Biliyorum
ki Ölümü de Seveceğim
R. Ranuna
“Hepimiz
ölümü kendimizde taşırız,
meyvenin
çekirdeğini taşıması gibi...”
RİLKE
Cenaze
teneşir tahtasına konmuş, bekleşiliyordu. Kimse yıkamaya yanaşamıyordu.
Kaynayan kazanlardan çıkan suların buğusu, soğuk atmosfere ürpertili bir
sıcaklık aşılamaya çalışıyor gibiydi. Cenazenin etrafını çepeçevre
saran kalabalıktan hiç ses
çıkmıyor, sadece evden en içten melodileri bile yavan bırakan bir-
iki kadının hafif ağıt sesleri etrafa yayılıyordu. Dramatik, ağlamacıl,
içli ve ürpertili bir ağıt.
İçten kopan fırtınaların dışa yansımasına yol veren insanın kılcallarından
sıcak, acı damlalarını damıtan bir ağıt. Oğlunu kaybeden bir annenin
feryadı gibi...
“Ölüm, alıp götürdü düşlerimi güzelliğin
ülkesine.
Ben işte böyle tanıdım ölümü; tanışınca ağlatan ölümü...”
Cenazenin
yüzündeki hafif pembelik, beyazlıklar içinde ona ayrı bir albeni vererek
güzelleştiriyordu. Ölen gençti, zeki idi. Altı yaşında Kur’ân öğrenmiş,
küçük yaşlarda câmide ezan okuyarak müezzinlik yaparak, mahallenin ve câmi
eşrâfının sevgili küçüğü hâline gelmişti. İlk ve orta öğretimini
başarıyla bitirmiş, başladığı lise öğreniminin başında takdir almıştı.
“Acıdır bütün ayrılış kelimeleri, acıdır
ölüm.”
Fakat
garip bir yanı vardı. Yerinde duramıyordu. Sürekli hareket hâlindeydi; koşuyor,
oynuyor, konuşuyor, okuyordu. Bin dokuzyüz yetmiş dokuzdan bin dokuz yüz
doksan iki ye kadar süren bir ömürdü bu...
“Biliyorum yaklaşıyoruz her an. Biliyorum oruçlu
doğar insan, ölümün iftar sofrasına.”
Şimdi
ise suskun, boylu boyunca uzanmıştı. İnsanın inanası gelmiyordu. Bir rüya
gibi, sanki kalkacak, şaka yaptığını söyleyecek, yine sevimli yaramazlıklarını
sürdürecekti.
“Bir akşam en yakın arkadaşımda güle düşen yağmur gibi ölüm.”
Olmadı,
kalkamadı. Artık şaka yapmıyordu. Yüzündeki vakur ifade kararlı olduğunu
gösteriyordu. Sular kaynadı bekleşme sürdü.
“En güneşli günde ayrılır yollar. Aşk çiçeğini olgunlaşmadan
yiyen bir kurt var. Her kapıyı ölüm açar, ölüm kapar...”
geliyor
dediler, işaret edilen yere çevrildi gözler. Orta yaşlı,sakalları bütünüyle
aklaşan biri geliyordu. Sakin sakin yürüyordu. Gelişi de öyle oldu.
Oradakileri esenledi. Ölüye yaklaştı. Avuçlarını ölünün yüzünde
gezdirdi. Geriye döndü, en yakınındaki gence işaret etti, ceketini çıkarıp
uzattı, kollarını sıvadı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm”
Ölüye
ilk su ondan döküldü. Sakallarından süzülen yaşlar ölünün üzerinde
hafif damlacıklar oluşturuyordu. Ölü sanki gözyaşı ile yıkanıp,
göz yaşı ile sarmalanıyordu. Köpüklerle her taraf ustaca ve özenle
bezeniyordu. Gözlerinden sessizce süzülen yaşların sahibi, bir ara eğildi
ve genç ölünün yanaklarından, alnından öptü. Beyaz sakalı sabun köpüğüyle
daha da beyazlaştı, aklaştı. Karşıda duran gözlüklü adamın gözlerinden,
genç ölünün üzerine dökülen su mîsalî yaşlar süzülüyordu. Kolay
değildi, on dört yıllık vazgeçil mez dostunu kaybetmek.
“Öldü, kim ısıtır
artık onun ellerini ?!
Suların aynasında üşüyen ellerini
Suların saygısıyla üşüyen ellerini...”
O
ise, ısıtıyordu onun ellerini; yıkıyor, öpüyor ve yıkama eylemi bu
ikilem arasında sürüp gidiyordu. Ölünün yüzündeki, saçlarındaki
beyazlıklar suyla birlikte yok oldu. Ortaya bembeyaz bir yüz ve simsiyah bir
saç çıktı. Genç ölü hafif buruk bir tebessümle, kendini yıkayan beyaz
sakalları köpükle kaplı orta yaşlı adama kendisini suyla ve göz yaşıyla
yıkadığı için sanki teşekkür ediyor,saygı sunuyordu.
“Bir ölü ayağa kalkarsa, sonra yürürse alana, sonra konuşursa yürekten,
yürürse buz tutmuş ellerini ovmadan ve ölüler susarsa...”
yüzlerce
göz kırpış, nefes alış- veriş bitmiş, atan nabz, çarpan yürek, yürüyen
ayak, konuşan dil susmuştu...
Biliyorum ki ölümü de seveceğim; ölüm sevdiklerimi alıp götürdükçe.
Ben de ölümü seveceğim; biliyorum ki ölüm beni de alıp götürecek
sevdiklerime.