AHİRZAMANA
AKSEDEN RİSÂLET
Nuran Yazar
Bin dört yüz yıl öncesiydi. Semâvat
ve arz; karanlığın, cehâletin, zerdüştlüğün, yaygın olduğu; gaflet
uykusuyla göz ve dimağların kapandığı; hodbinliğin, ruhî ve cismî
esaretin, atalet ve sefilliğin yaşandığı bir asırdı. Yağmurlar
bitkilere küsmüş gibiydi. Güneş olabildiğince kavuruyordu Mekke Sokaklarını.
Sanki intikam alıyordu beşerden. Ve diyordu ki; beni müzeyyen bir şekilde
süsleyip, semâya ziyalı bir ışık yaparak, istifadenize sunan Hâlıkımızı
niçin tanımaz, görmezsiniz, şükretmezsiniz?” ama zîşuur olan (cahil)
insanın ne gözünde o hitâbı anlayacak bakış, ne de kalbinde o mânâyı
sezecek his kalmıştı. Adetâ yaşayan cenazeye dönmüştü insanoğlu.
İşte böyle bir zamandı cahiliyet devri.
Derken, bir
gece semâvat ve arz büyük bir sarsıntıyla uyandı. Nihayet beklenen an
gelmişti. Her şey anlam kazanmaya başlamıştı. Dünya kendi mevcûdiyetinin
asıl sebebi olan, bununla da “sen olmasaydın Yâ Muhammed, sen olmasaydın
kainatı yaratmazdım.”ilâhî hitabına mazhar olan, Kainatın Reis’i,
Fahr’i, Nur’u Muhammed Mustafa teşrif etmişti.
Her şeyi gibi
dünyaya gelişi de büyük bir mucize olmuştu. Ve tenindeki gül kokusunu
sunmaya başlamıştı daha ilk anda. Evet, harikalar içerisinde gelmişti,
öyle bir gelişti ki bu... o doğduğunda zuhur eden nur, kıyamete kadar
kainatı ışıklandıracaktı. Bin yıldan beri yanan Mecûsilerin ateşini söndüren
o “nur”; Said “Nur”sî’nin şahsında Verâset-i Nübüvvet sırrıyla
bin üçyüz elli sene sonra inkâr-ı ulûhiyetin, dinsizliğin manevî ateşini
söndürmüştü. Kisranın saraylarının burçlarının yıkılmasına sebep
olan o “nur” ahirzamanda da insanın iç dünyasına kurulan enâniyet
sarayının “nefs” burçlarını yıkmıştı. Güneş bile sıcaklığını
onun nurundan alıyordu bu zamana kadar.
Çocukluğundaki
harika halleriyle de insanları şaşkınlık içerisinde bırakıyor,
kendisine teveccüh ettiriyordu. Ve bin dört yüz sene sonra da sosyologların
psikologların akıllarını hayrette bırakıyor, kendine hayran ettiriyordu
o “nur” çocuk.yıllar sonra aklı, mantığı, ahlâkıyla yirmi beş yaşında
bir genç olmuştu artık o. “emîn lâkabıyla da kendisinden on beş yaş
büyük olan Haticet-ül Kübra’yı etkileyip, evlenme teklifi ettirecek
kadar âlî bir insandı Sevrer-i
Nebî. Hem dikkat çekiciydi ki; o nur yüzlü, doğru sözlü genç nebî,
kendini beğendirmek ve Haticet-ül Kübra’ya güzel görünmek için uğraşmamıştı.
Ne demek isityordu bu hâliyle ahirzaman gençlerine.
Ve nihayet o
an gelmişti. Nübüvvet mührünün farklılığını farketme ve Risalet tâcını
giymek zamanıydı. Hira mağarasında Cebrail(as)
isimli meleğin kendisini üç defa sıkıştırarak, “oku,
Rabb’inin adıyla oku” demesiyle, kendisini, kainatı, Kur’an-Hakîm’i
okuması istenmişti daha ilk vahiyle birlikte. O Şefkatli Nebî , o mübarek
insan, ürkmüş ve kormuş bir halde zevcesinin yanına geldi. “Beni örtünüz
, beni örtünüz”dedi. Onu bu derece titreten “oku” emri, bizi neden hiç
sarsmıyordu? Yoksa önemsiz miydi “ben”i, kainatı, Kur’an-ı
Kerîm’i okumak?
Zât-ı Zülcelâl,
irşad etme vazifesiyle görevlendirdiği sevgilisine önce “oku” demişti,
“Alîm” isminin tecellisiyle ona ilminin kapısını açmıştı.
Zât-ı Zülcelâl kainat kitabına yazdığı Tekvîni Ayetleri
Kur’an-ı Hakîm’inde tercüme etmiş, o Kelâm-ı Ezelîyi de Resûlünün
şahsında bütün insanlığa göndermişti.
Artık semâvat
ve arz Muhammed-ül Emin olan Resûl-ü Ekrem’i miraçtaki Risaletiyle
beraber kendi üzerinde taşımaktan son derece mes’ud ve müsterih olup,
her daim ona salât ve selâm getirmişlerdi. Çünkü O,Hâlıklarının en
sevgilisiydi. Onun Risaletiyle suların akışı daha bir canlı, güneşin
ziyası daha bir aydınlıktı. Kuşların, böceklerin mânidar ötüşlerinde,
güllerin açılışında onun nurunun tecellisi vardı.
Karanlık nura,
cehalet ilme, sefalet safahata, enenin nahnüye döndüğü o zaman asr-ı
saadetti artık. Cehaletin kilit vurduğu kalpler, iman hakikatleriyle,
“sohbet-i nebevî” ile bir bir açılarak ilim meyvelerini vermeye başlamıştı.
İlk meyveydi hanımı ve sevgili dostu Hz. Ebûbekir. Ahir olan bu zamanda da
sohbet-i Nebevîye mazhar olmak, Sünnet-i Seniyye’ye kemâl-i ittibâ ile
olabilirdi. İşte o zaman, her duamızda mânen yanımızda olurdu Resûl-ü
Ekrem (asm). Ziyası öyle bir ışıktı ki; Arabistan yarımadasından dünyaya,
dünyadan kainata ulaşacal kadar etkiliydi. Çünkü O, kainatın “Hakikat
Güneşi”ydi. Ve O zamanın ve tüm zamanların en Bedîsiydi.
Belki bin dört yüz sene geçmişti Nebiyy-i Zîşânın devrinin üzerinden,
ama Hadisleri, Sünnetleri değişmemişti. O zaman “çölde açan bir gül”
idi. Şimdi ise, “karla kaplanmış gönül yollarında açan bir kardelen.”
Onun ismi gökte hâlâ “Ahmet”,
yerde “Muhammed”di. Almalıydık o Nur’u tarihin tozlu raflarından. Yaşantımızı
o nurun ziyasıyla ışıklandırmalıydık. İç dünyamızı Risâlet gülleriyle
süslemeliydik. Çünkü; kalpler
ancak onun sohbetiyle aydınlanırdı.