Mektuplar İsmail Yakup

    Îmân-ı Tahkikî

    Aziz, muhterem, gayretli, hâdim-i Nur Ömer abi, 

    Mektubuma orada bulunan kardeşlerime muazzez Üstadımızın bir cümlesini hatırlatarak başlamak istiyorum. "Fakat bu şuhûr-u selâse çok kıymettardır; Leyle-i Kadr'in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lazım geliyor. İnşaallah Kur'ân'a ait mesâille iştigal, bir nevî mânevî mütefekkirâne Kur'ân okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem mârifet, hem tefekkür, hem kırâet-i Kur'an manaları risâlelerin istinsah ve mütalâalarında vardır itikadındayız. Zaten bu ciheti siz takdir etmişsiniz." (1)

    Her ne kadar burada sûreten yalnız isem de, elhamdülillâh hakîkatte öyle değil. Zira Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi "Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk'ın zîşuur çok mahlukâtı vardır ki, hakâik-i îmâniyenin istima'ından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi'leriniz çoktur."  (2) Fakat maalesef mütâlaalarımda fikir beyan etmiyorlar. Ben de Risâle-i Nur'dan derkettiğim îmân-ı tahkîkînin hakikatına taaluk eden bir noktayı, Nur'un müştak bir talebesinin iştirak etmesi ümidiyle hayalen sizinle mütalaa ediyorum. İştirak hatalarımı tashih ve bana geri iade etmekle mümkündür. O nokta-i hakikat da şudur:

    "Bir şey zâtî olsa, ârizî olmazsa, onun zıddı ona müdahele edemez. Çünkü: Cem-i zıddeyn lazım gelir. Bu ise muhaldir. Demek asıl, zati olan bir şeyde meratib yoktur." (3)

    "Evet, inkılâb-ı hakaik ittifaken muhaldir ve inkılab-ı hakaik içinde muhal ender muhal bir zıt kendi zıddına inkılabıdır ve bu inkılab-ı ezdad içinde bin derece muhal şudur ki, Zıt kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. Meselâ; nihayetsiz bir Cemâl; hakiki cemâl iken, hakîkî çirkinlik olsun. "  (4)  Meselâ; bir zât âlim iken, ilmini muhafaza etmekle beraber câhil olsun. Dünyada muhal ve bâtıl misallerin en acibleri. Fakat şu noktayı tefrik lazım. Evet, iki zıt mâna-yı hakikisinde cem' olmazlar. Ama iki zıddın bir arada bulunmasını mümkün kılan bir yol var ki, o da zıtlardan birinin mana-yı hakikisini kaybedip, mecaza inkılab etmesidir. "Eğer, muhabbet kendi esbabının rüchaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adavet mecazî olur, acımak suretine inkılab eder... Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet hakikatıyla bir kalbte bulunsa; o vakit muhabbet mecâzî olur, tasannû ve temellük suretine girer. " (5)

    İşte bir güzel söz daha: "Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbub. Çünki, zevâle mahkum, hakiki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan bir kalb ile sevilmez ve sevilmemeli." (6)

    Hulâsat-ul kelâm:

    Bir: Demek hakîkî olan bir vasıf zâti bir hüviyet kazanır, zıddı ona müdahele edemediğinden onda meratib de yoktur.
    İkincisi: Hakiki olan bir şeyin zıddının müdâhelesi mümkün olmadığı gibi zıddına inkılabı ve zıddıyla aynı anda cem'i de imkân haricidir. Zıddın azlık, çokluğu veya büyüklük-küçüklüğünün kıymet-i itibariyesi yoktur. Meselâ, güneşi söndürmek niyetiyle dökülecek bir bardak su ile binler okyanus; güneşteki mertebe-i hararet cihetiyle müdahale noktasında müsavidirler, ikisi de te'sirsizdir.
    Üçüncüsü: Eğer bir vasıf hakiki ise yok olmaya mahkûm değil, yani zevâlden mahfuzdur. Demek yok olan hakiki değildir. 

    Netice-i kelâm:
    Îmân-ı tahkiki, îmânın nihayet mertebesi olduğundan zıddı olan küfr ona müdahele edemiyeceği gibi onun da, zıddı olan küfre inkılabı muhaldir. Bu nokta-i nazarlardan iman-ı hakiki güneş gibidir. Değil bir şeytan bütün kâinat şeytanlarla dolu olsa o îmânın nurunu söndüremezler. Hem îmân-ı tahkikinin hiçbir zaman küfr ile mâna-yı hakikisinde bir kalbde bir arada bulunması mümkün değildir. Fakat iman mecazî (t a k l i d î) ise, küfr mana-yı hakikisiyle o kalbi istila etmek mümkündür ki, nifak denilen şey budur. Hem imanı-ı tahkiki hakiki iman olduğu için batmaya ve kaybolmaya mahkûm değildir. "Îmân-ı tahkiki, ilmelyakinden hakkalyakine yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki, sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir. Bu nev'i iman-ı tahkiki ise yalnız akılda durmuyor; belki hem kalbe, hem sırra hem öyle letâife sirayet ediyor kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor." (7)

    "Kat'i ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve kolay yolu Risâle-i Nur'dadır. Evet on beş sene yerine, on beş haftada Risâle-i Nur o yolu kestirir, iman-ı tahkikiye îsal eder." (8)

    "Risâlet-in Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil, fiat olarak şakirdlerinden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî, sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risalet-in Nur on beş senede medresede kazanılan kuvvetli imân-ı tahkikiyi on beş haftada bazılara on beş günde kazandırdığını yirmi senede yirmi bin zat tecrübeleriyle şehâdet ederler." (9)

    "Öyle ise, herşeyden evvel, onun dairesine girmeli." (10)

    Cem'-i zıddeyn'in muhaliyeti münasebetiyle latif bir nükte: 

    Bizim tenvin-i tenkir olarak yadettiğimiz ('en 'in 'un ) gibi harekât, lisân-ı Arabî'de "nekre" namiyle meşhurdur. Lûgat itibariyle nekre inkârın menşe'i olduğundan bu tenvin-i tenkirin; mahiyeti bizce mechul ve bize mubayin nesneler hakkında kullanılması kavaid-i lisan-ı Arabiye'dendir. Meselâ, "  deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez; ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir."  (11)

    Lâm-ı târif dediğimiz  (el) edatı ise Arabça gramerinde "marife" olarak bilinir ki, marife menşe' itibariyle irfanın kaynağıdır. "Malum ve mahud olan şeye işaret için vaz' edilen  edatı" (12) ilaahir... delildir. Nekre  inkâr, yani cehalet; marife ise irfan, yani ilme alem olmaları hasebiyle zatlarında birbirlerinin zıtlarıdırlar, hiç bir zaman aynı kelimede bir arada bulunamazlar. Hem mekân itibariyle de birinin mahalli kelimenin evveli, diğerininki de âhiri olan iki zıttırlar. Meselâ,  kelimesi, nekre aldığından manası herhangi bir kitap demek iken, eğer  edatı alırsa  olur, nekre onu terkeder, bizce malum bir kitap olur. Demek kitaba el atarsan cehaleti tard, ilm ve marifet kesbedersin. 

    Son söz, ulemâ-i İslâmca imânı taklidden tahkike çıkarmak  vacibtir. Vacib ise, terki, azabı icab eden şey demektir. Teemmel! 

    "Aziz, sıddık kardeşlerim, 

    Evvelâ; sizin şuhûr-u selâsenizi ve gelecek Ramazan'ınızı tebrik eder, ve bu gelecek Leyle-i Kadr'in hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a'mâlimize böyle geçmesini Cenâb-ı Hak'tan niyaz ediyoruz ve böylece bayrama kadar, 'Allahım, bu Ramazan'da Kadir gecesini biz ve sâdık Nur Talebeleri için bin aydan hayırlı kıl.' duasını etmeye niyet ettik." (13)
     

    İsmail Yakup, 14 Aralık 1994

     
  • 1. Barla Lâhikası shf. 332 (Envar Neşriyat).
  • 2. Barla Lâhikası shf. 260 (Envar Neşriyat).
  • 3. Onuncu Söz, Hâtime.
  • 4. Onuncu Söz, Beşinci Hakikat, Haşiye-2.
  • 5. Yirmi İkinci Mektub, Birinci Mebhas, İkinci Vecih.
  • 6. On Yedinci Söz, shf.214(Envar Neşriyat).
  • 7. Kastamonu Lâhikası, shf. 18 (Envar Neşriyat).
  • 8. Kastamonu Lâhikası, shf. 77 (Envar Neşriyat).
  • 9. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, shf. 178. (Envar Neşriyat).
  • 10. Kastamonu Lâhikası, shf. 105 (Envar Neşriyat).
  • 11. İsarat-ul İ'caz, shf. 38-39 (Envar Neşriyat).
  • 12. İsarat-ul İ'caz, shf. 58 (Envar Neşriyat).
  • 13. Kastamonu Lâhikası, shf. 91 (Envar Neşriyat) [Önemli Not: Altı çizgili kısım kaynakta Arapça olarak geçmektedir; tercümesi yazar tarafından yapılmıştır.]


  • Nur Web Sayfaları