüyüşüne Liverpool’daki küçük
bir cemaatle İngiltere’de başladı.”
Webb’in
büyük bir şevk ve dinamizmle başladığı hizmetler uzun sure devam etmemesi
bir talihsizlikti. 1893’ten sonra bu çalışmaların hızı düşmeye başladı.
Her ne kadar Webb, Broadway üzerindeki camiyi ölümünden bir yıl öncesine
kadar (1915) muhafaza etmede muvaffak olduysa da, diğer faaliyetlerini aynı şekilde
sürdürmediği anlaşılmaktadır. Ancak bu durum onun aleyhine kullanılmamalıdır.
Peygamber Efendimizin (sav) bizlere öğrettiği gibi ameller niyetlere göre değerlendirilmelidir.
19. yüzyıl Amerika edebiyatının önemli şahsiyetlerinden olan James Russell
Lowell 1890’da (ölmeden bir yıl önce) şöyle yazar: “Başarısız olmak
bir suç değildir. Suç olan bayağı ve aşağılık gayelere sahip olmaktır.”
Muhammed Webb’in başarısız olduğunu söylemek istemiyorum. Onun gerçekten
başardığı ve ortaya koydukları hala tam olarak araştırılmamış ve
bilinmemektedir. Bununla beraber 1940’lı yıllardaki Amerikalı Müslüman
erkek ve kadınlar Webb’e büyük bir hürmet gösteriyorlardı ve onu manevi
babaları olarak Kabul ediyorlardı. Dahası, Webb bugün benim gibi insanlar için
büyük bir ilham kaynağıdır. Muhammed Alexander Russell Webb için ne söylersek
söyleyelim, ancak onun bayağı gayeleri olduğunu söyleyemeyiz.
Bazıları Webb’in kendisine vaat edilen ekonomik desteği alamadığını
söylemektedirler. Ancak bu bağlamda şunu eklemek isterim ki, 1893-1897 yılları
ABD’nde 1893’teki Panikle başlayan büyük bir ekonomik depresyon ve
toplumsal çalkantıların yaşandığı yıllardı.
Bu depresyon Amerikanın 1929’da başlayan depresyondan önce gördüğü
en büyük ekonomik depresyondu. Webb’in çağrısı içi vakit henüz olgulaşmamıştı.
Amerika –felsefi ve pratik olarak- materyalist bir toplumdu. Materyalist
felsefeler Avrupa’da olduğu gibi burada da hakim fikirlerdi. Büyük İngiliz
şairi Matthew Arnold 19. yüzyılın sonlarındaki Webb’in dünyasını
The Grande Chartreuse adlı şiirinde şöyle anlatır:
“Biri ölü, diğeri ise doğmaya gücü olmayan iki dünya arasında
amaçsızca dolaşırken.”
Bu
gerçek, muhtemelen Webb’in göğüslemek zorunda kaldığı mücadeleyi de özetlemektedir.
Dahası,
o zamanlar Amerika hasta ve adil olmayan bir toplumdu; aşırı derecede ırkçı,
ayrımcıydı. Afrikalı Amerikalıların tüm insani ve anayasal haklarını
inkar eden, onları Anglo-Sakson
Amerikalılardan ayıran ve Amerika’da yaşayan farklı ırklara mensup
insanlar arasında eşit bir bağlamda her tür iletişimi gayr-i mümkün kılan
sözde Jim Crow kanunları Güney’de ve Amerikanın bazı diğer bölgelerinde
1877’den bu yana uygulanmaktaydı.
Muhammed
Webb ve Columbus Uluslararası Dünya Sergisi:
1893 Dünya Fuarı Chicago’da yapıldı.
Bu fuar ayrıca “Columbus Uluslararası Dünya Sergisi” olarak da isimlendirildi.
Zira Cristof Columbus’un Amerika’yı keşfinin 400. yıl dönümü
olarak kabul ediliyordu. Bu sergi 1892 yılında yapılacaktı. Ancak bazı
teknik nedenlerden dolayı bir yıl ertelendi. Fuarı etkinlikleri çerçevesinde
Birinci Dünya Dinleri Kongresi de 10-27 Eylül 1893 tarihleri arasında
yapıldı. Fuarın bizzat kendisi, özellikle de Dünya Dinleri Kongresi
ABD tarihinin en önemli tarihi ve kültürel hadiselerinden birisiydi. Doğu
dilleri ve dinleri uzmanı olan Alman bilim adamı Max Mueller bu kongreye bir tebliğ gönderdi. Müller
daha sonra yaptığı bir açıklamada bu kongrenin dünya tarihinin en önemli
olaylarından birisi olduğunu vurguladı. Muhammed Alexander Russell Webb Dünya
Dinleri Kongresinde İslam’ı temsil etti ve büyük takdir toplayan iki
önemli konuşma yaptı. Bu bağlamda Kongre ve Webb’in konuşması ile ilgili
bir kaç noktayı vurgulamak istiyorum
Kültürel olarak bakıldığında, Birinci Dünya
Dinleri Kongresi 18. ve 19. yüzyılların Amerikasının temelde Hıristiyan
Protestan toplumunun törelerinden, 20. ve 21. yüzyılların tamamen çoğulcu
toplumlarına geçişi temsil ettiğinden Amerikan Tarihinde
yeni bir dönüm noktasını işaretlemekteydi. Yahudi ve Katoliklerin
“Amerikan dinleri” olarak kabul edilmelerinin tarihi ancak 1950’lerde
nihai durumuna kavuşmuştur ve Kongre kayıtlarından bu süreç izlenebilir. Dünya
Dinleri Parlamentosu Amerika’nın doğu dinleriyle karşılaştığı ilk
ciddi durumdu. İslam dahil, doğu dinleri ABD’ndeki faaliyetlerine (Muhammed
Webb örneğinde olduğu gibi) bu toplantıdan az önce veya sonra başladılar.
Chicagolu Hıristiyanlar dünya dinlerinin
temsilcilerini açık ve dost bir ruhla davet ettiler. Bununla beraber bazı Hıristiyanlar
Parlamentonun İsa’ya son dönüşün başlangıcı olduğundan emindiler. Bu
nedenle Kongreyi, İsa’nın göğe yükselmesinden 50 gün sonra Kutsal Ruhun
havarilerin üzerine inmesine telmihen “Chicago Pentacost”u olarak zikr
etmekten hoşlandılar.
Durum beklenenin tam zıddı bir hava meydana getrdi.
Amerika “putperest ve dinsiz” olarak tanıdığı insanların ve kültürlerin
çekici, zeki ve kendiden emin olduğunu keşfetti. Yine [toplantıya katılanların]
Hıristiyan olmak bir yana, katılanların hemen hepsi kendi dinlerinin Batı Hıristiyanlığından
neden üstün olduğuyla ilgili çok güçlü deliller sundular. Bir çok Hıristiyan,
19. yüzyılın bir çok hakikatlerinin Uluslararası Sergide herkesin gözleri
önünde nasıl çöktüğünü görmeye başladı. Liberal idealistler gibi bazıları
bunu memnuniyetle karşılarken, bazıları ise tam bir dehşete düştü.
Parlamento çok tartışmalı olmaya başladıysa da, Amerikalıları dini özgürlük
ideallerini gözden geçirmeye zorladı ve son tahlilde gerçek dini bir çoğulculuğun
yolunu kolaylaştırdı.
1792 yılında George Washington’un başkanlığı
döneminde ABD’nin Haklar Beyannamesinin kabulünden bir yıl sonra küçük
çaplı bir
Columbus Uluslararası Dünya Sergisi yapılmıştı. 1792’nin kutlamaları
daha çok Baltimore ve New York’ta bazı özel evlerde yapılmıştı. Ancak
bu Serginin sözcülerinden birisi olan Jeremy Belknap tam bir yüz yıl sonra
yapılacak olan büyük Chicago Sergisinin adeta metnini yazmıştı. Belknap
daha 1792’de şöyle yazıyordu: “insanoğlunun dağılmış ve saçılmış
kavimleri mutlulukla bir çok tecrübe yapsınlar diye Yeni Dünyaya gönderildiler.”
Belknap ve diğerleri Amerikan Anayasası ve Haklar Bildirgesinin “Yeni Dünyanın
en büyük tecrübesini” kolaylaştırdığını vurguladılar. Bu, Amerikanın
medeni ve dini hürriyetlerle ilgili tecrübesiydi. Jeremy
Belknap şöyle ekler: “Yahudiler, Müslümanlar Hindular ve Konfüçyüs’ün
talebeleri tıpkı Hıristiyanlar gibi aynı haklara sahip olacaklardır.”
Bununla beraber Belknap bile dürüst düşüncenin ve pratik bilimin tüm bu
din mensuplarını Hıristiyanlığa getireceğinden kuşku duymuyordu.
Chicago Dünya Fuarı benzeri bir daha
tekrarlanamayacak olan kendine özgü bir hadiseydi. Beyaz Amerikalılar için,
Chicago’yu “bir kriz ve bunalım arifesinde bir fantezi ve masal
vahasında” yaşanan sihirli bir yaz ve milenyum şehrine dönüştürdü.
Michigan Gölünün yaban çalıları, bataklık ve kum tepelerinden oluşan
sahillerini Chicago’nun günümüzdeki güzel sahillerine dönüştürdü. Bazılarının
dediği gibi, sanki Chicago “kainatın merkezi” haline geldi. Uluslararası
Sergi 19. yüzyıl beyaz Amerikalıları üzerinde derin bir iz bıraktı. Sanat
Enstitüsü ve diğer dikkate değer bazı binalar Sergi için inşa edilmişlerdi.
İslam sanatı iyi şekilde temsil edilmiş ve büyük bir ilgi görmüştü.
Fuarın en ilgi çekici ve popüler yerlerinden birisi bir Arab kasabası
olarak düzenlenen ve içerisinde deve ve merkeplere binmenin mümkün olduğu kısımdı.
Zaman zaman bir Arab düğün merasimi de icra ediliyor ve İslami bir kasabadan
geçiyordu. Türk hükümeti bir Türk köyünün maketini inşa etmiş, ayrıca
zamanın Osmanlı Sulatını [Abdulhamid] içinde
namaz kıldıracak imamı ve ezan okuyacak müezzinlerinin de bulunduğu
Ayasofya Camisinin bir kopyasını da göndermişti. Tüm bunlar oldukça popülerdi
ve bazı Amerikan gazeteleri Müslümanların müezzinin her cümlesinden sonra
tıpkı bir zamanların Methodistleri gibi “Amin” dediklerini yazdılar.
Ünlü yazar Mark Twain’ın sergide olduğu ve
Webb’in konuşmalarını dinlediği söylenir. Afrikalı Amerikalılar için
insan haklarını savunan Frederick Douglass ve Ida B. Wells’de Sergideydiler
ve her ikisi de Webb’in konuşmalarına iştirak etmişlerdi. Sergide bazı
“ırkçı olaylar” da olmuştu ve Afrikalı Amerikalılara Fuar
Komitelerinin hiç birisinde görev verilmemişti. Fuarın komitesini oluşturan
beyazlar “kendi beyaz ırklarının
kalkınmasını göstermek için” zencilerin temsilini kabaca ret ettiler.
Dahası Afrikalı Amerikalılarla ilgili beyazların basmakalıp kanaatlerini
pekiştiren bir sergi açarak zencileri gülünç duruma dürmekten çekinmediler.
Frederick Douglass ve Ida Wells Fuarın bu ırkçı ve dar anlayışını
protesto ederek, boykot çağrısında bulundular. Haiti temsilcisi olarak Fuara
gelen Douglass, kendi umudunun “kalkınma ve aydınlanmanın, Amerika’dan
barbarlık ve ırkçılığın nefretini gidereceğini” umduğunu belirtti.
Konuşmasına devam ederek, Amerika’da kölelerin hürriyetlerine kavuşmalarından
31 yıl sonra bile, “Tanrının nazarında zenci kölelerin canlarının, tıpkı
beyaz adamın canı gibi kıymetli ve değerli olduğunu” söylemekten çok
mutlu olabileceğini, ancak “…
dürüstçe konuşursak, Beyaz Şehir (Fuarın pavyonuna verilen ad) siyah
Amerikalılar için beyazlaştırılmış bir gömüttür” dedi.
Muhammad Alexander Russell Webb’in
Dinler Parlamentosunda yaptığı her iki konuşma da halkın çok
ilgisini çekti. Webb’ten önce saygıdeğer bir Alman konuşmuştu. Muhammed
Webb konuşmasını dinlemek için büyük bir izdiham olmuş, insanlar salona
doluşmuşlardı. Mahalli bir gazete ertesi gün şöyle yazdı: “İslam’ın
ruhunu anlatan…. Müslüman Amerikalının konuşmasını dinlemek için büyük
bir izdiham yaşandı…” Webb’in konuştuğu Columbus Salonu kapasitesinin
son noktasına kadar insanlarla dolmuştu. Yine mahalli gazetenin ifadesine göre
bu insanları büyük ekseriyeti “zeki, sempatik, takdir etmeye ve alkışlamaya
hazır” insanlardan meydana geliyordu. Webb’e ilk önce çok evlilikleten
bahsetmesi istendi. Zira çok eşlilik Viktorian dönemin beyaz Amerikalıları
için tasavvur bile edilemeyecek bir öcüydü. Dinler Kongresinin düzenleyicileri
de Webb’ten özellikle bu konuda konuşmasını talep etmişlerdi. Onu tahrik
etmek istediklerinden şüphe yoktu. Buna rağmen, Webb çok zekice cevap verdi
ve dinleyicilerle adeta “kedi ve
fare” oyunu oynadı. Muhafazakar Hıristiyanlarında çok kadınla evlenip yine de iyi Hıristiyan olarak
kalabileceklerini söyleyince Muhafazakar Hıristiyanların çileden çıkararak
“Ayıp! Günah! Hayır! Hayır! Olamaz!” diye
bağırmalarına neden oldu. Ancak Webb dinleyicilerin bir kısmından da alkış
almayı başardı ve böylece anlatacağı asıl önemli konuyu anlatmaya başladı.
Muhammed Webb’in Dinler Parlamentosunda
yaptığı konuşmandan bazı alıntıları aşağıya alıyoruz. Konuşmasının
ilk bölümünde İslam’la ilgili yanlış ve önyargılı malumatın
kendisini nasıl etkilediğini ve önceleri İslam’a karşı olumsuz bir tavır
almasına neden olduğunu; ancak daha sonra İslam’ın daha doğru ve dürüst
bir şekilde inceleme fırsatını bulduğunu ve hemen “yüzeyin
derinliklerine” inerek hakikati bulduğunu ve Müslüman olduğunu anlatmaya
başladı. Bunu söyler söylemez bir alkış aldı.
Webb İslam’la ilgili olarak “bir din için en açıklayıcı söz İslam’dadır.
İslam’ın basit ve sade anlamı Allah’ın iradesine teslim olmaktır.
Allah’a olan iştiyaktır” dedi.
Dahası Webb şöyle dedi: “son tahlilde yeryüzünde
İslam’ın evrensel bir inanç olacağına inanmayan tek bir Müslüman yoktur.”
[Bu, elbette ki Parlamentoyu düzenleyen Hıristiyanların duymak
istediklerinin tam tersiydi.] Devam ederek: “Amerikan aklına, zekasına ve dürüstlüğüne
inanancım var ve ayrıca İslam’ı anlayıp de sevmeyen herhangi zeki bir
insana meydan okuyorum..” Yine: “İslam kadar kasıtlı ve inatla yanlış
yorumlanmış bir din yoktur… Hz. Muhammed kadar az ve yanlış anlaşılmış
bir şahsiyette yoktur.” “Amerikalıların ilke olarak yaratılıştan
meselelerin künhüne inerek Hz. Muhammed’in (sav) gerçekten ne olduğu ve
neler yaptığını anlamaya çalışacaklarından eminim ve bunu yaptıkları
zaman da toplumsal sistemimiz ait olduğu yüksek yere yükselerek evrensel bir
sisteme sahip olacağımızı hissediyorum.”
Bu noktada şunu da açıkladı:
“Bir beyefendi New York’ta bir misyon kurup kurmadığımızı sordu. Ona
evet dedim, ancak anlaşılan günlük anlamıyla sadece İslam’ın ne olduğunu
merak eden ve bilmek isteyen insanların gelip araştırma yapacakları bir yer
anlamada değil. Belki körü körüne inanma
devrinin öldüğü anlamda bir İslam Merkezi kurduk. [alkışlar…] Akıl
sahibi insanlık, her inanç için bir sebep arıyor ve şunu söylüyorum: [Hakikati
arayan] böyle asil bir ruh methedilmeye değer ve bu ruh nereye giderse gitsin
teşci edilmelidir. Aslında böyle bir ruh İslam’ın ruhunun hakim
niteliklerinden birisidir.” Webb devam ederek: “Dünyada Hz. İsa’ya gelen
vahyi ve mesajı kabul etmeyen tek bir Müslüman yoktur.” [alkışlar..]
“Hz. İsa’yı (as) terk etmeniz gerekmiyor, belki insanlığınızı kabul
etmeniz ve Allah’a yönelmeniz gerekiyor.” Konuşmanın sonuna doğru ise şöyle
dedi: “Bizim için en iyi
neticeleri verecek olan bu sistemi (yani bu dini) kabul etmeliyiz.” [alkışlar]
Wbb bugün bile bizim için model olabileceğini düşündüğüm şu sözleri
de söyledi: “İslam sistemi o kadar esnek, o kadar tatbik edilebilir ki
insanlığın tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bana öyle görünüyor ki
İslam, memleketimizde [Amerika’da] muhtaç olduğumuz sistemin ta kendisidir.
İşte neden burada olduğumun ve niçin Amerika Birleşik devletlerinde olduğumun
cevabı da budur.”
Muhammed Webb İslam’ın “ahlaki ve moral bir
güç” olacağına ve bunu hal ve hareketleriyle yaşayan Amerikalı Müslüman
toplulukların zaman içerisinde “mevcut toplumsal sistemi temizleyeceğine ve
bir millet olarak bizleri Allah’ın kudret ve zaferinin daha mükemmel bir
kavrayışına ve bunu takip edecek zorunlu ahlaki gelişmeye
getireceğine” inandı. Webb “mutlak eşitlik” üzerine dayandığını
söylediği ve aynı zamanda İslam’ın en kuvvetli yönlerinden birisi olduğunu
söylediği İslam kardeşliğini vurguladı. 1893’de Chicago’da şunları söyledi:
“Tüm İslam sisteminin amacı mükemmel kardeşlik idealini gerçekleştirmektir.”
Ayrıca Kilise Hıristiyanlığının sık sık aşılamaya çalıştığı
bencillik, yobazlık ve hoşgörüsüzlüğün Amerika’yı tehdit eden gerçek
düşman olduğunu belirtti.
Her
ne kadar şu ana kadar görebildiğim kadarıyla Webb’in Afrikalı Amerikalılara
doğrudan atıfta bulunduğunu tespit edemedimse de, Webb birden fazla yerde New
York ve Chicago’nun kenar mahallelerinin sefaletlerine atıfta bulunurken,
Afrikalı Amerikalıları kast ettiği anlaşılmaktadır. Yine onun
mevcut Amerikan toplum sistemini tasfiye ederek, onu hakkettiği daha yüksek
bir mevkie çıkarmak ve mükemmel bir kardeşlik oluşturmayı isterken kafasında
Afrikalı Amerikalıların olduğunda şüphem yok. Bu sonucu destekleyecek bir
delil parçası –zayıf ta olsa- şudur: Muhammed Webb Amerikalı büyük şair
ve yazar Eugene Field’in çok yakın arkadaşıydı. Bir kaç yıl için aynı
gazetenin editörleri olarak beraber çalışmışlardı. Eugene Field’ib
babası Afrikalı Amerikalıların haklarını savunan avukatlardan biriydi.
1850’lerde Dred Scott adılı bir siyahiyi savunmuş ancak başarısız olmuştu.
Dred Scott’ın efendisi onu köleliğin yasal olduğu Missouri’de satın almış
daha sonra köleliğin yasak olduğu Illinois ve Wisconsin eyaletlerine götürmüş,
sonra ise tekrar Missouri’ye götürmüştü. Field’in babası tüm bu gerekçeleri
ileri sürdüyse de, başarılı olamadı.
Muhammed Alexander Russell Webb’in konuşmasını Dünya
Dinler Parlamentosunda dinleyen Mark Twain’la ilgili bir kaç söz söylemek
yerinde olacak. Daha öncede ifade ettiğim gibi, Twain Webb’den 12 yaş daha
yaşlıydı ve Webb’in gazetecilikteki şöhreti (özellikle de Missouri
gazeteciliğinde) düşünülürse birbirlerini tanıdıkları ileri sürülebilir.
Zira gazetecilik Twan’ın da mesleğinin bir parçasıydı. Daha ileri incelemelere değer gördüğüm nokta şudur:
Twain ertesi yıl Tom Sawyer Abroad adlı kitabını yayınladı. Twain
bu romanında romanın kahramanları Tom Sawyer ve Huck Finn St. Louis’te açık
havada düzenlenen uçan balon gösterisini görmeye giderler. Geceleyin bir
balona kazara binerler ve balon yükselmeye başlar. Amerika’yı baştan başa
balonla geçerler ve nihayet Fas’ın üzerine gelirler. Tom Sawyer yukarıdan
aşağıdaki insanlara bakar ve Huck’a bunların hepsinin Müslüman olduğunu
söyler. Hack ise olayı şöyle anlatır: “Tom hepsinin Müslüman olduğunu”
söyleyince, bir Müslüman’ın nasıl bir şey olduğunu sordum. O da
“Presbyterian olmayan kişidir, daha önce bilmesem de Missouide onlardan bir
çok kişi bulunmaktadır.” Bu parça sık sık Twan’ın mizahına örnek
olarak zikredilir. Benim kendi izlenimim ise şudur: Twan bunları söylerken
kafasında Muhammed Webb vardı. Eğer bu başka bir şey değilse, Webb’le
ilgili bir taltif olmalıdır.
Bitirirken
Bir Kaç Söz:
Zamanın
“büyük bir tedavi edici olduğu söylenir. Geçen zamanın Amerika’daki
bir çok kişiyi tedavi ettiğine inanıyorum. Özellikle de 1950’lerin,
60’ların ve 70’lerin cesur İnsan Hakları mücadelesinin ışığı ile
Jim Crow Amerikasının sonunun başlangıcının bunda büyük katkısı var.
Elbette ki İslam için durum daha da iyidir ve bu Amerikalıları son tahlilde
Muhammed Webb ve Malcolm X’in bahsettikleri ahlaki kurtuluşa, yani İslam’a
getirmenin fırsatı daha da büyüktür. 1890’larda, 1900’lerde ve hatta
1910’larda Webb’in “kardeşlik hareketi’’ Amerika’da göze çarpan
ek İslami hareketti. Tarihimizi
bilenler, o günlerin ne kadar karanlık olduğunu bilirler. Fakat şöyle dendiğini
de unutmamak lazım.“en karanlık an, şafaktan biraz önceki andır’’. 1970’ten bu yana İslam Amerika’da hızla yayıldı ve
gelişti. Müslüman Amerikalıların sayısı Yahudi Amerikalıları çoktan geçti.
İslam dünyada değilse bile Amerika’da
hızla yayılan dinlerin başında gelmektedir. Her ne kadar Webb, 1893 yılında
Amerika’ya dönüşünde “Doğu yarımküresinden gelen hakiki imanın Batı
yarımküresinde yayılma zamanı geldi’’ dediyse de, Webb’in nesli ve
onun çocukları İslam’ın Amerika’da henüz olgunlaşmadığı bir zaman
diliminde yaşadılar. Ancak bugün, özelliklede Malcolm X’in kahramanca şahadetinin
akabinde İslam nihayet vakti gelen bir düşünce olarak karşımızda
durmaktadır.
Victor
Hugo vakti gelen bir fikrin, karşı konulamaz bir ordudan daha güçlü olduğunu
söyler. Yine Hugo bir milletin yabancı bir orduyu körfezde/sınırda
durdurabileceğini, ancak vakti gelmiş bir fikri asla durduramayacağını söyler.
Amerika
İslam’ın mükemmel kardeşlik anlayışına bugün her zamankinden daha çok.
Webb’in tercümanı Mevlana Hasan Ali’nin Madrasta söylediğine aynen katılıyorum:
“... bu iş için daha iyi bir adam bulamazdık.” Şöyle söylenir: “Bir
şeyin başlangıcı, onun nasıl sona ereceğinin de habercisidir.” Benim
acizane kanaatime göre manevi babamız Muhammed Alexander Russell Webb parlak
Batı yıldızı olan Zühre gibidir. Akşam vakti ufukta parlamaya başladığında,
tüm diğer yıldızlardan önce o
parlar. Ayrıca ışığı kendisindendir. [İnsan ] hafızası geçmişe bakar,
ancak umut geleceğe bakar. Bir Amerikalı olarak, büyük dedemin dedesinin
neslinden biri olan Muhammed Alexander Russell Webb’in şahsiyetiyle büyük gurur duyuyorum. Geriye doğru Muhammed Webb’e bakınca
ülkemin geleceğiyle ilgili bana büyük umut veriyor. Muhammed Webb’in
manevi çocukları olarak, onun büyük bir şerefle giriştiği Amerikanın
İslam rehberliğinde manen ilerlemesi davasının yarım kalmış bu
misyonunu tamamlamak için, geriye kalan ömrümüzü bu işe adamamız
hepimizin ortak sorumluluğudur. Webb’i Anma Komitesinin 1943’te New
York’ta yaptığı anma toplantısında konuşan Nadirah Florence Ives
Osman’ın sözlerini yeniden ifade edecek olursak: “Muhammed Alexander
Russell Webb bir abide şahsiyet olarak önümüzde durmaktadır. Yapmamız
gereken tek şey zamanın tozunu ve geçmiş nesillerin vefasızlığının
izlerini silmektir.”