Îmân-ı Tahkikî
Aziz, muhterem, gayretli, hâdim-i Nur Ömer abi,
Mektubuma orada bulunan kardeşlerime muazzez Üstadımızın
bir cümlesini hatırlatarak başlamak istiyorum. "Fakat bu şuhûr-u selâse
çok kıymettardır; Leyle-i Kadr'in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak
bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lazım geliyor. İnşaallah
Kur'ân'a ait mesâille iştigal, bir nevî mânevî mütefekkirâne Kur'ân okumak
hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem mârifet, hem tefekkür, hem kırâet-i
Kur'an manaları risâlelerin istinsah ve mütalâalarında vardır itikadındayız.
Zaten bu ciheti siz takdir etmişsiniz." (1)
Her ne kadar burada sûreten yalnız isem de, elhamdülillâh
hakîkatte öyle değil. Zira Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi "Hem o dersi
dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk'ın zîşuur çok mahlukâtı
vardır ki, hakâik-i îmâniyenin istima'ından çok zevk alırlar. Sizin o kısım
arkadaşınız ve müstemi'leriniz çoktur." (2) Fakat
maalesef mütâlaalarımda fikir beyan etmiyorlar. Ben de Risâle-i Nur'dan
derkettiğim îmân-ı tahkîkînin hakikatına taaluk eden bir noktayı, Nur'un
müştak bir talebesinin iştirak etmesi ümidiyle hayalen sizinle mütalaa
ediyorum. İştirak hatalarımı tashih ve bana geri iade etmekle mümkündür.
O nokta-i hakikat da şudur:
"Bir şey zâtî olsa, ârizî olmazsa, onun zıddı
ona müdahele edemez. Çünkü: Cem-i zıddeyn lazım gelir. Bu ise muhaldir.
Demek asıl, zati olan bir şeyde meratib yoktur." (3)
"Evet, inkılâb-ı hakaik ittifaken muhaldir ve
inkılab-ı hakaik içinde muhal ender muhal bir zıt kendi zıddına inkılabıdır
ve bu inkılab-ı ezdad içinde bin derece muhal şudur ki, Zıt kendi mahiyetinde
kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. Meselâ; nihayetsiz bir Cemâl;
hakiki cemâl iken, hakîkî çirkinlik olsun. " (4)
Meselâ; bir zât âlim iken, ilmini muhafaza etmekle beraber câhil olsun.
Dünyada muhal ve bâtıl misallerin en acibleri. Fakat şu noktayı tefrik
lazım. Evet, iki zıt mâna-yı hakikisinde cem' olmazlar. Ama iki zıddın
bir arada bulunmasını mümkün kılan bir yol var ki, o da zıtlardan birinin
mana-yı hakikisini kaybedip, mecaza inkılab etmesidir. "Eğer, muhabbet
kendi esbabının rüchaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adavet
mecazî olur, acımak suretine inkılab eder... Eğer esbab-ı adâvet galebe
çalıp, adâvet hakikatıyla bir kalbte bulunsa; o vakit muhabbet mecâzî olur,
tasannû ve temellük suretine girer. " (5)
İşte bir güzel söz daha: "Güzel değil batmakla
gâib olan bir mahbub. Çünki, zevâle mahkum, hakiki güzel olamaz. Aşk-ı
ebedî için yaratılan bir kalb ile sevilmez ve sevilmemeli." (6)
Hulâsat-ul kelâm:
Bir: Demek hakîkî olan bir vasıf zâti bir hüviyet
kazanır, zıddı ona müdahele edemediğinden onda meratib de yoktur.
İkincisi: Hakiki olan bir şeyin zıddının müdâhelesi
mümkün olmadığı gibi zıddına inkılabı ve zıddıyla aynı anda cem'i de imkân
haricidir. Zıddın azlık, çokluğu veya büyüklük-küçüklüğünün kıymet-i itibariyesi
yoktur. Meselâ, güneşi söndürmek niyetiyle dökülecek bir bardak su ile
binler okyanus; güneşteki mertebe-i hararet cihetiyle müdahale noktasında
müsavidirler, ikisi de te'sirsizdir.
Üçüncüsü: Eğer bir vasıf hakiki ise yok olmaya
mahkûm değil, yani zevâlden mahfuzdur. Demek yok olan hakiki değildir.
Netice-i kelâm:
Îmân-ı tahkiki, îmânın nihayet mertebesi olduğundan
zıddı olan küfr ona müdahele edemiyeceği gibi onun da, zıddı olan küfre
inkılabı muhaldir. Bu nokta-i nazarlardan iman-ı hakiki güneş gibidir.
Değil bir şeytan bütün kâinat şeytanlarla dolu olsa o îmânın nurunu söndüremezler.
Hem îmân-ı tahkikinin hiçbir zaman küfr ile mâna-yı hakikisinde bir kalbde
bir arada bulunması mümkün değildir. Fakat iman mecazî (t a k l i d î)
ise, küfr mana-yı hakikisiyle o kalbi istila etmek mümkündür ki, nifak
denilen şey budur. Hem imanı-ı tahkiki hakiki iman olduğu için batmaya
ve kaybolmaya mahkûm değildir. "Îmân-ı tahkiki, ilmelyakinden hakkalyakine
yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler
ve demişler ki, sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler
verip tereddüde düşürebilir. Bu nev'i iman-ı tahkiki ise yalnız akılda
durmuyor; belki hem kalbe, hem sırra hem öyle letâife sirayet ediyor kökleşiyor
ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı zevalden mahfuz
kalıyor." (7)
"Kat'i ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı
kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve kolay yolu
Risâle-i Nur'dadır. Evet on beş sene yerine, on beş haftada Risâle-i Nur
o yolu kestirir, iman-ı tahkikiye îsal eder." (8)
"Risâlet-in Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirdlerine
kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil,
fiat olarak şakirdlerinden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî, sarsılmaz
bir sebat ister. Evet, Risalet-in Nur on beş senede medresede kazanılan
kuvvetli imân-ı tahkikiyi on beş haftada bazılara on beş günde kazandırdığını
yirmi senede yirmi bin zat tecrübeleriyle şehâdet ederler." (9)
"Öyle ise, herşeyden evvel, onun dairesine girmeli."
(10)
Cem'-i zıddeyn'in muhaliyeti münasebetiyle latif
bir nükte:
Bizim tenvin-i tenkir olarak yadettiğimiz
('en
'in 'un ) gibi harekât, lisân-ı Arabî'de "nekre" namiyle meşhurdur. Lûgat
itibariyle nekre inkârın menşe'i olduğundan bu tenvin-i tenkirin; mahiyeti
bizce mechul ve bize mubayin nesneler hakkında kullanılması kavaid-i lisan-ı
Arabiye'dendir. Meselâ, "
deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'ân öyle ince bir
dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez; ve öyle geniş bir sahayı
işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir." (11)
Lâm-ı târif dediğimiz
(el) edatı ise Arabça gramerinde "marife" olarak bilinir ki, marife menşe'
itibariyle irfanın kaynağıdır. "Malum ve mahud olan şeye işaret için vaz'
edilen
edatı" (12) ilaahir... delildir. Nekre
inkâr, yani cehalet; marife ise irfan, yani ilme alem olmaları hasebiyle
zatlarında birbirlerinin zıtlarıdırlar, hiç bir zaman aynı kelimede bir
arada bulunamazlar. Hem mekân itibariyle de birinin mahalli kelimenin evveli,
diğerininki de âhiri olan iki zıttırlar. Meselâ,
kelimesi, nekre aldığından manası herhangi bir kitap demek iken, eğer
edatı alırsa
olur, nekre onu terkeder, bizce malum bir kitap olur. Demek kitaba el
atarsan cehaleti tard, ilm ve marifet kesbedersin.
Son söz, ulemâ-i İslâmca imânı taklidden tahkike
çıkarmak vacibtir. Vacib ise, terki, azabı icab eden şey demektir.
Teemmel!
"Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelâ; sizin şuhûr-u selâsenizi ve gelecek Ramazan'ınızı
tebrik eder, ve bu gelecek Leyle-i Kadr'in hakkınızda ve hakkımızda bin
aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a'mâlimize böyle geçmesini Cenâb-ı
Hak'tan niyaz ediyoruz ve böylece bayrama kadar, 'Allahım, bu Ramazan'da
Kadir gecesini biz ve sâdık Nur Talebeleri için bin aydan hayırlı kıl.'
duasını etmeye niyet ettik." (13)
İsmail Yakup, 14 Aralık 1994
-
1. Barla Lâhikası shf. 332 (Envar Neşriyat).
-
2. Barla Lâhikası shf. 260 (Envar Neşriyat).
-
3. Onuncu Söz, Hâtime.
-
4. Onuncu Söz, Beşinci Hakikat, Haşiye-2.
-
5. Yirmi İkinci Mektub, Birinci Mebhas, İkinci Vecih.
-
6. On Yedinci Söz, shf.214(Envar Neşriyat).
-
7. Kastamonu Lâhikası, shf. 18 (Envar Neşriyat).
-
8. Kastamonu Lâhikası, shf. 77 (Envar Neşriyat).
-
9. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, shf. 178. (Envar Neşriyat).
-
10. Kastamonu Lâhikası, shf. 105 (Envar Neşriyat).
-
11. İsarat-ul İ'caz, shf. 38-39 (Envar Neşriyat).
-
12. İsarat-ul İ'caz, shf. 58 (Envar Neşriyat).
-
13. Kastamonu Lâhikası, shf. 91 (Envar Neşriyat)
[Önemli Not: Altı çizgili kısım kaynakta Arapça olarak geçmektedir; tercümesi
yazar tarafından yapılmıştır.]