Mi'racı Yaşamak

    Cemil ve hanımı gecenin geç saatlerine kadar kitap okuyup müzâkere
    yaptıklarından namazı kılıp hemen yatmışlardı. Böylece derin bir sessizliğe
    bürünmüştü ev seher vaktinde. İnsanlar susmuş eşyalar konuşuyordu sanki. Her
    bir eşyadan derin mânâlar yükseliyor, eve ayrı ve çok ulvî bir sıcaklık yayılıyordu.
    Bütün ev, mânevî bir şahsiyet olmuş bir şeyler fısıldıyordu insan olan insana. Her
    şey belli bir maksat ve gayeye göre seçilmiş ve farklı hikmetlere binâen yerleri
    belirlenmişti. Ayakkabılıktaki çekçek, salondaki küçük şark köşesi, mutfakta
    radyo oluşu vs. Nasıl bir evdi Yâ Rabb'im; insanın gözüne batacak hiçbir fazlalık
    yoktu. Renkler bile ayrı bir tenâsüp içinde mezc olmuştu evin her odasıyla.

    Evi ilk aldıklarında döşerken tek niyetleri vardı Cemil ve Hanımının. ``Mânâ-yı
    harfî" ve ``sünnet-i seniyye"yi yaşamaya çalışmak...

    Her şey O'nu hatırlatmalı, her eşya Onun Resûlünün istediği tarzda alınmalı ve
    konulmalıydı. İşte bu ``niyet" ruh kazandırmıştı evin içine. Zulmet içinde olan
    eşyayı bir anda nurlandırmıştı ``niyet"leri. Câmid ve ölü olan her bir oda, bir
    zikir meclisine dönmüş, mobilyaları, halıları ve resimleriyle Rabb-i Rahîm'i kendi
    dillerince zikreder olmuşlardı. Dedim ya ``niyet" meselesi işte. 

    Her şey bu iki ``niyet" çizgisinde olmalıydı. Nitekim öyleydi de. Mutfaktaki
    kahverengi sandalyeler, açık yeşil lâminand dolaplar büyük sırları gizliyordu
    içlerinde. Kahverengi toprak rengiydi. Mahviyet ve tevâzuu çağrıştırıyordu.
    Böylece her yemeğe oturuşlarında, tam bir mahviyet içinde, âciz ve fakir
    olduklarını hissederek, önlerine gelen rızkın Şefkatli bir Mün'im tarafından
    gönderildiğini hatırlıyorlardı. Ve ayrıca kahverengi; insanın bilinç altını
    etkileyerek o ortamda uzun durmamasını telkin ediyordu. Böylece az yiyip, çabuk
    kalkıyorlardı sofradan. Muktesitlik mesleğini öğreniyorlardı her geçen gün. Yeşil
    ise insana gönül ferahlığı ve sakinlik veriyordu...

    Oturma odasının duvarları, açık deniz mavisiydi. Çünkü mavi renk,
    sakinleştiriyor, kanın akışını yavaşlatıyordu. Böylece o odada yapılan sohbetler
    daha akıcı ve verimli olabiliyordu. Ve koltuklar da sarıydı. Ne de olsa sarı;
    mutluluğun, dikkat çekiciliğin en önemlisi de ``geçiciliğin" simgesiydi. Odaya
    giren insana bu evden gideceği gibi bu dünyadan da bir gün göçeceğini fark
    ettirmek istiyordu. Tıpkı ``sarı" sonbahar gibi; aynı, geçici olarak binilen
    ``sarı" taksiler gibi. 

    Her oda kendi içinde Ehadiyetin tecellisi olduğu gibi, evin mecmuu Vahdaniyeti
    gösteriyordu. Salondaki intizam ve düzen, Munazzım olan Cenâb-ı Hakk'ın
    kâinatı nasıl tertip edip düzenlediğini ikaz ediyordu şuurları açık olan aile
    fertlerine. Hanımın bulaşık yıkaması Kuddüs isminin tecellîsine mazhar ediyordu
    onu. Ve hâkezâ bunlar gibi yazmakla bitmeyecek daha nice derin mânâlar
    gizliydi Cemil ve hanımının evinde. 

    Diğerlerinden farklı olarak çok geniş ve lüks bir ev miydi burası? Kaliteli
    mobilyaların olduğu, nârin kristal biblolarla döşeli bir tribleks villa mıydı? Hayır
    tam tersine, oldukça ``sade", küçük ve mütevâziydi. İktisat ve kanâatin güzel bir
    örneğiydi. Tek fark, Cemil ve hanımının kalbindeki ``niyet"ti. O güzelim niyetle,
    güzel görünüyordu ev ve eşyalar. Her şey sünnet-i seniyye'yi yaşamaya çalışma
    gayretinden ileri geliyordu. O Re'fetli Nebî'nin yaşayışına benzemeye çalışmakla
    sevimli oluyordu her hâl. Kâinatı kaplayan şirin bir muhabbetin gizlendiği bu ``
    küçük hâne" işte bu yüzden ``cennetin küçük bir numûnesi"ydi. Çünkü cennette
    her şey hayattâr ve şuurlu olacaktı. Bu evde de öyle sayılırdı; her bir çiçek, her
    bir eşya, kendi lîsanıyla şuurkârâne tesbih ediyordu Rabb-i Rahîm'i. Ve böylece
    hayat kazanıyordu her masa, sandalye ve duvardaki resimler vs vs... Tabii bu
    hem Cenâb-ı Hakk'a bakan vechiyle, hem de ev sakinlerinin ``nazar"ında ve
    ``niyet"inde böyleydi. 

    Cemil ve Hanımının yaptığı her hareketinde ve her işinde, ``esas maksat olarak"
    sünnet-i seniyyeyi ölçü almaya çalıştığından, ona ittibâ etmeyi ``niyet ettiğinde",
    o an ``huzûr"daymış gibi oluyordu. Çünkü o fiili işlemekle Resûllullâh'ı (asm)
    hatırlıyor, Onu hatırlamakla da Cenâb-ı Hakk'ın her an hâzır ve nâzır olduğu
    aklına geliyordu. Ve o sünneti yerine getirirken, Resûllullah (asm) aynı fiili
    işlerken hangi isimlere mazhar oluyorsa kalp ayinelerinin inikaslarının
    derecelerine göre Cemil ve Hanımı da o isimlere mazhar oluyorlardı. 

    Hâsılı; Cemil ve Hanımı evde bir bardak su bile içse, bir derece ``huzur
    makamı"na çıkıyordu sünnet-i seniyye ile. Ki; ``huzur" demek ``mîraç"tı.
    Mîraca çıkmaktı yani. İmkân ve vücup ortasında Onun huzuruna durup bütün
    mevcûdâtı geride bırakıp Bâki olana müteveccih olmaktı. İşte Cemil ve Hanımı,
    her hareketini o güzel niyetlere göre yaptıkları ölçüde O'nun bir çok ``esmâsına
    ayine" olduklarından, bununla ``hüsnâ" olup her an bir nevî mîraca çıkıyorlardı.
    Meselâ; su içerken içtikleri suyun zikrini, bardağın tesbihini ve o anda dünya
    üzerinde ne kadar su içen canlı varsa, hepsinin kendi lisanlarıyla yaptıkları
    şükürlerini ve onların içtikleri suların Cenâb-ı Hakk'ı takdislerini kendi fikriyle
    niyeten, tasavvuren mezc edip, küllî bir ubudiyet olarak Cenâb-ı Hakk'a
    sunuyorlardı. 

    Ve işte bu yönüyle aile hayatı; saadet-i dâreynin temel taşı olan sünnet-i seniyye
    ile nurlanıyor, güzelleşiyor, sevimli hâle geliyordu. Bununla birlikte Cenâb-ı
    Hakk'a muhabbetleri olduğunu fiilen göstermiş oluyorlardı; tâ ki o merhametli
    yaratıcı da onlardan razı olsun. 

    Evren Teke


    Nur Web Sayfaları