A: âba: babalar, pederler. abd: kul, köle, hizmetçi. abd-i aziz: izzetli ve şerefli kul. abd-i hass: hususî, has ve ayrıcalıklı kul Hz. Muhammed (asm). abd-i külli: bütün yaratıkların ibâdetlerini içine alan, onları temsil edebilen kul; insan. abd-i mahsus: seçilmiş kul olan Hz. Muhammed (a. s. m. ) abd-i mü'min: inanan kul. abd-i müsebbih: Allah'ı zikir ve tesbih eden kul. abdal: evliyâdan ziyâde nûraniyet kazanmış ve bir anda bir kaç yerde görünebilen zatlar, dünya ile alâkasını kesen ve Allah'ın sevgisiyle yoğrulmuş kişiler. abdest: namaz ve sâir dini ibâdetler için el ağız, burun yüz dirseklere kadar kolları ve topuk kemiğine kadar ayakları, usûlüne göre üçer defa yıkamak ve kulaklar, baş ve enseyi meshetmek. Abdülkahir-i Cürcani: Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamıştır. Büyük âlim ve Arapça'nın dâhi mütehassıslarındandır. Çok dindar ve takvâ sahibi idi. abes: boş, mânâsız, faydasız, hikmetsiz. abesiyet-i mutlaka: her yönüyle boş ve mânâsız olma. abesiyet: faydasız ve boş olma, lüzumsuz ve gâyesiz oluş. âb-ı hayat: hayat suyu, hayatın devamına vesile olan kan, ebedî hayata sebep olan mânevi değerler, kevser suyu. âb-ı kevser: Cennette bulunan ırmağın suyu. âb-ı leziz: lezzetli bir su. âbid: ibâdet eden. âbide: tapınak. İbâdet edilecek yer. abüs: asık ve ekşi yüzlü. âbü'l·hayat-ı mârifet: mârifet âb-ı hayatı. acâib-i masnûât-i İlâhiye: Allah'ın hayret ve şaşkınlık veren sanatlı yaratıkları. acâib-i masnûât: hayret ve şaşkınlık veren sanatlı yaratıklar. acâib-i mülk ve melekût: madde ve mânâ âlemindeki acaib ve gariplikler. acâib-i sanat-ı İlâhiye: Allah'ın, insanları şaşırtan hârika san'atları. acâib-i sanat: Allah'ın, insanları şaşırtan hârika san'atları; sanat hârikası. acâib-i vezâif: hayret verici vazifeler. acâibü'l mahlukat: hayret verici yaratıklar. acâip:şaşırtıcı ve hayret verici şeyler. acbü'z-zeneb:insanın kuyruk sokumunda bulunan ve ikinci yaratılışa çekirdek hükmünde olacak küçük kemik. acemi:tecrübesiz, yeni. acib: şaşılan ve hayret uyandıran şey acaib: benzeri görülmeyen; garip. âciz-i mutlak: her bakımdan güçsüz,tam âciz, sınırsız güçsüz. âciz: güçsüz, kuvvetsiz; kâbiliyetsiz, beceriksiz. âcizâne: âciz ve güçsüz bir şekilde. âcize: güçsüz, kâbiliyetsiz, beceriksiz. ucûbe-i sanat:sanat yönüyle hayret verici olan. acz:güçsüzlük, kuvvetsizlik; kulun Allah kârşısında hiçbir gücü olmadığını bilmesi. acz-i beşeri:insanın güçsüzlüğü. acz-i mutlak:her bakımdan güçsüzlük, tam âcizlik, sınırsız güçsüzlük. aczâlûd: âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük. a'dâ: düşmanlar. âdâb: usul, yol, yordam, davranış kâideleri, terbiye; ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. âdâb-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın ihtivâ ettiği edepler. adâlet: doğruluk, hakkaniyet. adâlet-i hakikiye: gerçek adâlet. adâlet-i Kur'âniye: Kur'ân'ın adâleti. adâlet-i tâmme: tam ve eksiksiz adâlet. adâletperver: adaletsever. Adâletullah: Allah'ın adâleti. âdât: âdetler, yapılan işler. âdât-ı ecânib: ecnebilerin âdetleri, yabancı anlayış ve âdetler. âdât-ı içtimâiye: sosyal âdetler, toplum anlayışı. âdât-ı nâs: insanların âdetleri. adüvet:düşmanlık, kızgınlık, kin. adavetkârâne: düşmancasına. addetmek: saymak. aded-i mübârek: mübârek, hayırlı miktar, sayı. adem: yokluk, hiçlik, olmama, bulunmama. Âdem: ilk insan ve ilk peygamber. ademî: yokluğa âit, yoklukla ilgili. adem-i abesiyet: boşluk ve lüzumsuzluğun olmayışı. adem-i af: affedilmez. adem-i ifâ: yapılması gerekli işi yapmama, vazifesini yerine getirmeme. adem-i ilim: ilmimiz ve bilgimiz dahilinde olmayan. adem-i intizam: intizamsızlık, düzensizlik. adem-i israf: israfsızlık. adem-i kabul: kabul etmeme. adem-i mesuliyet: sorumsuzluk, mesuliyetsizlik. adem-i nimet: nimetsizlik. Nimetin yokluğu. adem-i rü'yet:bir şeyin görünmemesi. adem-i sırf: yokluğa mahkum. Yokluk. adem-i taalluk: ilgisi olmayan, alakâsı bulunmayan. adem-i tasdik: tasdik etmeme, doğrulamama. adem-i vukû: olmamış gibi, olmadığına dâir. adem-i vücud: olmayan; yokluk. ademâbad: yokluğa gidiş. Yok oluş. ademâlûd: yokluğa karışmış, yok olmuş gibi. ademistan: yokluk yeri, yokluk ülkesi. ademnümâ: yokluk gösteren. âdet-i İlâhiye: Allah'ın âdeti, kânunu. âdi: basit, normal, her zaman yapılan, sıradan, üstünlük farkı olmayan. Âdil: âdâlet eden, her zaman adâletle hükmeden Allah. Âdil-i Bilhak: hakkıyla ve adâletle iş gören Allah. Âdil-i Hakîm: hikmet ve adâletle iş görüp tasarruf eden. Âdil-i Mutlak: her şeyin hakkını veren, zulûmden münezzeh olan ve sonsuz adâlet sahibi Allah. Âdil-i Rahim: adâlet ve rahmetiyle her işi gören Allah. âdiyât: her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mucize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kıymeti bilinmeyen hâdiseler. Adl: adâlet, adâlet üzere oluş, doğruluk; Allah'ın bir ismi. Adl-t Hakem: adâlet ve hikmet sahibi Allah. adliye: mahkeme; muhâkeme işleriyle. uğraşan dâire. adüvv: düşman. adüvv-ü kâfir: kâfir düşman. âfâk: ufuklar; dış dünya. âfâk-ı âlem: âlemin ufukları. âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet: İlâhlığın büyüklük ufukları. âfâki: dünyaya âit meseleler ve hâdiseler. âfât: âfetler, belâlar, musibetler, büyük felâketler. âfiyet: sağlık, selâmet, sıhhatli olmak. afv: affetmek. afv-ı İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın affı. ağdiye: tekelcilik anlayışı. ağleben: ekseriyetle, genellikle. ağsân: dallar. âğûş-u nâzdarâne: nâzenin bir şekilde sarmalayan kucak. ahâli: halk, umum; bir memlekette oturanlar, yaşayanlar. ahâli-i İslâmiye: Müslüman halk. âhar: başkaları, diğerleri. ahbâb-ı uhrevi: âhiret dostları. ahbap: sevilenler, dostlar. ahbâr: haberler. ahd: söz vermek, vaad etmek. ahenk: uygunluk, düzgün tarz ve gidiş. âhir: son. âhiret: Kıyâmetten sonra kurulacak olan âlem, öte dünya, ikinci hayat. âhir-i hayat: hayatın sonu. âhir-i ömr: ömür sonu. âhirzaman: dünyanın son zamanı ve son devresi, dünya hayatının kıyâmete yakın son devresi, Peygamberimizin (a. s. m. ) yaşadığı devirden kıyâmete kadar olan zaman. ahkâm: hükümler, kânunlar, nizamlar, prensipler. ahkâm-ı İlâhiye: Allah'ın hükümleri. ahkâm-ı imâniye: inançla ilgili hükümler. ahkâm-ı İslâmiye: İslâm'ın hükümleri. ahkâm-ı katiye-i İslâmiye: İslâm'ın kesinleşmiş hüküm ve esasları. ahkâm-ı kudsiye: mukaddes hükümler. ahkâm-ı mesture: aslında var olup, gizli kalmış hükümler. ahkâm-ı Rubûbiyet: Cenâb-ı Hakkın terbiye ve idâre ediciliğinin hükümleri. ahkâm-ı şer'iye: şeriatın hüküm ve kâideleri, esasları. ahkâm-ı şeriat: dinin hükümleri, İslâmın hükümleri. Ahkemü'l-Hâkimin: Hâkimlerin Hâkimi. ahlâf: sonrakiler, evvelkilerin yerine geçenler. ahlâk-ı hamîde: beğenilen güzel ahlâk. ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk. ahlâk-ı İlâhiye: ilâhi ahlâk olan Peygamberin güzel ahlâkı. ahlâk-ı rezile: alçak ve kötü ahlâk. ahlâk-ı Seyyie-i vahşiyâne: vahşice olan kötü ahlâk. ahlâk-ı seyyie: günah, kötü huy, çirkin ahlâk. ahlâk-ı ulviye: yüce ve yüksek ahlâk. ahlâk-ı umûmiye: umumî, sosyal ahlâk, anlayış. ahlâkî:ahlâkla ilgili, ahlâka uygun. ahlâkiyyun: ahlâk ilmiyle uğraşanlar. ahmakâne: ahmakçasına. ahsen: makbul, geçerli. ahsen-i sûret: en güzel sûret. ahsen-i takvim: en güzel biçime koyma; Cenâb-ı Hakkın her şeyi en güzel biçim, sıfat ve sûrette yaratması; insanın en güzel sûrette yaratılışı. ahseniyet: güzellik ve hüsün. ahsenü'l-Hâlıkin: her şeyi her şeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık (c. c. ). ahvâl: haller, durumlar. ahvâl-i âhirin: sonrakilerin, gelecek olanların halleri. ahvâl-i beşeriye: insanların yaşayışları. Sosyal hayat. ahvâl-i Cennet: Cennet'in. halleri, Cennet hayatı. ahvâl-i dünyeviye: dünya halleri. ahvâl-i mâzi: geçmişin halleri. ahvâl-i muhtelit: çeşitli ve değişik haller. ahvâl-i uhreviye: âhiretteki durumlar, hâdiseler. ahvâl-i vücûdiye: vücûdun çeşitli halleri. ahvâl-i zaman: zamanın şartları, halleri. ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin en iyileri, göklerin hayırlıları. ahyâr:hayırlar, iyiler. ahz-ı asker: asker alımı. ahz-ı misak: söz ve yemin almak. ahz-ı ücret: ücret alma. âilevi:âileye âit, âileyle ilgili. âkab: bir şeyin gerisi, sonu. akâid-i imâniye: iman esasları. akâid-i insâniye: insanî değerler inanışlar. Çoğu insanların bir meseledeki inanç beraberliği. akâid-i kelâmiye: itikâda, imâna âit meselelerden, İslâmî esaslar dâiresinde bahseden ilim. akâidî: inanca dâir. akârib:yakınlar, akrabâlar. akçe: para. akd: anlaşma, sözleşme, bağlantı. âkıbet: bir şeyin sonu; nihayet, netice. Akıbetü'l müttakin: takva sahiplerinin mutlu sonu. âkıbetü'l-âkibe: nihai sonuç. âkıl: akıllı. akılfüruş: aklını beğendirmeye çalışan, akıllı olduğunu göstermeye gayret eden. akilsuz: akla ters, aklı rahatsız eden. akide: inanılan ve îtikad edilen esas. akik: çoğunlukla kırmızı renkte olan yüzük gibi takılarda kullanılan bir süs taşı. akîm: neticesiz, kısır, beyhûde; boş. âkil: beslenen, yiyen. âkilü'n-nebât: bitkilerle beslenenler. Ot oburlar. âkilü's-semek: balık eti ile beslenenler. akis: yansıma. akl-ı beşer: insan aklı. akl-ı dünyevî: dünyevi akıl. akl-ı evvel: ilk akıl. aklen: akıl ile, akıl yoluyla, akıl bakımından. aklî: akıl ile bilinen veya bulunan şey; akla mensup, akıla dâir ve onunla ilgili. akran: emsâller, yaşıtlar. akreb: en yakın. akrebiyet-i İlâhiye: Allah'a olan yakınlık. akrebiyet: yakınlık, yakın olma. aks: yansıma, yankı; zıd. aks-i sadâ: ses yankılanması. aks-i nur: ışığın yansıması. aksâm: kısımlar, bölümler. aksâm-ı huruf: harflerin kısımları. aksâm-ı ihsahât: ihsan ve lütufların çeşitleri, kısımları. aksâm-ı kelâmiye: sözün kısımları. aksâm-ı kesîre: çok kısımlar. aksâm-ı ma'lûme: bilinen kısımlar. aksâm-ı Tevhid: tevhidin kısımları. aksâm-ı zinet: süs dereceleri, zînet çeşitleri. aktâb: kutublar, hak tarîkatlerin reisleri, şahları; bir çok Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük velilerden zamanın en büyük mürşidi olan kimseler. aktâb-ı âşıkîn: Allah ve hak âşığı olan kutuplar, hak tarikatların şahları, reisleri. aktâr: her taraf, her yer; çaplar. aktâr-ı âlem: kâinat memleketi, kâinatın dört bir yanı. aktâr-ı arz: dünyanın her tarafı. aktâr-ı İslâmi: İslâm âleminin dört bir yanı; her taraf, dünyanın dört bir yanı. aktâr-ı memleket: memleketin her tarafı. aktâr-ı zemin: zeminin her bir yanı, dünyanın her köşesi. aktrist: tiyatroda rol yapan kadın oyuncu. akvâl: kelimeler, konuşmalar, sözler, kaviller. akvâm-ı âlem: dünyadaki millletler. akvâm-ı beşeriye: insan kavimleri; milletler. akvâm: kavimler, milletler. Âl:Peygamberimizin âilesine mensup olanlar. âlâ: üstün, yüce, çok yüksek, kıymetli. âlâ-yı illiyyin-i insâniyet: insanlığın en yüksek derecesi. âlâ-yı illiyyin: Allah katında en iyilerin derecesi; Cennetin en yüksek derecesi; yüceler yücesi, en yüksek mertebe. alâik-ı nakş: nakışlardaki benzerlik ve alâka. alaka: asılıp tutunan şey, bebeğin anne karnındaki 40-50'inci günleri arasındaki devreye denir. alâka: bağlılık, bağ, ilişki. alâkadar: bağlı, alâkalı, ilgili. alâkadarâne: ilgilenerek, alâka göstererek. alâküllihâl: ister istemez, her durumda, her halükârda, eninde sonunda. âlâm: elemler, acılar. âlâm-ı firak: ayrılık elemleri. âlâm-i hazînâne: üzüntü verici elemler. alâmât: işaretler, semboller. alâmet: belirti, işaret, nişan. alâmet-i fârika: bir şeyi diğerlerinden farklı kılan hususiyet. alâmet-i Kıyâmet: kıyâmet alâmetleri. âlât: âletler, vâsıtalar. âlât-ı lehviyat: eğlence aletleri. alay: 3-4 tabur piyade veya 5 bölük askerden meydana gelen kuvvet. Âlem-i şehâdet: şehâdet âlemi gözümüzle ördüğümüz âlem, bu dünya, kâinât. âlem-i âhiret: ahiret âlemi. âlem-i an: dünya âlemi. âlem-i arziye: dünyâ âlemleri; yeryüzündeki muhtelif âlem yeri. âlem-i asgar ve ekber: en küçük ve en büyük âlem. İnsan ve kâinat. âlem-i asgar: en küçük âlem, insan. âlem-i bâkî: sonsuz olan âhiret âlemi. âlem-i bekâ: sonsuzluk alemi; âhiret. âlem-i berzah: ölenlerin, Kıyâmete kadar bulundukları âlem; kabir âlemi; ruhların ve ruhânîlerin bulunduğu âlem. âlem-i beşeriyet: insanlık âlemi. âlem-i cismâniyât: maddî varlıkların bulunduğu âlemler. âlem-i cismâniyet: madde âlemi. varlık dünyası. âlem-i ebed: sonsuz âlem. âlem-i ebediyet: sonsuzluk âlemi. âlem-i ekber: en büyük âlem. âlem-i emr: Cenâb-ı Hak'kın değişmeyen sabit hakîkatler şeklinde devam eden kânunları âlemi, dairesi. âlem-i ervah: ruhlar âlemi, ruhların ve ruhânilerin bulunduğu âlem. âlem-i gayb: görünmeyen alem, kabir, Cennet, Cehennem gibi göremediğimiz âlemler. âlem-i hakîkat: gerçek dünya. Geçici ve fani olmayan âlem. âlem-i insâniyet: insanlık âlemi. âlem-i İslâm: İslâm âlemi. âlem-i İslâmiyet: İslâmiyet âlemi. âlem-i kebîr: büyük âlem, kâinât. âlem-i kesif: karanlık âlem. Dünya. âlem-i küfür: küfür dünyası. âlem-i lâtif: nurlu âlem; ahiret. âlem-i mahşer: kabir hayatının bitmesinden sonra yeniden diriliş ve toplanmanın olacağı âlem. âlem-i mânâ: gözle gördüğümüz âlemin dışındaki mânâ âlemi; mâneviyat büyüklerince bilinen âlem. âlem-i manevîye-i İslâmiye: İslâmiyetin mânevî âlemi. âlem-i medeniyet: medeniyet dünyası. âlem-i melekût: meleklerin dünyası. âlem-i menâm: uyku âlemi, rüyâ âlemi. âlem-i misâl: bütün varlıkların ve hâdiselerin görüntülerinin, sûretlerinin bulunduğu âlem; rüyâ âlemi. âlem-i mubsırât: görünen varlıklar âlemi. âlem-i mülk: görünen âlem her şeyin dış yüzünün meydanâ getirdiği âlem. âlem-i mülk ve melekût: varlıkların dış ve iç yüzleri iyi kötü güzel çirkin gibi zıtları içine alan sebepler dünyası âlem-i mülk, hiç bir vasıta ve engelin müdâhale edemediği, hüküm ve idâresi sadece Allah'ın elinde bulunan âlem ise âlem-i melekût. âlem-i nur-u enver: âlemin nurunun nuru. âlem-i nur: nur âlemi, âhiret. âlem-i rahat: rahat âlemi. âlem-i rahmet: rahmet dünyası. âlem-i sağir: küçük âlem. İnsan bedeni. âlem-i süfli: alt ve aşağıdaki âlem. Maden, bitki ve hayvanlar âlemi. âlem-i şehâdet: şehâdet âlemi, gözle gördüğümüz âlem. alem-i tagayyür:değişme âlemi; her şeyin aynı kalmayıp devamlı değiştiği alem. âlem-i uhrevî: öbür hayat, âhiret hayatı. âlem-i uhreviye: âhiret âlemi. âlem-i ulvi: yükseklerdeki âlem ve dünyalar. âlem-i zulûmât: karanlıklar âlemi. alemdâr: bayrak tutan; bayraktar. âlemü'l guyûb: gayb âlemleri, görünmeyen alemler. âlet-i hevesât: hevesât âleti. ölet-i inkişaf: gelişmeye müsait. Geliştirilebilen bir âlet. âlet-i mülahaza: düşünme ve muhakeme vasıtası. âlet-i tâzib: azap verme âleti. âlet-i tenâsül-i insan: insanın üreme organı. âlet-i tes'id: saadete ulaştırma âleti. Alevi: Hz. Ali'ye mensup olan, Şia. aleyh:onun hakkında, onun üzerinde, onun zararına (olumsuz olarak kullanılır). aleyhimüsselâm: Allah onlara selâm etsin. Aleyhisselâtü Vesselâm: "Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun" mânâsında Peygamberimiz için yapılan duâ. âli:üstün, yüce, yüksek, büyük, azîz. Alim-i Hakim: her şeyi bilen ve hikmetle yaratan Allah. Alim-i Küll-i Şey: her şeyi bilen ve her şeyin ilmi dahilinde olan Allah. Alîm-i Mutlak: ilmine hiçbir şekilde sınır konamayan ve herzeyi hakkıyla bilen Allah. Alîm: herzeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi; herzeyi hakkıyla bilen Allah. âlimâne: âlimlere yakışır bir şekilde. âlicenap: yüksek ahlâklı, cömert. âlihe: batıl ilâhlar; ehl-i batılın tanrıları. Alim: her şeyi hakkıyla bilen Allah. âlim-i ilm-i celb: bir eşyâyı bir yerden bir yere çekmek ilminin âlimi. âlimâne: âlimlere yakışır. bir şekilde, bilerek. Allâhümme: Ey Allah'ım! âlûde: karışmış, karışık, bulaşmış, alaca. âlûfte: açık saçık, ahlaksız kadın.. âmâ-i asam: kör ve sağır. a'mâl: ameller, işler, fiiller. a'mâl-i beşeriye: insanın yaptıkları işler. âmâl: emeller, arzular. âmâl-i beşeriye: insanların amelleri, yaptıkları. âmâl-i sermediyet: sonsuzluk emelleri ve arzular. amel: dinî bir emr yerine getirme, itaat, fiil, iş, emek. amel-i sâlih: dine uygun hayırlı fiil, iyi iş. amel-i uhrevi: âhirete âit iş; neticesi âhirette görülecek olan davranış. amelen: işleyerek yaparak; fiîlen. ameli: amelle ilgili ve ona ait, fiil. olarak, işleme sûretiyle, pratik, tecrübeli. âmennâ ve saddaknâ: "Doğruluğuna iman edip tasdik ediyoruz" mânâsında; inandık ve tasdik ettik. âmennâ: iman ettik. Amentü billâh: "Allah'a îman ettim " âmi: avâmca, bilgisiz, câhil, ileri gelenlerden olmayan. âmin-i dâimi: devamlı bir Amin. âmin: "Yâ Rabbil Öyle olsun, kabul eyle!" mânâsında duâdan sonra söylenir. âmir: büyük memur, emreden, iş gösteren. Âmir-i Alim: sonsuz ilim sahibi olan âmir; Allah. Âmir-i Mutlak: mutlak emir sahibi, ezel ve ebed Sultanı olan Allah. âmiriyet: âmirlik, emredici oluş. âmiyâne: âdice, bayağıca, cahillere yakışır surette. âmm: herkese âit, umuma âit, umumi. âmme: genel, umumî. an'ane: gelenek, âdet, örf; ağızdan nakledilen söz. ân-ı seyyâle: bir anda akıp giden zaman dilimi. Su gibi geçen an. anahtar külçesi: anahtar demeti, bir tele dirilmiş çok sayıda anahtarların hepsi. anâsır-ı arziye: dünyadaki unsurlar. anâsır-ı asliye: temel unsurlar. anâsır-ı câmide: cansız ve ruhsuz unsurlar, elementler. anâsır-ı külliye: küllî ve dünyanın her tarafına yayılan unsurlar. anâsır-ı mâneviye: mânevî unsurlar. anâsırı saire: diğer unsurlar. Toprağın dışındakiler (Su, hava, ziya) anâsır-ı tabâyia: tabiattaki unsurlar (dağ, taş, deniz v. s. ) anâsır-ı zâhiriye: toprak, ziyâ, hava, su gibi maddî unsurlar. anâsır: elemanlar, unsurlar, elementler; bütünü meydana getiren parçalar; varlıkların meydana gelmesini sağlayan temel unsurlar, elementler andelib-i zîşan: şan sahibi bülbül. angarya: ücretsiz olan iş. âni: birden bire. ankebût: örümcek. antika-i sanat-ı Rabbâniye: değerli ve mükemmel güzellikteki İlâhı sanat. antika: kıymetli sanat eseri; eski zamandan kalma eser, tarihî eser. Arabî: Arapça. Arabiyyü'l-ibâre: Arapça paragraf, Arapça bölüm. arazi: sonradan ortaya çıkan, dolayısıyla. ârız: bulaşma, yaklaşma; sonradan ortaya çıkma. ârızi: sonradan olma, bir şeyin aslından olmayan. ârif: bilen, bilgide ileri olan, âşinâ, vâkıf; hakkı hakkıyla bilen; bir şeyi çok düşünmeye ihtiyaç duymadan ve zorlanmadan kolayca anlayan; zevkî. ve vicdanî irfan sâhibi. ârif-i billâh: Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanıyan,. mürşide, ermiş, evliyâ. ârif-i münevver: nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. ârifin: ârifler. arş ü ferş: yer ve gök. Arş: kürsü, taht, yüce makâm; en yüksek gök; Allah'ın büyüklüğünün yüceliğinin tecellî ettiği yer, askere yürümesi için verilen emir. Arş-ı Azam: en büyük arş. Allah'ın arşı; yücelerdeki yer. Arş-ı Ehadiyet: 284. sayfa. Arş-ı Mârifetullah: Allah'ı hakkıyla tanımanın en yüksek derecesi. Arş-ı Rahmân: Rahmân'ın arşı. Bağışlayan ve yardım eden en yüce makam-ı İlâhî arş-i azamet: Cenâb-ı Hakkın büyüklüğünün arşı. arş-ı kemâlât: olgunlukların zirvesi. arş-ı mânevi: mânevi arş. arş-ı Rubûbiyet: terbiye ediciliğin yüce makamı Saltanat-ı Rububiyetin tasarrufunda bulunan muhtelif dairelerindeki hususi ve yüce makâm. arşın: 68 santimetreye denk olan eski bir uzunluk ölçüsü arşî ve süllemî: varlıkların zincirleme sebepler neticesinde birbirini meydana getirdiği görüşü olan "devir ve teselsül"ün batıl olduğunu ispatlamak için kullanılan mantıki bir delil. Arşü'r-Rahmân: Rahmân olan Allah'ın arşı. arz: yer, dünya sunma, takdim etme. arz-ı dîdar: güzelliğini göstermek, yüzünü göstermek. arz-ı münâcât: duâyı arz etmek. arz-ı ubudiyet: kulluğun arz edilmesi. arziye: beşeri, insanların yaptıkları. arzu-yu İlâhiye: Allah'ın rızâsı ve kullarından isteği. arzuhal: arzetmek, bir iş için bir makâma verilen dilekçe. arzukeş: arzulu, istekli. asâ: değnek. asâ·yı Musâ: kâfir sihirbazları mağlup eden ve taşa vurulduğunda Cenâb-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Musâ'nın (a. s. ) mu'cizeli değneği, asası. âsâb:damarlar; sinirler. âsâb-ı muharrike: hareket ettirici sinirler. asabi: sinirli, öfkeli. asabiyet:sinirlilik, aşırı gayret, iman ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını veya milletini savunma gayreti, hamiyyet. asabiyet-i nev'iye:yakınlarına, sülâlesine, milliyetine yakınlık ve taraftarlık damarı. asabiyeten: asabi olarak, milliyet ve soy açısından. âsân: kolay. a'sar: asırlar. âsâr: eserler, izler, nişanlar; vazifeler, yükler, cürümler, kabahatler. âsâr-ı acîbe: şaşırtıcı eserler. âsâr-ı azîme: büyük eserler. âsâr-ı beşeriye: insanların yâptığı eserler. âsâr-ı ceberut: ceberut eserleri. âsâr-ı haşmet: haşmet eserleri. âsâr-ı hayat: hayat emareleri. Hayata faydalılık veren. âsâr-ı hikmet: hikmet eserleri. âsâr-ı ihsan: lütuf ve ihsan nümuneleri, eserleri, belirtileri. âsâr-ı İlâhiye: İlâhî eserler. âsâr-ı kemâl: olgunluk eserleri. âsâr-ı Lütuf: Allah'ın lütuf ve ihsan ettikleri. âsâr-ı meşhude-i âlem: âlemin görünen eserleri. âsâr-ı mu'cizekârâne: mu'cize sâhibi zâta yakışan eserler. âsâr-ı nurâniye: nurâni eserler. âsâr-ı Rabbâniye: Rabbâni sırlar. âsâr-ı rahmet: rahmet eserleri. âsâr-ı Rubûbiyet: Allah'ın (c. c. ) idare ve terbiye edici eserleri. âsâr-ı sanat: sanat eserleri. âsâr-ı terakki yât: ilerlemelerin meydana getirdiği eserler. âsâyiş: emniyet, korku ve endişeden uzak hâl, kânun ve nizam hakimiyeti. asfiyâ: sâfiyet, kemâl ve takvâ sahibi ve Peygambere (asm) vâris olup onun meslek ve gâyelerini gerçekleştirmeye ve tatbike çalışan zâtlar. asgar: küçük, asgari. Ashab: Peygamberimizi (a. s. m. ) gören ve mü'min olarak vefât eden büyük zâtlar · sahipler, sahabeler. Ashâb-ı Nebî: Peygamberin Sahabeleri. ashab-ı akıl: akıl sahipleri; akıllı kimseler. ashâb-ı irfan: tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemâl sahipleri. ashâb-ı kemâlât: kâmil insanlar; kemâlât sahibi insanlar. âsi: isyan eden, isyankâr, karşı gelen. âsiyâne: isyan edercesine. asl-ı hilkat-i arz: dünyanın yaratılışının aslı, ilk hali. asl-ı hilkat: yaratılış kökü, yaratılışın ilk hâli, başlangıcı. asl-ı nübüvvet: peygamberlik kökü, temeli. asl-ı vesvese: vesvesenin aslı, ilk hâli, evhamla büyütülmemiş şekli. aslâ: olması imkânsız. asliyet: asıllık, asıl oluş. asr: ikindi · devir, asır. Asr-ı Saadet: mutluluk çağı, Peygamber Efendimizin (a. s m. ) peygamber olarak dünyada bulunduğu devir. asr-ı ahir: son asır. asr-ı câhiliyet: Peygamberimizden (a. s. m. ) önceki asır, insanların puta taptığı, küfür ve cehâlet asrı. asr-ı hakikat: her şeyin gerçeğinin ortaya konulduğu asır. asr-ı hakikatbîn: gerçeği gören asır. asr-ı hâzır: şimdiki asır. asr-ı nur: nur ve nuranî asır. asr-ı Sahabe: Sahabelerin zamanı. asri: asırlık, asra âit ve ilgili. âsuman: gökyüzü, gökkubbe. asvât: sesler. âşık: çok aşırı seven, şiddetli muhabbet besleyen. aşiret-i galib: aşiretin, bir çatışmada galip gelmesi. Galip gelen aşiret. âşikâre: açık, belli, meydanda. âşire: onuncu; tasiânın altmışta biri. aşire-i dakika: bir dakikanın 167 trilyon 961 milyar 600 milyonda biri. aşk-ı bekâ: sonsuzluk aşkı. aşk-ı ebedi: sonsuz olan Allah'ın aşkı. aşk-ı kimyevi: kimyevi bir cazibe ile birleşme. aşk-ı lâhuti: Cenâb-ı Hakka olan sevgi ve muhabbet. aşk-r mukaddes: İlâhi ve kudsî sevgi. Aşk-ı İlâhî. aşknâme: aşk mektubu. aşr-ı mîşâr: onda birin onda biri; yüzde bir. atâ ender atâ: lütuf içinde lütuf; bağış içinde bağış. atâlet: boş durma, tenbellik, işsizlik, yılgınlık. atayâ-yı Rahmâniye: sonsuz merhamet sahibi Allah'ın bahşiş, lütuf ve ihsanları. ateşpâre: ateş parçası, ateş gibi. Atûf: çok acıyan, pek merhametli olan Allah. avâik: manialar, müşküller. avâlim: âlemler, cihanlar. avâlim-i uhreviye: âhiret âlemleri. avâlim-i ulviye: yüce âlemler. Mâna âlemi; âhiret âlemleri. avâm: sıradan biri, fakir halk tabakası; okuyup yazması az olan; ilim ve irfânı az, basit yaşayışa sahip kimse. Avâm-ı nâs: insanların ilmi irfanı kıt, okuma yazması olmayanları. avâm-ı melâike: meleklerden dereceleri düşük olanlar. âvân: anlar, zamanlar. avâm-ı Mûslimîn: Müslümanların avamları. avâm-ı nâs: insanların ilmi irfanı kıt, okuma yazması olmayanları. âvân-ı tekemmül: gelişip olgunlaşma anları. avane: yardımcılar. âvâz-ı hususi: herkesin kendisine has sesi. âyâ: "acaba, nasıl oluyor, hayret' gibi mânâlara. gelen şaşkınlık bildiren bir edattır. Ayasofi: Ayasofya Camii. âyât: âyetler; işaretler, deliller, tabiatta Allah'ın varlık ve birliğine işaret eden deliller. ' âyât-ı acibe: Cenâb-ı Allah'ın acip ve garib işlerinin ve. eserlerinin perde arkasındaki hakikati. âyât-ı beyyinât: ap açık rüyetler, deliller veya işâretler. âyât-ı haşriye: haşirle ilgili âyetler. âyât-ı İlâhiye: Allah'ın âyetleri. âyât-ı kâtıa: Kur'ân'ın kesin âyetleri, âyât-ı katiye: doğruluğu kesin âyetler, kat'î deliller. âyât-ı kemâl: mükemmelliğin delilleri. âyât-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın âyetleri. âyât-ı kübrâ: en büyük âyetler. âyât-ı Rabbâniye: Rabbanî âyetler. âyât-ı Rubûbiyet: Allah'ın terbiye edicilik sıfatını anlatan ve onunla ilgili olan âyetler. âyât-ı tekvîniye: oluşla, yaratılışla ilgili âyetler; varlıklarda görülen deliller. âyet: Kur'ân'ın her bir cümlesi. âyet-i acibe: insana hayretveren âyet. âyet-i azime: büyük ve azametli âyet. âyet-i câmia: çok mânâları içinde toplayan âyet ve delil. âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur'ân'ın her bir cümlesi. âyet-i Kur'ân: Kur'ân âyetleri. âyet-i kübrâ:en büyük âyet. âyet-i pürenvâr: nurlarla dolu âyet. âyet-i tenzîl: her bir indirilmiş âyet. Âyete'l-Kürsî: Allah'ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Süresinin 255. âyeti. âyetü'l kübrâ| en büyük âyet, delil. âyine-i cemâl-i ehadiyet: Allah'ın her bir güzel şeydeki birlik âyinesi, tecellîsi. âyine-i cemâl: cemâl âyinesi. Güzelliğin görünmesi. âyine-i esmâ: İlahî isimlerin âyineleri. âyine-i kalb: kalb aynası. âyine-i mahlukat: mahlukâtın görüntüsünün ifâde ettiği mânâ. âyine-i mârifet: mârifet aynası.. âyine-i müştak: istek ve arzu duyan ayna, Cenâb-ı Hakkı görmeye çok arzu duyan ve Onun isimlerinin tecellisine ayna olan insan. âyine-i ruh: ruh aynası. âyine-i Samed: Allah'ın Samed isminin tecellî ettiği yer. âyine-i Samedâniye: Samed aynası, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmayışı ve her şeyin Ona muhtaç oluşunu gösteren ayna. âyine-i Samediyet: hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'a her şeyin muhtaç oluş aynası. âyine-i tecellî: aslın görüntüsünü aksettiren ayna. âyine-misâl: ayna gibi, aynaya benzer. âyine: ayna, görüntü. âyinedar: bir şeyin özelliklerini, sıfatlarını gösteren, ayna olan. ayn: göz, çeşme · tıpkısı, tâ kendisi ayn-ı adâlet: adâletin tâ kendisi. ayn-ı adl: adâletin tâ kendisi. ayn-ı belâhet: ahmaklığın dikalası. ayn-ı çirkinlik: çirkinliğin aynısı. ayn-ı edep: edebin tâ kendisi. ayn-ı hak: gerçeğin ta kendisi. ayn-ı hakîkat: hakîkatin tâ kendisi. ayn-ı hikmet: tamamen faydalı ve gâyeli. ayn-ı ilm: ilmin tâ kendisi. ayn-ı kudret: kudretin tâ kendisi. ayn-ı likâ: gerçek kavuşma. ayn-ı matlûb: talep edilenin aynısı. ayn-ı. mutlak: mutlağın ta kendisi, sınırsız olan. ayn-ı rahmet: rahmetin ta kendisi. ayn-ı şems: güneşin gözü. ayn-ı şükran: teşekkürü gerektiren. ayn-ı şükür: şükrün bir ifâdesi. ayn-ı zâhir: açıklık içinde; olduğu gibi; olduğu yerde. ayn-ı zâti: bizzatihi kendisi. aynelyakin: görür derecede kesin olarak bilme veya bir derecede inanma. aynen: tıpkı tıpkısına, tamamıyla. ayniyet: tıpkısı olmak, aynı olmak. ayyaş: haram içki içen, sarhoş. âzâ: üye; organ, bedenin her bir uzvu. âzâ-i beden: vücud organı. âzâ-i esâsi: temel organlar. âzâ-i İbrâhim: İbrahim'in (a. s. ) vücut organı. azâb-ı elim: elem ve ızdırap veren cezalar. âzâd: serbest bırakma, hürriyetine kavuşturma. âzam: en büyük. azamet: büyüklük. azamet-i âsâr: eserlerin büyüklüğü. azamet-i haşmet-i haysiyet: şeref ve haysiyetin haşmeti ve·büyüklüğü. azamet-i haşmet: ihtişamın büyüklüğü. azamet-i ihâta: kuşatıp içine almanın büyüklüğü. azamet-i İlâhiye: Allah'ı büyüklüğü. azamet-i kadr: kıymetin büyüklüğü. azamet-i kibriyâ: haşmetin büyüklüğü. azamet-i kudret-i İlâhiye: Allah'ın kudretinin sonsuz büyüklüğü. azamet-i kudret: kudretin büyüklüğü. azamet-i kudret: kudretin büyüklüğü. azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük. azamet-i nûrâniyet: parlaklığın büyüklüğü. azamet-i Rubûbiyet: Allah'ın terbiye edicilik sıfatının büyüklüğü. aıamet-i saltanat: sultanlık ve idâre ediciliğin büyüklüğü. azamet-i Sâni: Yaratıcının büyüklüğü. azamet-i şevket-i Rubûbiyet: Allah'ın terbiye edicilik sıfatının haşmet ve büyüklüğü. azamet-i Ulûhiyet: İlâhlığın büyüklüğü. âzami:en fazla, en çok,. âzamiyet: en fazla oluş, en fazlalık. azap: acı, ceza, işkence. azim: çok büyük, en büyük, en yüce, çok ileri. azîme: büyük. azîmet: takva. ile şiddetli kaçınmak, günahlardan uzak durmak. azimüşşan: şanı yüce, büyük. Azîz: izzetli, çok izzetli, mânevi kuvvet ve kudret sahibi mağlup edilmesi mümkün olmayan ve dâima galip olan mânâsında Allah'ın bir ismi. azl: bir şeyi yerinden, güruhundan veya işinden ayırmak; birisini işinden veya makâmından ayırmak. B: bâ âsam: günahlarla birlikte. bâvehim: vehim ve korku ile. Şüphe ile. ba'sû ba'de'l-mevt: ölümden sonraki diriliş. bâb-ı âlem: âlem kapısı. İnsanlık kapısı. bâb-ı cûd ve cemâl: sonsuz güzellik ve cömertlik kapısı. bâb-ı haşmet ve sermediyet: sonsuzluk ve büyüklük kapısı. bâb- hıfz ve hafiziyet: her şeyi koruyuculuk ve koruma kapısı. bâb-ı hikmet ve adâlet: hikmet ve adâlet kapısı. bab-ı ihyâ ve imâte: diriltme ve öldürme kapısı. bâb-ı insâniyet: insanlık kapısı. bâb-ı kerem ve rahmet: şefkat, merhamet ve cömertlik, ikram ve ihsan kapısı. bâb-ı risâlet ve tenzil: kitap indirme ve peygamberlik kapısı. bâb-ı rubûbiyet ve saltanat: terbiye edicilik ve sultanlık kapısı. bâb-ı şefkat ve ubûdiyet-i Muhammediye: Hz. Muhammed'in (a. s. m) kulluğu ve şefkatli kapısı. bâb-ı vaad ve vaid: vaad ve tehdit kapısı. bâd-ı tecelli: tecelli rüzgârı; kader. bâdelmemât: öldükten sonra. bâdiheva: hevâ ve heves; eğlence, bedâva, boş. bâği: isteyen; âsî, zâlim, yoldan sapmış isyan etmiş, meşru idâreye başkaldıran. bağistan-ı kerem: cömertlik bahçesi. bâğistân-ı Cinân: Cennet bağları. bağistan-ı rahmet: Cenâb-ı Hakkın merhamet ve şefkatle ihsan ettiği şeyler bulunan bahçe; Cennet bahçesi. bağy: azgınlık. Zulüm. isyan. bahem: birlikte, beraber. bâhir: ap açık, âşikâr. bahis: konu. bahr: deniz, büyük âlim. bahr-i belagat: belagat denizi. bahr-i Furkan: Kur'ân denizi. bahr-i hakâik: gerçekler denizi. bahr-i ilm: ilim denizi. bahri muhit-i havâi: büyük bir okyanusa benzeyen hava. bahr-i muhit-i Kur'âni: büyük bir okyanusa benzeyen sonsuz ilim hazinesi olan Kur'an. bahr-i müsebbih: tesbih eden deniz. bahr-i Tevhid: tevhid deryası. bahri: denize âit, denizle ilgili, denize mensup. bahs: bir şey hakkında etrafıyla söz söyleyip,hakikati araştırmak, söz etmek, konuşulan şey. bahs-i Kur'ân: Kur'ân'ın bahsi. bahş: bağış, ihsan, lütuf. baht: kader, kısmet, talih; alın yazısı, ikbal. bahtiyar: bahtlı, iyi tâli'li; mesut, mübârek, kutlu. bâhusus: bilhassa, en çok, özellikle, bu hususla beraber, bununla beraber. baîd: uzak. Bâis: "Gönderen, yeniden yaratan" mânâsında Allah'ın bir ismi. bakar:öküz, dana, sığır. bakarperest: ineğe tapan. bakiye-i âsâr:eser ve izlerin geriye kalanı, artıkları. baki: geride kalan, arta kalan. bâkî: ebedi, dâimi, sonu gelmez, ölmez, sonsuz, geride kalan, arta kalan. Bâki-i Lâyezâl: hiç yok olmayan ve ebediyyen var olan Allah. bâlâpervazâne: yüksekten uçar gibi. bâliğ: ulaşmış, yetişmiş, olgun yaşına gelmiş, erişmiş, varmış. Bâni-i Zülcemâl: cemal sahibi binâ edici olan Allah. bûr: yük. bârekâllâh: Allah ne mübârek yaratmış; Allah hayırlı ve bereketli kılsın. bârgâh-ı merhamet: merhametin bârgâhı bârgâh: izinle girilecek yer, padişah divanhânesi, Allah'ın huzuru, duâ edilen yer. bârgâh-ı huzur: Allah'ın huzuru, Allah'a duâ edilen yer. barik:yıldırım, şimşek pırıltısı, Parlaklık. bârid: soğuk, hoş olmayan. bâridâne: soğukça, soğuk bir şekilde. bârigâh: Allah'ın huzuru, dua edilen yer. bârigâh-ı rahmet: sonsuz merhamet sahibi Allah'ın huzuru. bârika-i beyân:parlak ifade, tam açıklık. barika-i imân: imanın parıltıları. Barla: Bediüzzaman Hazretlerinin sürgün olarak kaldığı, Isparta'ya bağlı bir ilçe. basamak-ı Mirâciye: Mîrac basamağı. basar:göz, görme duyusu. Basir: basîret sahibi olan; "her şeyi. gören manasında" Allah'ın bir ismi. basirâne: görerek, çok iyi gören bir zâta yakışır şekilde. basire:görme duygusu, görme kuvveti. basiret: hakîkati kalbiyle hissedip anlama; ince görüş ve seziş, kalb gözüyle görme. basitâne: basitçe. bast:genişlemek açmak yaymak; bir şeye el uzatmâk; sevindirmek; kaplamak, Allah'ın cemal tecellisiyle kalbin, huzur ve sükun için ferahlaması. bast-ı mukaddemat:asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme. bâtıl: gerçek olmayan, hak olmayan. bâtın (batn):karın, mide, insanın içi. bâtın-ı kalb: kalbin. içi. bâtınen: içinden olarak, içyüzünde, dahilen. Bâtınî: içe âit, dış görünüşe dair olmayan. batman: eski bir ağırlık ölçüsü olup, iki okkadan sekiz okkaya kadar yer yer değişir; çoğunlukla altı okkadır. battal: bâtıl, boş, hükümsüz. Bayezid-i Bistâmi: Hicrî 188-261 tarihleri arasında yaşamış büyük âlim ve evliyâ bir zattır. bayram-ı Rabbâniye: Rabbanî bayram. becayiş-i mekân: mekân, yer değiştirmek. becü:iste. bedâat: hayret vericilik, yenilik ve iyiliklerde üstünlük, acib ve garib olma, çekicilik. bedâat-i hârika: görülmedik derecede yenilik, üstünlük ve aciplik. bedâhet: açıklık, ispata ihtiyaç duymamak, âşikâr. bedâheten: ap açık, bir şekilde, birden bire, âniden, ansızın, düşünmeksizin. bedâyi: hayret verici güzellikte olan şeyler. bedbaht: kötü, fena; tâli'siz, bahtsız, mutsuz. bedbin: kötümser, ümitsiz, her şeyin kötü yönünü gören. bedel: karşılık, yerine. beden-i insan: insan vücudu. beden-i misâlî: bedene benzeyen. Bedenin görünmeyen bir misâli. beden-i zîhayat: canlıların vücudu. bedevi: göçebe hayatı yaşayan. bedeviyet: çöl hayatı. Göçebelik. bedî: eşi benzeri olmayan hayret verici güzellikte olan, hârika. bedia: nâdide ve güzel, yeni îcad edilmiş şey; beğenilen ve takdir edilen çok yeni şey. bedihi: ap açık. belli. bedihiyât: ap açık hususlar. bedir: dolunay, ayın en parlak hâli. bedr-i münevver: nurlanmış ay, parlak ay. bedr-i münevver: nurlanmış ay, parlak ay. begün (bikün): "ey! mânâsında kullanılır; bi-kün tevbe: tevbe et. behimât: hayvanlar. behimiyât: hayvansı varlıklar. beis: zarar, zahmet, zor, fenâ. bekâ: devam etme, sonsuza kadar var olma. bekââlûd: bekâ bulaşık, sonsuzluk karışık. bekâ-i ervah: ruhların ölümsüzlüğü, ebediliği. bekâ-i nevi: cinslerin, türlerin varlığını sürdürmesi. bekâ-i ruh: ruhun devamlılığı, sabitliği, ölümsüzlüğü. bekâ-i şahsi: şahsın ebedî hayatı, sonsuz yaşaması. belâ ender: belâ içinde. belâgat: hitap ettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatli söz söyleme sanatı, hâlin gerektirdiğine uygun söz söylemek. belâgat-ı edâ: belâgatlı. belâgat-ı harikulade: hârikulâde belâgat görülmedik derece yüksek ve fevkalâde kıymetli olan belâgat. belâgat-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın belâgatı. belagat-ı hârika: hârika belâgat. belagat-ı mâneviye: mânevi belâgat. belâhet: ahmaklık, düşüncesizlik, ne yaptığını iyi bilememek. belîğane: beliğ bir şekilde. beliğ: maksadını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatan, hâlin gerektirdiğine ve muhataplara uygun konuşan. beliyyât: belâlar. beliyye: belâ, müşkülât, musibet beliyye-i âmme: yaygın hâle gelmiş günahlar, kötülükler, fenalıklar. bende: kul. benî âdem: Âdemoğlu, insanlar benî beşer: insanoğlu. benî İsrâil: İsrailoğulları. berendaz: açık olan, meydanda olan. berâat: haşmet, metânet; ilim ve şecaatta güzel vasıflarda emsalinden üstünlük; hüsn ve cemalde tam olmak, emsâlinden üstün olmak. Berahime: Berehmenler, bâtıl ve sapkın Hind ve Mecusi dinindekilerin reisleri. berâhin: bürhanlar, deliller. berâhin-i akliye-i katiye: aklî delillerle kesinlik kazanmış olan. Kesinleşmiş aklî deliller. berâhin-i akliye: akla hoş gelen; aklın tasdik edeceği deliller. berâhin-i haşriye: haşir bürhanları. berâhin-i katiye: kesin deliller. berâhin-i lâtife-i akliye: akla hoş gelen; aklın tasdik edeceği deliller. berâhin-i tevhid: tevhid bürhanları. berâhin-i uzmâ: en büyük deliller. berat: nişan rütbe, imtiyaz ve taltif için verilen kâğıt. berbat: harab, kötü, bozuk. berd: soğuk, soğukluk, soğutmak. bereket: bolluk. berhem zened: beraber çarpıyor, birlikte çalışıyor. berk: şimşek berk-i hâtif: karanlığı delip geçen şimşek. berk-i zâil: yok olan şimşek, bir anda parlayan ve hemen yok olan şimşek. berkarar: kararlı, yerleşmiş. berkâsâ: şimşek gibi. berr: toprak, yeryüzü, yer. berrak: nurlu, pek parlak bulanık olmayan, duru, açık, saf. berri: toprağa âit, kara ile ilgili. bertaraf: bir tarafa atılan, bir tarafa atılmış, ortadan çıkmış, zâil olmuş. berzah-ı esmâ: Esma-i İlâhiyenin mevcudat ve kâinat ötesindeki hâli. Allah'ın isimlerinin "Kab-ı Kavseyn" makâmından görünüşü. berzah:ölenlerin, Kıyâmete kadar bulundukları âlem; kabir âlemi; ruhların ve ruhânilerin bulunduğu âlem. bes: yeter, yeterli. besâtet:basitlik, sâdelik, karmaşık olmama hâli. besâtin-i dâime: dâimi bostanlar ve bahçeler. besmele:"Bismillâhirrahmânirrahîm"in kısaltılmış ismi. beşârât: beşâretler, müjdeler, hayırlı ve sevinçli haberler. beşaret:müjde, sevindirici haber. beşer: insanlar, insanoğlu. beşeriyet: insanlık. bevl: sidik, idrar. beyân: açıklama; izah; anlatma. beyân-ı. ifhâmiye: delille isbatlamanın açıklaması. beyân-ı Kur'ân: Kur'ân'ın âçıklaması. beyanat-ı âyât-ı Kur'aniye: Kur'ân âyetlerinin açıklamaları, beyanları, mesajları. beyânât: açıklamalar, beyanlar. beyanât-ı kevniye: yaratılışa âit âçıklamalar. beyannâme: yazılı açıklama, bildiri. beyder: harman yeri. beyhude: boşuna, boş yere, faydasız. beyn:ara, arası, arasında, aralık. beynennas:insanlar arasında. bîbehre: nasipsiz, mahrum. bîçare:çaresiz, zavallı. bîfasal:yekpâre, eklemsiz, pârçasız. bîhemta: eşsiz, dengi olmayan, benzersiz. bîhicap: çekinmeden, gizlemeden. bîhuş:akılsız, bunak, sersem. bîiştibah: şüphesiz. bîkarar: kararsız. bînâz: naz etmeden, nazlanmadan. bînisyan: unutkanlığa düşmeden. bîtaraf: tarafsız. bîtarâfâne:tarafsız bir şekilde. bihakkın: hakkıyla. bilfarz-ı muhâl: olmaz ama, olur kabul edelim. biaynelyakîn: görür gibi kesin bilir şekilde; ateşi yanına vararak gözle gördüğümüz gibi. bid'a: aslında dinde olmayıp, ona sonradan dahil edilen âdetler. bid'akârâne: dinde olmayanı, dine mal etmeye çalışmâk. bidâyet: başlangıç, baş. bidâyet-i hilkat:yaratılışın başlangıcı. bidâyet-i icad: yaratılışın başlangıcı. bidâyeten: başlangıçta, ilk olarak. bigâne: ilgisiz, aldırışsız. bigayr-i hisâb:hesapsız, sayısız. bihakkalyakin: yaşar gibi kesin bilircesine, bir şeyi tam ve kesin olarak bilmek şeklinde; ateşin yakıcılığını,elimizi yaklaştırarak bildiğimiz gibi. bihakkın: hakkiyle. biilmelyakin: birşeyi ilimle ve bâzı işaretleriyle bilmek şeklinde; uzaktan dumanı görüp ateşin varlığını bildiğimiz gibi. bilâhicab: hicapsız, sıkılmadan. bilâkis: aksine, tersine. bilânço: hülâsa, yekûn,. özet; rapor. bilâpervâ: pervasız, korkusuz, çekinmeden. bilasâle: bizzat, kendisi, eli ile, başkasını vâsıta etmeden, asâletiyle. bilâşek: şeksiz, şüphesiz. bilâşüphe: şüphesiz. bilâtereddüd: tereddütsüz, kararlı, şüphesiz. bilbedâhe: açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde. bilcümle: umûmiyetle, tamamen. bilfiil: fiilen bizzat kendi çalışması ile yaparak bilhads-i sâdık: doğru bir hads ile, uzun uzadıya araştırmaya gerek kalmadan hemen meydana gelen doğru bir ilimle. bilihtiyâr: istekle, arzuyla. Kendi isteğiyle. bilimtisâl: uyarak, bağlanarak, imtisal ederek. bilistihkak: hakkıyla, hak ederek, kazanarak. bilittifak: ittifakla, beraberce, birlikte. bilkuvve: daha fiiliyâta geçmemiş, kâbiliyet ve potansiyel halinde; fiil mertebesine varmadan, niyet olarak. bilmecburiye: mecbur kalarak; mecburen, zorunlu olarak. bilmüşâhede: bizzat şâhit olarak, görerek görür şekilde, görme derecesinde. bilvücub: olması gereken, vacip olan. bilyakin: bir şeyi şeksiz ye Şüphesiz olarak kuvvetli ve doğru bir inançla. bilmek, anlamak. bilyakini'l-kati: kati, şeksiz, şüphesiz bir yakîn ve itikadla. binâ-yı İslâmiyet: İslâmiyetin binası, yapısı. binâ: yüklem. Yüklenecek olan. binâen: bağlı olarak ...dayanarak, -den dolayı, bu sebepten. birâder: kardeş. birâder-i kalb-i hüşyar: kalbi uyanık kardeş. birâderi püremel: çok gayretli arkadaş, çalışkan kardeş biraderzâde: kardeş oğlu. Bismillâh: Allah'ın adıyla. bitamâmihâ: bütünüyle. bittariki'l-evlâ: ilk gidişte, evvelinde, önceden; başlarken, yola çıkarken. bittecrübe:tecrübe ile. bizzarûre: kesinlikle, zaruri olarak, mecburî olarak. borc-u fıtrat: yaratılış borcu. bostân: ağacı, yeşili, çiçeği bol olan yer, kavun, karpuz. bostân-ı bekâ: ebedîlik bahçesi. bostân-ı Cinân: Cennet bahçeleri. bostân-i hilkat: yaratılış bostanı. bu'd-u mutlak: büyük uzaklık, sonsuz uzaklık. bu'diyet: uzaklık. Budaî: Buda dîninden olan, Budist. buhl: cimrilik, pintilik. buhran: bunalım. Burak: binek, Cennete mahsus bir binek vasıtası; Cennete mahsus bir binek, Peygamber Efendimizin (a.s. m.), Mîrac'a çıkarken bindiği nûrânî binek. burak-ı tevfîk: ışık hızıyla giden bir Cennet bineği olan burak gibi maksada hemen ulaştıran Allah'ın yardımı. burak-ı tevfîk-ı İlahiye: Allah'ın yardımıyla giden sür'atli binek. burç: muayyen bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi; dünyaya göre güneşin döndüğü yerin. on ikide bir kadarı. burûdet: soğukluk. butlûn: haksızlık; bâtıllık. bülbül-misâl: bülbül gibi. bülbül-ü zü'l-Kur'ân: Kur'ân sahibi bülbül. büleğâ: beliğler, belâğatlı kimseler. büleğâ-yı Arab: Arapların beliğleri, Arap edebiyatçılar. bülend: yüksek. bürhan: birşeyi ispatlamak için kullanılan delil, ispat vâsıtası. bürhân-ı bâhir: ap açık delil. bürhân-ı Ehadiyyet: Ehadiyyet delili. bürhân-ı Hak: Hakk'ın bürhanı, Allah'ın varlığının delili. bürhân-ı hakikat: hakîkat delili. bürhân-ı innî: hadiselerden kanunlara, eserden müessire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi. bürhân-ı kâb: kesin, en sağlam, en şüphesiz delil. bûrhân-ı kati-i mantıki: kesin mantıki deliller. bûrhân-ı kati: ispatlayarak, kesinleşmiş deliller. bürhân-ı külli: çok büyük ve geniş delil. bürhân-ı limmî:. kanunlardan hadiselere, sebeplerden neticelere, müessirden esere gitme usul ve delilleri. bürhân-ı maddi: maddî ve görülebilen delil. bürhân-ı mantıki: mantıkî delil. bürhân-ı münevver: nurlu ve parlak deliller. bürhân-ı nâtık: konuşan delil. bürhân-ı neyyir: parlak ve nurlu bürhân, delil. bürhân-ı nur: nurlu deliller. bürhân-ı Rububiyet: Allah'ın terbiye edicilik delili. bürhân-ı Tevhid: Allah'ın birliğini gösteren delil. bürhân-ı Vahdâniyet: birlik delili. bürhân-ı Vahdet: Allah'ın birliğine âit deliller. bürhân-ı Vâhidiyet: Allah'ın birlik delili. bürûc: burçlar. bürûc-u sâmiye:gökyüzünün burçları. bürûdet:soğukluk. büzr:tohumlar, çekirdekler. C: Cadde-i kübrâ: büyük cadde; en selâmetli yol; Kur'ân'ın gösterdiği yol. cadde-i nurâni: nurlu ve aydınlık yol. Mîrac yolu. cadde-i nurâniye: nurâni İslâmiyet yolu; Kur'ân Caddesi. cadde-i umumiye-i akliye: bütün akılların yürüdükleri cadde; her aklın kolayca anlayabileceği bir mesele. câhil-i echel: en câhilden daha câhil. câhilâne: bilgisizce. câiz: olur, mümkün mânâsında. câmi: pek çok mânâları ve hakîkatleri içinde toplayan, birçok şeyle alâkalı olan,toplayan ve ihtivâ eden. câmia:topluluk, birlik. câmid: ruhsuz, sert, katı madde; cansız, durgun, donmuş. câmidât: câmid varlıklar, cansızlar; ruhsuz, sert, katı maddeler. câmidât-ı meyyite-i sâmite: suskun, ölü ve cansız varlıklar. câmiiyet:çok şeylerle alâkalılık; birçok mânâyı ve hakîkati ihtivâ etmek, toplayıcı olmak. camiiyet-i pürşân: mükemmel ve çok şanlı bir ihtira. Her şey içine alan bir muhteva. câmiiyet-i fıtrat: Yaratılışın toplayıcı oluşu; birçok kabiliyet ve özellikleri içine alan yaratılış. câmiiyet-i hârika: hârika câmiiyet câmiiyet-i hârikulâde görülmedik derecede çok özellikleri ve mânâları toplayıcı ve her şeyle ilgili oluş. câmiiyet-i istidat: kâbiliyetin çok şeylerle alâkalı oluşu ve çok özelliği taşıması. câmiiyet-i lâfz: bir sözün çok geniş ve umumi mânâları içine alması. câmiiyet-i mâhiyet: mâhiyetin pek çok şeyi ihtivâ etmesi, pek çok şeyle alâkalı olması. câmiü'l·kelîm: vecize, kısa olmasına rağmen çok mânâları içine alan söz. câmus: Manda. cânib:yan, yön, cihet, taraf. cânn:cinler. câri: geçerli; cereyan eden, yürürlükte olan. câsus: hafiye, ajan, gizli. sırları öğrenip bildiren. cây-ı dikkat: dikkat edilecek nokta; dikkat edilecek yer veya şey. cây-ı istimâl: kullanma yeri, faydalanma alana, ciheti. câzibe: çekim kuvveti, çekicilik, güzellik. câzibe kânunu: çekim kânunu. câzibe-i rahmet-i Rahman: her şeyi rahmet ve lütfûyla birbirine bağlayan, cezbeden kanun-u İlâhî. câzibe-i rahmet: tedbir ve irâde sahibi olan Allah'ın kurduğu bağlar ve koyduğu câzibe kânunu câzibe-i umumi: genel çekim. câzibedar: çekici, câzibeli. câzibedarâne: çekici bir şekilde. cebânet: korkaklık. Cebbâr: istediğini mutlak yapan; dilediğine muktedir olan; büyüklük, azamet ve kudret sahibi Allah zâlim, gaddar, müstebid insanlara denir. cebbâr-ı hodfüruş: devamlı kendini beğendirmeye çalışan, zâlim ve gaddar insan cebbârâne: cebbarcasına, cebbar olana yakışacak şekilde. cebel: dağ. Cebel-i Kamer: Kamer Dağı. Cebel-i Tûr: Tûr Dağı. cebel-i azz: aziz ve mübârek dağ. cebel-i selâmet: selâmet ve kurtuluş dağı. Cebelü'l-Kamer: Güney Afrika'da Kamer Dağı; Nil'in çıkış yeri. ceberût: azâmetin daha dâimisi ve bâtınîsi, büyüklük, hâkimlik, kudret, celâdet, aşırı büyüklük. cebr: zorlama. Cebrail: Cenâb-ı Hakkın emirlerini peygamberlerine bildiren büyük melek, vahiy meleği. cebren: zorla, zoraki. Mecburî. Cebri: cüz'-i irâdeyi inkâr eden bir fırka-i dâlle. (Mutezilenin zıddı) cefâ ender: cefa içinde. cehâlet: bilgisizlik, câhillik. Cehennemî: Cehennem gibi, Cehenneme âit ve ilgili. Cehennemnümûn: Cehennem gibi çok azap verici. cehil (cehl): cehalet, bilgisizlik. cehl-i azim: koyu cehâlet. cehl-i mutlak: aşırı derecede bilgisizlik, sonsuz cehâlet. cehl-i mürekkeb: bilmediğini de bilmeyecek kadar bir cahillik. celâl-i kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluşun şerefi ve yüceliği. Celâl: sonsuz büyüklük, haşmet, ululuk, yücelik ve haşmet sahibi olan Allah. Celâleddin-i Süyûti: Mısırlı hadis imamı ve müçtehid bir zattır. Vefâtı Hicri 864'tür. celb: kendi tarafına çekmek, götürmek; kazanmak. celb-i ervah: ruhları çekmek, ruh çağırmak. celb-i ervâh-ı tayyibe: temiz ve pak ruhların çağırılması. celb-i rızık: rızık elde etmek. celb-i suret: resimleri celbetmek, bir şeyin sûretini çekmek. celevât: cilveler, tecelliler. celevât-ı cemâliye: çağlayan, coşkun İlahî güzellik. Celil: celâl sahibi, azîm, mertebesi yüksek olan Allah. Celi1-i Cemil: sonsuz büyüklük ve güzellik sahibi Allah. Celil-i Lâyezâl: hiç yok olmayan ve sonsuz celâl sahibi olan Allah. Celil-i Pürkemâl: sonsuz kemal ve büyüklük sahibi Allah. Celil-i Zülcemâl: sonsuz güzellik, büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah. cellad: îdâma mahkum olanları idam etmekle vazifeli adam. Celle Celâlühü: Allah'ın şânı yücedir. cem': toplama. cem'-i ezdad: zıtların birleşmesi. İki zıddın bir arada bulunması. cem'-i mal: mal toplamak, mal biriktirmek. cem'-i zıddeyn: iki zıddın bir arada olması-bir şeyin aynı anda hem beyaz, hem siyah olması gibi. cem'iyetli: çok mânâları ve özellikleri içine alan, pek çok şeyle alâkalı bulunan. cemaat: topluluk. cemaat-i azime: büyük ve kalabalık cemaat. cemaat-i İslâmiye: İslâm topluluğu. cemaat-i kesîre: büyük ve kalabalık cemaat. cemaat-i kübrâ: en büyük cemaat. cemaat-i beşeriye: insan topluluğu. cemaat-i insaniye: insan topluluğu. cemaat-i uzmâ: en büyük topluluk. cemâdât: cansız maddeler. Cemâl: yüz, güzellik; Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsânı ile tecellisi; hak ile söylenen güzel söz; hüsün. cemâlî: Allah'ın, güzellik, ikram, ihsan, ince sanat gibi mânâları ihtivâ eden sıfatlarına verilen isim. Cemâl-i Bâkî: sonsuz güzellik, sonsuz hayat ve güzellik sahibi Allah. Cemâl-i Bimisâl: benzeri bulunmayan, eşsiz güzellik sahibi Allah. Cemât-i Rubûbiyet: Allah'ın bütün mahlükâtı terbiye ediciliğinin güzelliği. cemâl-i esmâ: isimlerin güzelliği. cemâl-i Lâyezâli: sonsuz güzellik sahibi olan Allah. cemâl-i mânevi: mânevî güzellik. cemâl-i mukaddes: pâk, temiz ve eksiksiz güzellik. cemâl-i mutlak: sonsuz ve kusursuz güzellik. cemâl-i rahmet: rahmetin güzelliği. İlâhi rahmetteki güzellik. cemâl-i sanat: sanatın güzelliği. cemâl-i sermedi:ebedi güzellik. cemâl-i sûret: görünüş güzelliği, suret güzelliği. cemal-i şefkat: şefkatteki lezzetin güzelliği. cemâl-i vahdet: birliğin güzelliği; Allah'ın bir oluşunun güzelliği. cemâl-i zâtî: Allah'ın zâtının güzelliği. cemâlperest: güzelliği seven, güzellik düşkünü. cemi: cümle, hep, bütün. (gramerde) çokluk bildiren kelime, çoğul. Cemil: çok güzel olan Allah. cemile: çok güzel. Cemîl-i Bâki: varlığı sonsuz ve sonsuz güzellik sâhibi Allah. Cemil-i Bimisal: benzersiz güzellik sahibi Allah. Cemil-i lemyezel: hiç yok olmayan ve ebedî güzellik sahibi olan Allah. Cemil-i Mutlak: her şeyiyle güzel olan Allah. Cemil-i Zülcelâl: büyüklük ve sonsuz güzellik sahibi Allah. Cemil-i Zülkemâl: kemâl ve güzellik sâhibi Allah. cemiyât-ı hayriye: hayır cemiyetleri. cemiyet:topluluk, birlik, heyet. cemiyet-i beşeriye: insan cemiyeti. cemiyet-i uzmâ: büyük cem'iyet. cemiyet-i ahbab: dostlar topluluğu, dost meclisi. cemiyet-i azime: büyük cemiyet. cemiyet-i beşeriye: insan cemiyeti. Cenâb-ı Erhamü'r-Râhimin: inâyet ve rahmet, yardım ve lütuf sahibi olan Allah. Cenâb-ı Hak: Allah. Cenâb Kerim-i Mutlak: sonsuz ikram ve ihsan sahibi olan Allah. Cenâb-ı Vacibü'l-Vücud: vücudu vâcip olan yüce Allah. cenah: kanat, taraf, kısım. ceneh-ı himaye: koruma kanadı. cenân: Cennetler, Cennet gibi. cengâver: yiğit olan, kahraman. Cennet-i Bakiye:sonsuz, ebedî Cennet hayatı. Cennet-i Kur'âniye: Kur'ân'da Cennete dair âyetler ve mevzular. cennet-i kâzibe-i dünyeviye: yalancı dünya cenneti. Cennet·misâl: Cennet gibi. Cennetü'l Firdevs: Cennetin bir mertebesi. Cennetü'l·Me'vâ: Cennetin tabakalarından biri. cereyân-ı azim: büyük akım; büyük fikir ve düşünce. cereyân-ı sûrî:görünüşteki hareket cereyan: akım, hareket; bir fikir etrâfında toplanıp faaliyette bulunma. cerh:yara, birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek; yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkeme hâkimin, şâhidin şahitliğini reddetmesi. cesâmet: büyüklük, irilik. cesed-i misâli: misâli ve lâtif bir cesed, varlığı maddî olmayan fakat cinsinin cesedine benzeyen beden. cesed-i mübârek: mübârek ve kıymetdar vücûd, ceset. cesed-i necmî: parlayan bir yıldız gibi akıp giden; cesed-i nurâni. cesim: çok büyük, iri, cüsseli. cevab-ı kasem: yeminin cevabı;yeminden sonra söylenen ve doğruluğu hakkında yemin edilen şey; meselâ, "Vallahi bugün yağmur yağdı" cümlesindeki "Vallahi" kelimesi yemin, "Bugün yağmur yağdı" cümlesi ise yeminin cevabıdır. cevab-ı katî: kesin cevap. cevâben:cevap olarak. cevâd: çok çok ihsan eden, çok cömert. Cevâd-ı Kerim: çok cömert, ihsanı ve ikramı bol olan Allah. Cevâd-ı Mutlak: sonsuz cömertlik ve iyilik sahibi Allah. cevâd-ı melik: çok cömert padişah. cevâdâne: cömertçe, cömert bir şekilde. cevâhir-i âliye: yüksek cevherler. cevâhir-i ferd: atomlar, zerreler, madde parçası. cevâhir-i hidâyet: hidâyet cevherleri. cevâhir: cevherler, kıymetli taşlar. cevânib: canibler, yanlar, taraflar. cevârih: el, ayak gibi vücut organları. cevelân: yerinde durmayıp gezme, dolaşma, kaynaşma. cevelângâh: hareket ve talim yeri. Dolaşma, kaynama yeri. cevf: orta, boşluk, oyuk. cevher: asıl, temel, kök, kıymetli taş. cevheri: kıymeti kaynağında olan; cevher gibi. cevher-i beyânî: beyâna dâir cevher. cevher-i Tevhid: Tevhidin hakikat cevheri. cevher-i ziyâlı: parlayan, ışıldayan cevher. Cevşenü'l-Kebir: Peygamberimize gelen büyük ve mühim bir duâ. cevv: yer ile gök arası, feza, gök boşluğu. cevvâl: dâimâ hareket halinde olan. cevv-i fezâ: uzay boşluğu. cevv-i hava: hava tabakası, atmosfer. cevv-i semâ: semâ boşluğu, atmosfer. ceza': hüzünle, ümitsizlikle ağlayıp sızlanmak. cezâ: karşılık, mukâbil. cezâ-i amel: yapılan işin karşılığı. cezâlet: rekâketsiz ifâde; güzellik, müdebbirlik, akıllılık; edebiyatta; kelimeler ince ve sert söylenişlerine göre, elfâz-ı cezile ve elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır; elfâz-ı cezile söylenişinde tatlılığı bulunan veyâ heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifâde etmeye yarayan kelimelerdir; celâdet, haşmet, çekâçek, dırahşan gibi. cezâlet-i beyan: açıklama ve anlatmaların. güzelliği. cezâlet-i hârika: hârika cezâlet. (bak| cezâlet) cezâlet-i nazmiye: Kur'ân'daki kelime ve harflerin hârika bir âhenk ve münâsebet ile nazım ve tertibindeki cezâlet. cezâlet-i nizam: tertip ve düzenin cezâleti. cezb-i Rahmâni: Cenâb-ı Hak tarafından hayır ve rahmet için verdiği ve vehbi olarak duygulara yerleştirdiği mânâlar, bilgiler. cezb: çekmek; iknâ etmek; sevdirmek. cezbe: meczübiyet, istiğrak; Allah'ı zikredip, Allah sevgisiyle kendinden geçer bir hâle gelme. cezbedarâne: Allah sevgisi ile kendinden geçerek. cezbekârâne: cezbeye gelerek, Allah sevgisinden kendinden geçer bir hâle gelerek. cezir: yarımada. cezir-i vâsia: geniş yarımada. Ceziretü'l-Arap: Arap Yarımadası. cife: leş gibi kokan. Leşlerle dolu olan dünya. cibâl: dağlar. cibilliyet: yaratılıştan olan, huy, tabiat, karakter. cidâl: sözle mücâdele, ateşli konuşma; muhârebe; cenk; kavga, mücadele, çarpışma, çekişme. cihad: ilim ve imanla, sözle, fiille, mal ve canla Allah yolunda savaşmak, din için çalışmak, düşmanla savaşmak cihan: dünya, âlem, kâinat. cihanşümul: bütün cihanı ve âlemi içine alan. cihât-ı hidâyet: hidâyet yönleri. cihât-ı münâsebât: münâsebet yönleri. cihât-ı sitte: altı yön, altı taraf - ileri, geri, sağ, sol, alt, üst. cihâz-ı mahsus: hususî âlet. cihazât: cihazlar, maddî mânevî âletler, lüzumlu edevât. cihazât-ı acibe: şaşırtıcı cihazlar, organlar. cihazât-ı insâniye: insandaki maddî ve mânevi cihazlar, organlar. cihazât-ı kesire: muhtelif duygu, latife ve sâir cihazat-ı insaniye. cihazât-ı mâneviye: mânevi organlar; hisler ve duygular. cihâzât-ı hayvaniye: hayvanların cihazları, hayvanların organları. cihâzât-ı insâniye: insandaki maddî ve mânevî cihazlar, organlar. cihâzât-ı mâneviye: akıl, kalb, ruh, duygu gibi mânevî cihazlar. cihâzât-ı mühimme: önemli cihazlar. cihet: yön, taraf · bakım, bakımdan, bakımından; vesile, sebep, bahane. cihet-i imkân: imkân yönü. cihet-i inşikâki: çözülme, ayrılma imkânı; bozulma ihtimali. cihet-i muvâfakat: uygunluk yönü. cihet-i rüçhâniyet: öncelik, üstünlük yönü. cihet-i tefevvuk: üstünlük yönü. cihet-i ulviyet: yücelik yönü. cihetü'l-vahdet: birlik yönü. cilve: görünme, akis, yansıma; Allah'ın isimlerinin varlıklar üzerinde aksederek görünmesi. cilve-i aks:yansımanın görüntüsü. cilve-i âzam: en büyük tecellî, en. büyük görüntü. cilve-i cemâl-i esmâ: Allah'ın. isimlerindeki güzellik cilveleri. cilve-i cemâl: güzellik görüntüsü. cilve-i cemâli: İlâhî güzelliğin cilvesi, görüntüsü. cilve-i cüz'i: güzelliğinin küçük bir görüntüsü. cilve-i ef'âl: fiillerin tecellisi, görünmesi. cilve-i Ehadiyet: Allah'ın her şeyde görünen birliğinin cilveleri, delilleri, güzellikleri. cilve-i esmâ: Allah'ın isimlerinin tecelli etmesi, cilvesinin görünmesi. cilve-i etemm: tam ve mükemmel tecelli. cilve-i in'ikâs: yansımanı. n görüntüsü. cilve-i irâde-i İlâhiye: İlâhî iradenin güzellikleri. cilve-i irâde: irâde-i İlâhiden gelen güzellik. cilve-i isim: ismin cilvesi. cilve-i kudret: kudret tecellisi. cilve-i nakş: nakıştaki inceliğin görüntüsü. cilve-i rahmet: Cenâb-ı Hakkın merhamet, şefkat ve lütfünün görüntüsü. cilve-i Samediyet: Allah'ın,. "Her şey kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiç bir şeye muhtaç olmaması" sıfatının cilvesi. cilve-i şuunat: şuunların cilvesi cilve-i Vahdâniyet: birlik tecellisi cilve-i zâti: zâtın tecellisi, zâtın görüntüsü. cin: bir cins ateşten yaratılmış olup dünyanın insandan sonra en mühim sâkinleridir. cinâyet-i mutlaka: bütünüyle, her şeyiyle cinâyet. cinâyet-i sâriye: başka şeylere de sirâyet eden, bulaşan cinayet. cinâyet: birisini öldürmek, katl. cinni:cinlere âit ve onlarla ilgili. cins-i latif :güzel,. hoş, nurani ve şeffaf olan cinsler, duyular. cirm: hacim, vücut, kütle, yıldız, gök cismi. cismânî: bedene mensub, vücutla alâkalı; mânevî ve ruhani karşılığı. cismâniyât: maddî şeyler, cisim hâlinde olan varlıklar; cisimle ilgili olan şeyler. cismâniyet: cisim oluş, maddi olmak. cismen: cisim ve madde itibâriyle. cism-i arz: arzın; kürenin kütlesi. cism-i hayvâni: hayvanın vücudu. cism-i Muhammedî: ruh-u Muhammediye'nin. (a. s. m. ) hadsiz vazifesinin ve cihazâtının medârı ve mahzeni olan onun pak ve temiz cismi ve bedeni cism-i mübârek: Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) mübârek vücudu. cism-i hayat: canlıların şekil ve cisimleri. cûd: cömertlik bol verme. cûd-u mutlak: sınırsız cömertlik. cûdî-i İslâmiyet: İslâmiyet dağı. Her türlü felâketten İslâmiyet ile necât bulunacağını ifade eden bir teşbihtir. cûd: cömertlik. cumhur: halk topluluğu. Cemaat. Hey'et. cumhur-u nâs: insan toplulukları. cüdâ: ayrılık; ayrılmış. cühud: bilerek inkâr etmek. cümûd: donuk, katı, sert. cümûd-u mutlak: mutlak cansızlık, sonsuz donukluk. cümûdet: katılık, sertlik, cansızlık. cümudiye: buz kütlesi. Buz dağı. Aysberg. cümûdiyet: cansızlık, donukluk, katılık, sertlik. cünd-ü Sübhâni: İlâhi, Sübhanî ordu. cünûd: askerler. Cünudullah: Allah'ın askerleri. cünûn: delilik. cürüm: suç, isyan, günah. cüz': kısım,. parça, kitabın forması; küllün karşılığı, Kur'ân'ın otuzda bir parçası. cüz'i: azdan olan, parçaya âit olan, pek az, kıymetsiz. cüz'-i ihtiyarî: dilediği gibi hareket edebilme, insana Cenâb-ı Hak tarafından verilen az bir arzu serbestliği. cüz'-i layetecezzâ: maddenin bölünemeyen en küçük parçası eskiden molekül ve atom zannedilirdi. cüz'i-yi hakiki: gerçek bir cüz'i, parçaya âit, azdan olan cüz'î-yi müşahhas: müşahhas cüz'î, somut bir. parça cüz'iyât: cüz'î olan şeyler, ufak tefek şeyler cüz'iyet: cüz'i oluş, azlık, küçüklük, parça oluş, basitlik. Ç: çah: kuyu, çukur. çare-i necât: kurtuluş çâresi. çarh: çark. Devreden, dönen. çarşı-yı âlem: âlem çarşısı,. kâinat. çarşı-yı ticâret: ticâret çarşısı. çekirdek-i aslî: asıl çekirdek çendan: gerçi, her ne kadar; o kadar; pek o kadar. çeşm-i dil erbab: basiret sâhibi. Kalp gözü ile görenler. çeşme-i rahmet: rahmet çeşmesi. çin-i cebin: alın buruşukluğu. çiçekdar: çiçekli. çile: eziyet sıkıntı; tasavvufta dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibâdetle geçirdikleri kırk gün. çilehâne-i uzlet: çile Çekilen yer yalnız başına ve çile içinde ibadet edilen yer. çimengâh: çayır-çimenlik yer. çuha: çok sık dokunan ve kalın olan pamuklu kumaş. D: daavât: duâlar. dafia: defetme; itme kuvveti, def eden. dağ-misâl: dağ gibi, dağa benzer. dağdağa: sıkıntı,. gürültü, ızdırap dağdağa-i hayat-ı cismâniye: maddî hayatın sıkıntısı. dağdağa-i kalbi: kalp sıkıntısı. dağdağa-i tagayyür: çalkantılarla meydana gelen değişmeler. dâğdâr: pek acılı, üzüntülü. Gönlü acı dağvâri: dağ gibi. dâhî-i hikmet: ilim ve hikmet dâhisi, felsefe âlimi. dâhi: eşine ender rastlanır hârikulade zekî, fetânet ve hikmet sahibi. dahili: iç, içe âit. dâhiye-i hilkat: yaratılıştan beri var olan. dâhiye: hârikulade zekâ ve hâfıza sâhibi; âfet, belâ, musibet. dâi: duâ eden, duâcı, sebep, illet; çağıran. dâim: devam eden, devamlı. dâimî: devamlı. dâimü't-tecelli: dâima kendisini gösteren, aralıksız tecelli eden. dâir: belli bir şey hakkında olan, ilgili. daire-i adliye: adliye dâiresi, hukukçular. daire-i âfâk: ufuklar dâiresi, çok büyük ve geniş dâire, kâinât. daire-i âhiret: ahiret âlemi. daire -i arz: dünya büyüklüğü; dünyanın çevresi. daire-i askeriye: askerlik dâiresi, askerler. daire-i âzam: en büyük derece ve dâire. daire-i azamet: büyüklük dâiresi. daire-i âzamiye: dâire ve makâmın en geniş ve büyük olanı. daire-i azime: geniş ve büyük dâire. daire-i esbab: sebepler dâiresi. daire-i esmâ;: Allah'ın isimlerinin dâire ve makâmı. daire-i fikir: fikir dâiresi. daire-i hakikat-i irşad: irşad hakikati dâiresi. daire-i haşr: haşrin bütün mertebe, derece ve nümûnelerini içine alan daire. daire-i hayat: hayat dâiresi. daire-i hikmet: hikmet dâiresi. daire-i hususiyet: has ve hususî makam. daire-i hükümet: hükümet dâiresi. daire-i ihata: kuşatıp içine alma alanı. daire-i iktidar: güç, kuvvet dairesi. daire-i imkân: kâinât, imkân âlemi, varlıklar. daire-i ismet: günahsızlık dâiresi. daire-i izin:izin dâiresi. daire-i kudret: kudret dâiresi. daire-i kübrâ:en büyük dâire. daire-i külliye: her şeyi kaplayan daire. daire-i melekût: melekût dâiresi. daire-i memleket: memleket dâiresi. Vatan sathı. daire-i meşihât: diyanet işleri dâiresi,. dini işlerle vazifeli olanlar. daire-i muhîta: her şeyi kuşatan dâire, gökyüzü. daire-i muhit:geniş dâire. daire-i mülk: mülk dâiresi. daire-i mülkiye: devlet idâresiyle meşgul olanlar. daire-i mümkinât: kâinât, imkân, âlemin varlığı ve yokluğu eşit olup var veya yok olmak için Allah'ın tercihine muhtaç olan yaratıklar dâiresi. (Allah'ın dışında Her şey dâire-i mümkinâttandır. ) daire-i nezâret: gözetip idâre etme sahası, bakış ve kontrol dairesi. daire-i nübüvvet: peygamberlik dâiresi. daire-i Rubûbiyet: Rablık dâiresi, terbiye edicilik dâiresi. daire-i sıfat: sıfatlar dâiresi. daire-i tasarruf: tasarruf ve hâkimiyet sahası. daire-i tasarrufât: sevk ve idâre etme dairesi. daire-i teklif: vazife dâiresi, kulların yapmakla vazifeli olduğu emir ve yasaklar dâiresi. daire-i ubudiyet: kulluk dâiresi. daire-i ufk-u cibâli: dağ ufkunün dairesi. daire-i velâyet:evliyâlık, velîlik dairesi. daire-f vücûb: hiçbir zaman değişmeyen ve mümkinâttan olmayan âlemler. Allah'ın isimleri ve sıfatları gibi. dakik: ince ve derin. dakika-i ömr: ömür dakikası. dalâl: sapıklık; doğrudan, îman ve İslâmiyet yolundan sapmak. dalâlet: îman ve İslâmiyetten ayrılmak, azmak, hak yoldan sapmak, sapıklık. dalâletâlûd:dalâletli, hak yoldan uzak, sapıklık bulaşmış. dalâletpîşe:dalâlet ve sapıklığı meslek edinmiş. dâllin:hak yoldan ayrılıp dalâlete dalanlar, sapkınlar. dâmen: etek. dâmen-i izzet: izzetinin semti, kenarı. dâmenkeş-i tesir-i hakiki: hakikî tesirden el-etek çekme. damga-i Vahdet: Allah'ın birliğinin damgası. dânâ-i bîmüdânî: eşsiz âlim. İlmi yüksek kişi. dâr: yer, mekân, yurt, konak. dâr-ı âhiret: âhiret yurdu. dâr-ı bâki: ebedî diyar olan âhiret. dâr-ı bekâ: bâkî ve sonsuz dünya. Âhiret. dâr-ı Cinân: Cennet yurtları, cennetler. dâr-ı dünya: dünya âlemi, dünya memleketi. dâr-ı ebedi: sonsuz diyar. dâr-ı elem: elem ve sıkıntı yeri olan bu dünya. dâr-ı fânî: gelip geçici dünya. dâr-ı imtihan: imtihan yurdu, imtihan yeri. dâr-ı lezzet: gerçek ve daimî lezzet yeri olan Cennet. dâr-ı mücâzât: cezaevi. dâr-ı mükâfat: mükâfat yurdu. dâr-ı saadet: saadet yeri olan Cennet. dâr-ı tecrübe: deneme diyarı, sınama yurdu. dâr-ı teklif: Allah'ın teklif ve emirleri ile vazifeli olunan yer, dünya. dâr-ı uhrâ: Âhiret yurdu. dâr-ı ziyâfet: ziyâfet yurdu. darağacı: îdama mahkum olanların asıldıkları sehpa. darb: basma, vurma, çarpma. dâreyn: her iki dünya. Dünya ile Âhiret. dari': hurma dikeni; acı ve dikenli bir ağaç. dârib: vuran, döven. dârr: zararlı, zarârı olan. dârü'l-hikmet: hikmet yeri, işlerin bir sebeb ve hikmete bağlı olarak görüldüğü yer olan dünya. Dârü'l-Hikmeti'l·İslâmiye: Osmanlı devrinde şeyhülislâmlık makâmının bir ismi. dârü'l-kudret: kudret yeri. Dârü's-Selâm: her türlü tehlikeden uzak olan selâmet yurda Cennet. dârülfünün: üniversite. dâvâ: tâkip edilen fikir, iddia. dâvâ-i hilâfet-i kübrâ: en büyük hâlifelik dâvâsı. dâvâ-i mücerred: maniasız ve hâyâlı bir dâvâ. dâvâ-i nübüvvet: peygamberlik dâvâsı. dâvâ-i risâlet: peygamberlik davası. dâvâ-i şirk: şirk dâvâsı. Allah'a ortâklık dâvâsı. dâvet: çağırma, duâ,. çağrı. dâvet-i Rahmaniye: Rahman olan Allah'ın dâveti. dâvetnâme: dâvetiye; çağrı, dâvet belgesi. Dâvudvâri: Dâvud (a. s. ) gibi. dâye: çocuk hizmetçisi, çocuğa süt veren, dadı, mürebbî. dâyelik: analık, dadılık. deccal: Kıyâmet kopmadan önce gelen, İslam'ı kaldırmaya kalkan, dinlere savaş açan yalancı, aldatıcı, hilekâr kimse. deccal-misâl: Deccal gibi. Hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterircesine. def'aten: hemen, birden bire, âniden, beklenmedik anda. def'î: apansız, âniden, birden bire. defaat: defalarca. defîne: kıymet ve değeri yüksek olan şey veya kimse, hazîne. defîne-i ilim: ilim definesi. defn: gömmek, gömülmek. defter-i a'mâl: insanların amellerinin, iyilik ve kötülüklerinin meleklerce yazıldığı mânevî defter. defter-i amel: amel defteri. defter-i ekber: büyük defter. Bütün İlâhi kanunların içinde yer aldığı büyük defter mânâsında. defter-i hasenât: insanların iyiliklerinin yazıldığı manevi defter. defter-i iltifâtât-ı Rahmâniye: sonsuz merhamet sahibi olan Allah'ın iltifatlarını içine alan defter; Kur'ân. defter-i kebir: büyük defter, kütük defteri. defter-i kudret-i İlâhiye: Allah'ın kudret defteri. dehâ-i a'ver: tek gözlü deha. Süfyan ve Deccalizm gibi. dehâ-i fenni: fen ve. felsefenin dehası. dehâlet: sığınma, eman dileme, medet, yardım isteyiş. dehr: çok uzun zaman, bin yıllık zaman, devir. dehri: zamana bağlı olarak devre âit, zamanla ilgili dehriyyun: âlemin ezeli ve ebediliğini iddia edip âhireti inkâr eden dalâlet fırkası. dehşet: ürkmek, şaşmak. dejenere: bozulma, soysuzlaşma. dekâik: incelikler. dekâik-ı hikmet: hikmet incelikleri. dekâik-ı nimet: nimet incelikleri. dekâik-ı sanat: sanat incelikleri. dekâik-ı şefkat: şefkât incelikleri.. delâil: deliller, işaretler. delâil-i haşriye: haşri isbatlayan deliller. delâil-i ispat: isbat delilleri. delâil-i katiye: kesin deliller. delâil-i nübüvvet-i Ahmediye: Peygamberimizin (a. s. m. ) peygamberliğinin delilleri. delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri. delâil-i Vahdâniyet: Cenâb-ı Hakkın umum eşyada, birden görünen birlik tecellisinin delilleri, nümuneleri. delâil-i vücûb: varlığı zaruri olmanın delilleri. delâil-i vücud: varlık delilleri. delâlât: delâletler, delil olmalar. delâlet:delil olma, yol gösterme doğru yolu bulmakta insanlara yardım etme; işaret etme, gösterme. delâlet-i hâl: durum ve tavrın işareti, delil olması. delil:bilinmeyeni keşfetmek veya bilinenin doğruluğunu göstermek için vasıta olarak kullanılan husus. delil-i adâlet: adaletle iş görüldüğüne delil ve ispat. delil-i katî: kesin delil. delil-i sâdık: doğru delil. delil-i sâtı: parlak delil. dellâl: îlân edici; hakka dâvet eden. dellâl-ı saltanat:saltanatın ilâncısı. dem: an, vakit, saat; kan. demâ: her zaman, daimâ. deni: alçak. deniyet-i hâzıra: şimdiki pis ve mimsiz medeniyet. Geriye götüren. deniz·misâl: deniz gibi. derâkab: hemen, derhal, çabuk. derc: içine alma, katma, koyma, yerleştirme. dercân: içine almak, hayatını ona vermek. derd-i maişet: geçim derdi. derecât:dereceler, basamaklar. derecât-ı ârifin: âriflerin dereceleri. derecât-ı tecelli:tecelli dereceleri, görünme mertebeleri. derecât-ı tecelliyât: tecellîlerin dereceleri. derece-i aşk: aşk derecesi. derece-i âzam: en büyük derece. derece-i belâgat: belağat derecesi. derece-i fehim:. anlayış derecesi. derece-i hakkalyakin: hakkalyakin derecesi. derece-i haşmet: ihtişamın derecesi. derece-i hayat: hayat sıralaması, hayatın dereceleri. derece-i i'câz: mu'cizelik derecesi. derce-i ihtiyaç: ihtiyaç nisbeti, derecesi. derece-i inkıyad: boyun eğme derecesi. derece-i kabahat: suçun derecesi. derece-i kemâl: yücelik ve mükemmelliğin dereceleri. derece-i kıymet: kıymet derecesi. derece-i kudret: İlâhî kudretin sonsuz derecesi. derece-i lütuf: iyilik ve lütuf dereceleri. derece-i münâsebet: münâsebet derecesi. derece-i sadâkat: bağlılık derecesi. derece-i sanat: san'at-ı İlâhinin derecesi. derece-i sıdk: doğruluğun zirvesi. derece-i zekâvet:zeka kâbiliyeti. derekât: aşağılık dereceleri, en aşağı mertebeler. dereke: aşağı inen basamak; aşağı mertebe. dergâh-ı İlâhi: Allah'ın şefkat, rahmet ve af dolu yüce kapısı, Allah katı. dergâh-ı İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın dergâhı, kapısı. dergâh-ı Kâdıü'l·Hâcât: bütün ihtiyaçları karşılayan İlâhi dergâh. dergâh-ı rahmet: Allah'ın rahmet huzuru. dergâh-ı Ulûhiyet: Allah'ın huzuru. dergâh: Allah'a ibâdet edilen yer, büyük bir huzura girilecek kapı, padişahların kapısı. derhatır: hatırda. derk: iyice anlama, anlamak, idrak etmek. derk-i kusur: kusuru anlamak. derman: ilâç, tâkat, güç, kurtuluş sebebi. ders-i hikmet: hikmet dersi. ders-i ibret: ibret dersi. ders-i Kur'âni: Kur'ân'ın dersi. ders-i mârifet: bilgilenme, irfan dersi alma. dertmend: dertli. deruhte: yapma, yerine getirme, üzerine alma. derûn: içteki; iç âlemin derinlikleri. derûnî: iç taraflarına nüfuz etmek. desâtir: düsturlar, kânunlar, prensipler desâtir-i hareket: hareket düsturları. desâtir-i Hikmet-i Sübhâniye: kusur ve eksikten münezzeh olan Allah'ın hikmet düsturları. desâtir-i hikmet: hikmet düsturları, hikmet prensipleri. desâtir-i içtimâiye: içtimai, sosyal prensipler. desâtir-i İlm-i ilâhi: İlâhî ilmin düsturları, prensipleri, kâideleri. desâtir-i mahsusa: hususi prensipler, özel bir muamele tarzında. desâtir-i umumiye: genel prensipler, kâideler. desise-i netsiye: nefsin desiseleri, aldatmaları. desise-i şeyt3niye: şeytanın hilesi, aldatmacaları. ' desîse: gizli hile, oyun. dessas: aldatıcı, desiseci. Dest-i Kudret: Allah'ın kudret eli. dest-i gaybî: görünmeyen el. dest-i hikmet: her şeyi hikmetle yapan el. dest-i ihtiyâr: irâde eli. Arzuya bağlı. dest-i kerem: cömertlik ve iyilik eli. dest-i mu'cize: mu'cize eli. dest-i sanat: sanat eli. dest-i teşvik: teşvik eli. destan: kahramanlık hikâyeleri. Masallar. destgâh: tezgâh; bir elden çıkma; bir elin yardımıyla olma. destgâh-ı dünya: dünya tezgâhı. destgâh-ı imtihan: imtihan tezgâhı. devâ: ilâç, çare. devâ-i illet: hastalığın devâsı. devâir: daireler. devâir-i askeriye: askerî daireler. devâir-i külliye: geniş ve umumî daireler. devâir-i masnûât: san'atla yapılmış dâireler küreler. devâir-i Rubûbiyet: Cenâb-ı Hakkın tedbir, terbiye ve mâlikiyet dâireleri. devâir-i ubudiyet: kulluk dâireleri. devam-ı hayat: insan hayatının devam etmesi. devam-ı tenâum: nimetin devam etmesi. devam-ı vücud: varlığın devamı. deveran: dönüş, dolaşma, devretme. deverân-ı dem: kan dolaşımı. deverân-ı dünya: dünyanın devreleri. Jeolojik devirler. devir: bak. teselsül. devr-i dâimi: devamlı dönen, başkalaşan, devreden. Dıhye: Medineli bir sahabedir. Ashabın en yakışıklısıydı. Hz. Cebrâil Peygamberimize (a. s. m. ) bir kaç defa onun suretinde vahiy getirmiştir. dıyk-i maişet: geçim darlığı. Dîn-i Mübîn: hak ve hakîkati açıklayan din; İslâmiyet. divân-ı nübüvvet: peygamberlik meclisi. dikkat-i müvâzenet: ölçü ve dengenin inceliği. dimağ: akıl, zihin, fikir, beyin. dimdik: gaga. Din-i Hak: hak din. dirhem: şimdiki 3 grama denk olan eski bir ağırlık ölçüsü birimi. diritnot: büyük harp gemisi. divan-ı eş'âr: şiirlerin bulunduğu divan. divan: eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin. toplandığı kitap. Şiir yada manzume kitabı. divâne: aklı başında olmayan, deli. diyânet: dine ait olan. diyâr-ı âher: diğer diyar, âhiret. diyâr-ı saadet: saadet diyarı. duâ-i fiili: fiilî duâ' istenilen bir şeyin meydana gelmesi için lâzım gelen şartlara ve sebeplere teşebbüs etme. duâ-i mağfiret: Allah'ın bağışlaması için yapılan dua. düçâr: yakalanmış, çatmış, düşmüş. duhân: duman, tütün, Kur'ân'ın 44. süresinin ismi. duhül: dahil edilme, bir yere koyma, girme. dûnhimmetlik: gayretsizlik; elinden geleni yapmama. durbîn: uzağı gösteren âlet, dürbün. durûb-u emsâl: atasözü. dükkân-ı Rabbânî: Allah'ın dükkânı. dülger: marangoz, yapı ustası. dünya-i fâni: geçici olan dünya. dünyâperest: dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen, maddiyatı çok seven. dünyevi: dünyaya âit,dünya ile ilgili. dürr: inci. İnci tanesi. dürr-i misâl: misâlin incisi. İnci misâli gibi. düstur-u acib: hayret verici düstur. düstur-u belagat:güzel, sâde ve yerinde anlatma kaidesi. düsturu cidâl: çarpışma düsturu. Sürekli çarpışma. düstur-u gâliye: yüksek değerdeki prensipler. düstur-u hakîmâne: belli bir gâye ve maksada yönelik. düstur-u hareket: hareket prensibi. düstur-u hayat: hayat düsturu. düsturu hayatiye: hayatla alâkalı prensip. düstur-u hikmet: hikmetlî ve maksatlı düstur. düstur-u itikadiye: inanç kâidesi, prensibi. düstur-u İlâhi: İlâhi prensip. düstur-u kerem:lütuf ve ikramın bolca sarf edilip geri alınmadığını gösteren ilâhî düsturlar. düstur-u külli: büyük, geniş ve genel prensip, çok kimseyi ilgilendiren düstur. düstur-u külliye-i meşhude: görünen ve bilinen genel prensip. düstur-u müteârife: bilinen prensip. düstur-u Nübüvvet: peygamberlik dâvâsının düstur ve esasları. düstur-u rahmet: merhamet, şefkat, esirgeme, ihsan etme esâsı, kâidesi. düstur-u teâvün: yardımlaşma prensibi. düstur-u umumi: genel prensip. düstur: kâide, prensip, ölçü, ayar, kânun, kural. E: eâzım-ı insâniye: insanlığın ileri gelen büyükleri. eâzım-ı muhakkikin: büyük İslâm âlimleri. ebced: Arapça eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının harf sayısı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime; bu tertip İbrâni ve Süryâni alfabesindeki harfleri içine alır; bu tertipte bütün harflerin 1'den 1000'e kadar rakam değeri vardır. ebed:sonsuzluk. ebedi: sonsuz; sonsuzla ilgili, bitmeyen. ebediyet-i mevhume: mevhum sonsuzluk. ebedü'l-âbâd: sonsuzlukların sonsuzluğu; âhiret, ebedi hayat. eblâğ: güzel, beliğ, veciz ve açık olarak. ebleh: ahmak, budala, aptal. eblehâne: aptalcasına. ebnâ: oğullar, çocuklar. ebnâ-i cins: kendi sülâlesinden olanlar, aynı cinsten gelenler. ebrâr: iyiler, özü sözü doğru olanlar. Ebu Bekir-i Sıddık: (Milâdî 573-634) Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve atik'tir. 'Peygamberimizin (a. s. m. ) en yakın arkadaşı, ilk erkek Müslüman ve ilk halîfedir. Ebu Cehil: "cehalet babası" demek olan bu ifâde, Peygamberimiz (a. s. m. ) zamanında, mucizeleri ve delilleri gördüğü halde iman etmeyen din düşmanı, puta tapan gururlu bir müşrikin lâkabıdır. Asıl adı "Ömer bin Hişam" olan bu müşrik Bedir Savaşında öldürüldü. Ebu Cehil-i Lâin: lânetlenen ve Allah'ın rahmetinden mahrum olan Ebu Cehil. ebvâb-ı semâ: gök kapıları. Ebu Hanife: Hicri 80-150 yılları arasında yaşamış, Hanefî mezhebinin imamıdır; fıkıh ilminin kurulmasında büyük hizmeti geçmiştir; kendisine İmam-ı Âzam da denir. Ebu-l-Alâ-i Maarrî: (M| 97,3-1057) Arab ve Müslüman şâir. Ümitsizlik, kötümserlik ve ebedi kasideleriyle meşhur olmuştur. ebyaz: beyazlık; aydınlık. ecânib: ecnebiler, yabancılar, düşmanlar. ecdad: cedler, atalar, dedeler. ecel: her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. ecel-i fıtrî: belirlenmiş bir ecel. ecel-i insan: insanın Allah tarafından tâyin edilen ölüm vakti. ecel-i şahsi: kişinin ölüm vakti. ecell: en büyük; yüce. echel: en c4hil, çok câhil. echel-i mutlak: bilgi emâresi olmayan. Bilgiden nasibi olmayan. Kara Cahil. echeliyet: çok câhillik, çok câhil oluş. ecirlik: ücretçilik. Gündelikçi. Bir maaş veya ücret karşılığında çalışmak. ecmel: çok güzel, en. yakışıklı, daha güzel. ecnâs-ı mahlukat: yaratılanların cinsleri. ecnâs-ı muhtelife: çeşitli cinsler. ecnâs-ı nebâtât: bitkilerin cinsleri. ecnâs: cinsler; türler. ecnebi: yabancı, Müslüman olmayan. ecr: bir iş bir hizmet karşılığında verilen şey, mükâfat, ücret, karşılık, sevap. ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri. ecrâm-ı ulviye: büyük gök cisimleri. Yıldızlar. ecrâm: cisimler, gök cisimleri, yıldızlar. ecsâd-ı insâniye: insan cesedleri. ecsâd: cesedler. ecsâm: cisimler. ecsâm-ı câmide-i seyyâre: gezegenler; gökteki seyyar cansız cisimler. ecsâm-ı hayvâniye: hayvan cisimleri. ecsâm-ı lâtife-i nurâniye: güzel, hoş, nurâni ve ruhâni olanlar. Melekler, kısımlara, bölümlere ayrılmış. ecsâm-ı nâmiye: büyüyüp yetişen cisimler. ecsâm-ı nurâni: nurâni cisim olan melekler. ecsâm-ı seyyâre: seyyar cisimler. eczâ: cüz'ler, bölümler, parçalar; bir ilâcın tesirli maddesi. eczâ-i asliye: asli parçalar, bir varlığı meydana getiren temel unsurlar. eczâ-i bedeni: vücudun temel taşları, parçaları, unsurları, hücreleri. eczahâne-i kübrâ: en büyük eczahâne. eczahâne-i hikmet: hikmet eczahânesi edâ: yerine getirme, ödemek; namazı vaktinde kılmak. edâ-i ferâiz: farzları yerine getirmek. edeb-i muâşeret: beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulü. edeb-i nezihâne: temizce edeb. edebiyat-ı ecnebiye: yabancı edebiyat. edip: edebiyatçı, yazar. ednâ: en küçük; en âdi, en aşağı, en alçak. ednâ-i semâviye: semâvî dinler. edvâr: devirler, devreler.. edvâr-ı hamse: insanlığın sosyal yaşayışı itibariyle geçirmiş olduğu beş devir. Bunlar| vahşet, bedeviyet, kölelik, esirlik ve ücretçiliktir. edvâr-ı ömr-ü âlem: kâinâtın. ömrünün devirleri. edviye: devâlar, ilâçlar. edyân-ı sâbıka-i semâviye: daha önceki semâvi dinler, İslâmdan önce geçen hak dinler. edyân-ı semâviye: semâvi dinler. ef'âl: fiiller, hareketler.. ef'âl-i azime: büyük fiiller. ef'âl-i kerimâne: ikramı bol olan zâta uygun fiiller. ef'âl-i Rabbâniye: Allah'ın fiilleri. ef'âl-i acibe-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın insanı hayrete sevk eden işleri. ef'âl-i hakîmâne: hikmetli işler, maksatlı hareketler. ef'âl-i ihtiyâriye: isteyerek yapılan (ihtiyâri) f iller. ef'âl-i İlâhiye: Allah'ın fiilleri. ef'âl-i kerimâne: cömertçe fiiller ef'âl-i acibe-i İlâhiye: Allah'ın hayret verici ve hârika fiilleri. efâzıl-ı beniâdem: Âdemoğlunun en faziletlileri, en üstünleri. efdal: en fâziletli, en üstün, en lâyık, en iyi. efkâr: fikirler, düşünceler. efkâr-ı âmme: kamuoyu. efkâr-ı âmme-i âlem: dünya kamuoyu. Yaygın fikir ve anlayışlar. efkâr-ı âmme-i İslâmiye: bilumum İslâmi ve Müslümanların fikrî destekleri. efkâr-ı bâtıla: bâtıl fikirler, boş ve yanlış düşünceler. eflâk: felekler, gökler, dünyalar, âlemler. efrâd-ı insâniye: insanlar. Bir topluluğu meydana getiren fertler. efrâd-ı mahsusa: seçilmiş fertler. Ayrı bir hususiyete mâlik olanlar. Peygamberler. efrad:fertler, şahıslar, kişiler. efşân: saçan. eğlence-i mâsumâne: günahsız eğlence. Ehad: bir olan, her bir şeyde birliği tecelli eden Allah. ehâdis: hadisler, rivâyetler. ehâdis-i şerife: hadis-i şerifler. Ehadiyet: Allah'ın her bir şeyde birliğini göstermesi. Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye: Allah'ın zâtının bir oluşu. Ehadiyet-i Zâtiye: her şeyde Allah'ın birliğinin tecellîsi ve her şeyin dizgininin Cenâb-ı Hakkın elinde oluşu. ehass: daha hususi, daha yakın, daha hâlis, ziyâde hâs. ehemm: çok ehemmiyetli. ehemmiyet-i san'aviye: sanatça önemli oluş. ehemmiyetkârâne:pek çok önem verircesine. ehil:lâyık, yabancı olmayan, alışık olduğumuz; dost. ehl-i imân: hakkı kabul ve tasdik etmiş olanlar, dinin bütün hakîkatlerini kabul edenler, îman sahipleri. Ehl-i Sünnet ve Cemaat: İslâm'ı ilk günkü sâfiyetiyle kabul ederek, dinden olmayan şeyleri karıştırmayıp, Hz. Peygamberin (a. s. m. ) sünnetinden ve yolundan ayrılmayanlar. ehl-i akıl: akıl sâhibi kimseler. ehl-i arz: dünyadakiler, dünyada bulunanlar. ehl-i aşk: kalpleri Allah sevgisiyle dolu ve Ona âşık olup vakitlerini Allah'ı zikir ve tefekkürle geçiren insanlar; Allah sevgisinde çok ileri dereceye yükselenler. ehl-i belâgat: belâğatlı kimseler, maksadını hâlin gerektirdiği şekilde düzgün, anlaşılır ve muhataba uygun olarak ifade edenler. ehl-i Cehennem: Cehennemlikler. ehl-i Cennet: Cennette kalacak olanlar. ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, dalalette olan, yolunu sapıtmış, îmarı ve İslâmdan,çıkmış olanlar. ehl-i dikkat:dikkatliler, dikkat sahipleri. ehl-i diyânet: dindarlar. ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler. ehl-i ebed: ebedi âlemde yaşayacak olanlar. ehl-i edyân: din sahipleri; bir dini kabul edenler. ehl-i felsefe: felsefeciler; akılla eşyanın başlangıç, netice ve gâyesini araştıran ilim sahipleri. ehl-i fen: fen ilimleri ile uğraşanlar. ehl-i fikir: tefekkür sahipleri, düşünmeye ehemmiyet verenler, amel ve ibâdetten ziyâde ilim ve fikre ağırlık verenler. ehl-i gaflet: gaflete dalânlar habersiz ve dikkatsiz olanlar, Âllah'a ve emirlerinde aldırış etmeyenler. ehl-i hak: hak yolda olanlar. ehl-i hakikat: hakikat ve doğruyu bulan kimseler endişe-i helâket: mahvolma, yok olma endişesi. ehl-i hidâyet: doğru yolda olanlar, Allah'ın ve Resulünun (a. s. m) gösterdiği şekilde yaşayanlar. ehl-i hikmet: hikmet ehli, her şeyin fayda ve gâyesine dikkat edenler; felsefeciler. ehl-i huzur: huzur sâhibi. ehl-i îman: hakkı kabul ve tasdik etmiş olanlar, dînin bütün hakikatlerini kabul edenler, iman sahipleri. ehl-i itizal: Mu'tezile mezhebinden olan. ehl-i içtihad: müçtehidler, ihtiyaç olduğu zaman âyet ve hadis başta olmak üzere diğer delillerden hûküm çıkaran büyük İslâm âlimleri ve önderleri. İmam-ı Azam, İmâm-ı Şâfi gibi. ehl-i ihtisas: herhangi bir sahada veya ilimde derinleşenler. ehl-i ilhâd: mülhidler, dinsizler. ehl-f ilim: ilim sahipleri. ehl-i imân: hakkı kabul ve tasdik etmiş olânlar, dinin bütün hakîkatlerini kabul edenler, iman sahipleri. ehl-i insaf: insaflı olanlar. ehl-i ispat: ispat edenler. ehl-i isyan: isyan edenler. ehl-i kalb ve ehl-i muhabbet: gönül ve sevgi ehli. ehl-i kemâl: kemâl sâhipleri, olgun kimseler. ehl-i keşf: gözle görülmeyen gaybî hakikatleri Allah'ın lütfuyla keşfedip' bilen evliyâlar. ehl-i keşfe'l·kubur: kabirdekilerin hallerini görebilen evliyâlar. ehl-i keşfe'l-kubur: kâbir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren evliyâ. ehl-i keşif ve ilham: perdeli olan ve zâhir hislerle bilinmeyen hakikatları; Allah'ın lütuf ve ihsanıyla bilen veliler ehl-i -keşif ve velâyet: perdeli olan. ve maddi duygularla bilinemeyen hakikatleri Allah'ın lütuf ve ihsânıyla bilen evliyâlar. ehl-i kitap: Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan; Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi olan. ehl-i kubur: kabirde bulunanlar, kabir ehli, ölüler. ehl-i Kur'ân: Kur'ân'a inanıp, ona uyanlar. ehl-i küfür ve tuğyan: kâfirler ve Allah'a isyanda çok azgınlık ve taşkınlık gösterenler. ehl-i küfür: kâfirler. ehl-i mârifet: bilgi ve irfan sâhibi kimseler. ehl-i medeniyet: medenî insanlar, medeniyetçiler. ehl-i mesâlik: meslek sahipleri. ehl-i müşâhede: melekler, kabir ve âhiret âlemi gibi îman esaslarını bizzat gözleriyle gören evliyalar. ehl-i nakil: evvelki, eski bilgileri aktaran; nakledenler. ehl-i nâmus: namus sâhibi. ehl-i nefy: inkâr edenler. ehl-i nübüvvet: peygamberler. ehl-i rasat gözetleyenler. ehl-i rivâyet-i sabıka: dosdoğru ve hiç yalan katmadan haberi nakledenler. ehl-i saltanat: saltanat sâhipleri; devlet başkanları ve devlet idârecileri. ehl-i sefâhet: sefihler, nefsî zevk ve lezzeti için çok para harcayan, çok masraf yapanlar. ehl-i semâvât: gök ehli, göktekiler, semâvât ehli. ehl-i Sünnet ve Cemaat: İslâm'ı ilk günkü sâfiyetiyle kabul ederek, dinden olmayan şeyleri karıştırmayıp, Hz. Peygamberin (a. s. m. ) sünnetinden ve yolundan ayrılmayanlar ehl-i şirk: Allah'a ortak koşanlar. ehl-i şuur: şuurlular çok şuurlu, bilgili ve uyanık kimseler. ehl-i şükr: Allah'ın nimetlerine karşı şükredenler ehl-i tabiat: kâinattaki hâdiselerin fâilinin tabiat olduğunu kabul edenler, yaratıcı olarak Allah'ı kabul etmeyenler. ehl-i tahkik: hakikatları delilleriyle bilen âlimler; tahkik ehli. ehl-i tahkikat: hakikatleri delilleriyle bilen âlimler. ehl-i takvâ: dinin emir ve yasaklârına uygun hareket etmekte büyük gayret gösterenler. ehl-i tarikat: tarikatçılar, kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlayan, Allah'ın fikri ve ibâdetle meşgul olanlar. ehl-i tefekkür: tefekkür edenler, düşünenler; Allah'ın isim ve sıfatlârını, bunların kâinat üzerindeki tecellilerini düşünenler. ehl-i tefsir: müfessirler, Kurân'ı tefsir edenler, Kur'ân'ın kelime ve cümlelerini, mânâ ve hakikatlarını îzah ve isbat edenler. ehl-i temâşa:temâşa ehli, seyredenler, ibretle bakanlar. ehl-i teslis: Allah'ı baba, oğul ve mukaddes ruh diye üçlü unsur olarak kabul eden Hıristiyanlar. ehl-i tetkik: hak ve hakikati inceleyenler, müdakkik kimseler. ehl-i tuğyan: Allah'a isyan eden, azgın ve sapkın kişiler. ehl-i usûlü'd-din: kelâm âlimleri, mütekellimler, Allah'ın zât ve sıfatlarından peygamberlik âhiret ve inançla ilgili diğer meselelerden İslami esaslar dairesinde bahseden âlimler. ehl-i usülü'l-fıkh: usül-ü fıkıh âlimleri, dini bir hükmün; fıkhi delillerden nasıl çıkarıldığını bilen âlimler. ehl-i Vahdetü'l-Vücud: Vahdet-i Vücud anlayışını kabul edenler her yerde ve her şeyde yalnızca. Allah'ı kabul ederek, diğer varlıkları bir nevi gölge gibi kabul edenler. ehl-i vahdetü'ş-şuhud: "Allah'tan başka bir şey görmüyorum" diyenler. ehl-i velâyet: evliyâlar, velîlik makâmında olanlar. ehl-i zenb: günahkârlar. ehl-i zevk: Allah'a. yakınlıkla ve uyanık kalble îman ve Kur'ân hakikatlarından zevk alanlar. ehl-i zındıka:dinsizler, îmansızlar. ehl-i zikir: Allah'ı zikredenler, çok ananlar. ehlen ve sehlen: hoş geldiniz, buyursunlar mânâsında. ehram:Mısır'da fir'avunların piramit şeklindeki mezarları. ehvâl: korkular, fenalıklar, sıkıntılar. ehvâl-i muhavvifâne: dehşetli korkular. ehven: daha aşağı, daha ucuz; bayağı; âdi, zararı az olan, en zararsız. en kolay, daha kolay. ejder: büyük canavar, büyük yılan. ejderha: ejder, büyük canavar, büyük yılan ekall: az, en az. ekâlliyet-i müsrife: müsrif azınlık. ekall-i zâlim: zâlim azınlık. Bir avuç zâlim. ekalliyet: azınlık. ekber:en büyük. ekl: yemek (fiil. ) yiyecek. ekmel: en kusursuz, en mükemmel, en olgun, tam. ekser: pek çok, birçok, daha çok.. ekseri: genellikle, çoğunlukla. ekserin-i avâm: halkın çoğunluğu. ekseriyâ: pek çok zaman, çoğunlukla. ekseriyet: çoğunluk. ekseriyet-i mutlaka: tam ve kesin çoğunluk, çok büyük ekseriyet ekvâni: kevne âit, varlığa ve oluşa âit. el'an:şimdi, hâl. el-Bakara: Kur'ân'ın en uzun süresi. el-hakku ya'lu: hak, hakîkat yücedir. el-hükmü lilgâlib: hüküm çoğunluğa göredir. el-iyâzu billâh: "Allah'a sığınırız, Allah korusun, Allah saklasın" mânâsında duâ. elcevap: cevap, cevaben. elem-i mânevi: mânevi acı. elem-i zevâl: sona erme elemi ve acısı. elem: ağrı, acı, keder, dert, gam, kaygı, üzüntü, sıkıntı, acı. elemkârâne: elemlice, acılı bir şekilde. elfaz: ağızdan çıkan sözler, kelimeler. elfâz-ı Kur'aniye: Kur'ân'ın lâfızları. elfâz-ı tahmidiye: tahmid lâfızları, Allah'a hamdetmek için kullanılan kelimeler. elhak: hakkın ta kendisi, tam doğrusu, tam gerçekten. Elhamdülillâh:. ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur. elhâsıl: kısacası, netice olarak, özetle. elhikmetü lillâh: hikmet Allah'ındır. elim: acı veren, çok acıklı, üzüntü veren elif: Arab alfabesinin ilk harfi. Bir çizgi. Ülfet eden. elmas: en saf karbon olan ve cam gibi şeffaf, parlak maden. elsine-i mahsusa: özel diller, her varlığın kendine has dili. eltaf: lütuflar. İyi muameleler. Daha letafetli, hoş ve güzel. eltâf-ı İlâhiye: İlâhî lütuf ve ihsanlar. elvâh-ı kaderiye: kader levhaları. elvâh-ı mahfuza: her şeyin her şeyiyle yazılıp, çizildiği, korunduğu levhalar. elvâh-ı misalice: misâli levhalar. elvân: renkler. elvân-ı ibâdet: ibâdet renkleri, (çeşit çeşit ibâdetler). elvân-ı seb'a: yedi. renk. elyak: daha lâyık, en lâyık olan. ehem: çok lüzumlu, en çok lâzım olan. emâm: bir şeyin ön tarafı. emân: korkusuzluk, af ve yardım dileme, eminlik. emânet: eminlik, istikâmet üzere bulunmak, birisine koruması için verilen şey, birisine koruması için bir şey vermek. emânet-i kübrâ: en büyük emânet; dağın taşın ağırlığından çekinip ancak insanın omuzladığı, İlâhi emirler, sorumluluk. emârât: işaretler, belirtiler, ipuçları. emârât-ı haşr: haşirin emareleri, yeniden dirilişin belirtileri, örnekleri. emâre: delil, işaret, iz, belirti, ipucu, alâmet. emel: ümit, şiddetli istek, gâye. emin: kalbinde korku ve endişesi olmayan, korkusuz, güvenilir; güvenen, inanan emîr: idâreci. emirber: emir alan, emre göre hareket eden, iş gören. emn: eminlik, korkusuzluk, emniyet. emn ü emân: emniyet ve korkusuzluk. emn ü emânet: emniyet ve eminlik. emniyet: güven. emniyet-i tâmme: tam ve eksiksiz emniyet, tam güven ve korkusuzluk. emr: iş, faaliyet · emir, kânun. emr-i bîemâni: amansız bir emir. emr-i ezeli: Cenâb-ı Hak'kın ezeli iradesine dayanan "Kün fe yekûn" emr-i ezelisi. emr-i gaybî: gaybî emir, görmediğimiz ve bilmediğimiz emir. emr-i Hak: Allah'ın emri. Allah'ın izni. emr-i itibâri: aslında yok olduğu halde öyle düşünülen iş, hakikatte olmadığı halde var olduğu kabul edilen emir, iş. emr-i itibâriye: aslında olmadığı halde var zannedilen emir, iş. emr-i İlâhi: Allah'ın emri. emr-i küfri: küfre âit veya ilgili olan iş, inkârla ilgili husus. emr-i mânevi: mânevi emir, İlâhi kânun. emr-i müheyyic: heyecan veren iş, insanı telâşa sevkeden husus. emr-i nâfiz: tesirli emir, geçerli emir. emr-i nisbî: vücud-u haricisi bulunmayan, ancak kıyas ile olabilen emir, iş veya hadise. emr-i Rabbâni: Allah'ın emri. emr-i sâbit: sâbitleşmiş, kesinleşmiş, yerleşmiş ilâhî kânunlar; emirler. emr-i tekvinî: yaratılışa âit İlâhî kânun ve nizam; kâinata yaratılıştan konulan emir ve kânunlar. emr-i zekât: zekât emri. emr: Cenâb-ı Hak'kın şuunatından ve emir dâiresinden olan. emrî kânunlar: Cenâb-ı Hakkın emir dâiresinden gelip işleyen kanunlar. emsâl: misâller, denk, benzer; atasözleri. emvâc-ı zeval: zeval dalgaları. emvât: ölüler, meyyitler. enâm: halk; mahlûkât; çevre. enâniyet-i insâniye: insanın sadece kendine güvenmesi, benlik. enâniyet-i neviye: taraftarlarının enâniyet ve gururu. enâniyet: benlik, gurur. enbiyâ-i sâlife: geçmiş peygamberler. enbiyâ: peygamberler. endişe-i helâket: mahvolma, yok. olma endişesi. ene: ben, benlik. enfâs: nefesler, soluklar. enfüsî: dar dâirede, nefis ve beden dâiresinde olanlar, kişinin iç dünyasıyla ilgili. enhâr: nehirler, ırmaklar. enin: acı ve sızıdan inleyiş. enindar: inleyerek. enîs: dost, arkadaş; alışılmış, kendisiyle ünsiyet. edilmiş olan. enkaz-ı maddiye: toprağa sinmiş moloz ve yığınlar. enmûzec: örnek. ensâl-i âtiye: gelecek nesiller. enseb: en uygun, çok münâsip,. tam yerinde. envâ:çeşitler, türler, cinsler, nevîler. envâ-ı acâip: acaib çeşitlilik. Harikalıklar. envâ-ı âlem: kâinattaki çeşitler, türler; âlemdeki çeşit çeşit varlıklar. envâ-ı cemâl: güzelliği, çeşitleri ve dereceleri. envâ-ı cünûd:çeşitli askerler. envâ-ı ehl-i şirk: şirk ve küfre gidenlerin çeşitleri. envâ-ı hâcât:türlü türlü ihtiyaçlar. envâ-ı harekât: hareketin çeşitliliği. envâ-ı hayat: hayat çeşitleri, yaşayış seviyeleri. envâ-ı hayvanât: hayvanların cinsleri, çeşitleri. envâ-ı hüsün:güzellik çeşitleri. envâ-ı i'câz:mu'cizeliğinin, üstün vasıf ve güzelliğin çeşitleri. envâ-ı i'câz-ı Kur'ân: Kur'ân'ın muhtelif yönlerden mu'cizeliği. envâ-ı ibâdât: ibâdetlerin çeşitleri. enva-ı ihsanât: çeşit çeşit lütuf; ikram ve ihsanlar, nimetler. envâ-ı kâinât: kâinattaki çeşitli varlıklar. envâ-ı kemâlât: çeşit çeşit mükemmellikler. envâ-ı lezâiz: lezzet çeşitleri. envâ-ı mahlukat: mahlukat çeşitleri, cinsleri. envâ-ı masnûât: sânatla yaratılmış çeşit çeşit yaratıklar. envâ-ı matûmât: yiyecek ve taam çeşitleri. envâ-ı mehâsin:çeşit çeşit güzellikler. envâ-ı mevcudat: çeşit çeşit varlıklar. envâ-ı mu'cizât: mu'cizelerin çeşitleri. envâ-ı nakış: nakış, süsleme çeşitleri. envâ-ı ribâ:faizin çeşitleri. Her çeşit faiz. envâ-ı sağire: küçük çeşitler. envâ-ı şirk:şirk ve dalâletin çeşitleri. envâ-ı tecelliyât: görünüşlerin çeşitleri. Çeşit çeşit hikmetli ve ibretli görüntüler. envâ-ı Tevhid: tevhidin nevileri, çeşit ve mertebeleri. envâ-ı zevi'l-hayat: canlı türleri, çeşit çeşit canlılar. envâ-ı zînet: süs çeşitleri. envâ-ı zinet ve mehâsin: çeşit çeşit süsler ve güzellikler. envâr:nurlar. · envâr-ı esrâr:sırların nurları. envâr-ı hakaik: gerçeklerin nurları. envâr-ı hidâyet: hidâyet nurları. envâr-ı hüsün: iyilik ve güzellik nurları. envâr-ı iman: iman nurları. envâr-ı imâniye: îmânın nurları. envâr-ı İslâmiye: İslâm'ın nurlu esasları. envâr-ı kudsiye-i esmâ: isimlerin kudsî nurları. envâr-ı kudsiye-i esmâiye: Allah'ın kudsi isimlerinin nurları. envâr-ı Kur'aniye: Kur'ân nurları. envâr-ı mârifet: mârifet nurları. envâr-i Rahimiyet: Rahimiyet nurları. envâr-ı sitte: altı nurlar. envâr-ı vücud: eşyanın, vücudun nurlanması. envâr-ı vücûdiye: varlık nurları. enzâr: bakışlar, nazarlar. enzâr-ı dikkat: dikkat bakışları. enzâr-ı halk: halkın bakışları. enzâr-ı mahlûkât: yaratıkların bakışları. erbab: sahipler. erbâbû'l-envâ: her bir nev'in, cinsin, türün başka bir yaratıcısı olduğunu kabul. eden şirk yolu; müşrik felsefe. Erhamü'r-Râhimin: merhametlilerin en merhametlisi olan Allah. erkân: rükünler, esaslar. erkân-ı azime: büyük ırmaklar. erkân-ı hamse: beş rükün, İslâmın beş şartı. erkân-ı hamse-i İslâm: İslâm'ın beş şartı. erkân-ı imâniye: imânın şartları. erkân-ı İslâmiye: İslâmın temel şartları, rükünleri. erkân-ı sitte: altı rükün, îmanın altı şartı. erkân-ı sitte-i iman: imânın altı rüknü, esası. erkân-ı sitte-i îmâniye: îmânın altı şartı. ervah: ruhlar. ervâh-ı âfilîn: fâni ruhlar. Kaybolan ruhlar. Ölümlü ruhlar. ervâh-ı âliye: yüce ruhlar. Yüksek ve temiz ruhlar. ervâh-ı bâkîye: bâki ruhlar. ervâh-ı emvât: ölülerin ruhları. ervâh-ı enbiyâ: peygamberlerin ruhları. ervâh-ı habîse: kötü ruhlar. ervâh-i neyyire: mânen büyük ve nurlu ruhlar. ervâh-ı sâfile: aşağı ruhlar. Kötü ve kirlenmiş ruhlar. ervâh-ı sâfiye: temiz ve pak ruhlar, iyi kimselerin veya meleklerin ruhları. ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar. erzak: rızıklar, azıklar yiyecek, içecek maddeler. erzâk-ı hayvâniye: hayvana âit rızıklar. erzâk-ı maddiye: maddi rızıklar. es'lie: suâller. esâlib: üsluplar. esâlib-i Kur'âniye: Kur'ân'ın üslupları. esâret: esirlik. esâret-i hayvâni: hayvan gibi yaşamak; başıboş ve nefsine esir olarak. esâs-ı akâid: îman esâsı. esâs-ı bâhire: ap açık esas. Büyük ve kuvvetli esaslar. esâs-ı i'câz: i'câz esası, mucizelik prensibi. esâs-ı ubudiyet: kulluğun esası. esâsât: esaslar, temeller, asıllar. esâsât-ı fâside: yanlışa ve fesada götüren esaslar. esâsât-ı îmâniye: iman esasları. esâsât-ı İslâmiye: İslâm esasları. esâsât-ı katiye: kesin esaslar, temel unsurlar. esâsât-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın esasları. esâsât-ı sabıka: sadık ve doğru esaslar. esâsât-ı sanat: san'atın esasları. esbab: sebepler, sebep olanlar esbâb-ı emn: emniyet sebepleri. esbâb-ı ifsad: bozucu ve bozguncu sebepler. esbâb-ı maddiye: maddi sebepler. esbâb-ı mânia: mâni olan sebepler. esbâb-ı mucibe: gerektirici sebepler. esbâb-ı nüzul: Kur'ân'ın âyetlerinin inmesine sebep olan hâdiseler. esbâb-ı tabii: tabii ve zahiri sebepler. esbâb-ı tabiiye: tabiattaki sebepler. esbâb-ı tabiiye: tabiî sebepler. esbâb-ı zâhiri: görünüşteki sebepler. esbâb-ı zâhiriye: dış sebepler, görünüşteki sebepler. esbab-ı zâhiriye-i süfliye: aşağı ve görünüşteki sebepler. esbabperest: Allah'ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren, her şeyi bir sebebe bağlayarak Allah'ın her şeyin yaratıcısı olduğunu inkâr eden veya Ona kıymet vermek istemeyen. esef: üzüntü. eser-i dest: el eseri. eseri itkân-ı sanat: sağlam ve pürüzsüz sanat eseri. eser-i mükemmel: mükemmel ve kusursuz eser. eseri nurâni: parlak eser. eser-i rahmet: rahmet eseri. eser-i Samedânî: Her şey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiç. bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eseri. eseri sanat: sanat eseri. eser-i sun': san'at eseri. eseri tasannu: yapmacıklık eseri. esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı Cehennemin en aşağı tabakası. eshel: çok kolay, daha kolay. esir: bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan lâtif madde, elektrik, ışık ve sıcaklığın yayılmasına vasıtalık eden madde. eslâf: öncekiler, geçmişler. eslem: daha selâmetli ve sağlam. eslihâ: silâhlar. esmâ: adlar, nâmlar, isimler. Esmâ-i Hüsnâ: Allah'ın güzel isimler. esma-i Fâtır: Yaradan'ın yarattığı şeydeki asıl ve hakim ismi. (Yağmuru, Rahman ismiyle yaratması gibi.) esma-i İlâhiye: Allah'ın isimleri. esma-i kudsi: Cenâb-ı Hakkın pak ve yüce isimleri. esmâ-i kudsiye: Allah'ın mukaddes isimleri. esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah'ın mukaddes isimleri esmâ-i kudsiye-i nurâniye: Cenâb-ı Allah'ın nurânî ve mukaddes isimleri. esmâ-i Rabbâniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın isimleri. esmâi:(Allah'ın) isimleriyle ilgili. esmâr: meyveler. Yemişler. esnâf: Sınıflar, cinsler. esnâf-ı mahlukat:yaratıkların sınıfları. esnâf -ı masnuat: sanatın çeşitleri. esnam:sanemler, Tapınak. Putçuluk. esrâr:gizli sırlar gizli hikmetler ve mânâlar ve hakikatler. esrarı Cehennem ve Cinan: Cennet ve Cehennemin sırları. esrar-ı Rabbâniye: Rabbâni sırlar. esrar-ı rahmet: rahmet sırları. esrarengiz: sırlarla dolu; sırlı olan. esselâmü aleyke ya eyyühe-l üstad: Allah'ın selamı senin üzerine olsun ey üstad! Eş'ar: Ehl-i Sünnet itikâdına, âyet ve hislerle tercümanlık edip yaptığı şerh ve izâhlarla büyük hizmet eden bir hak mezhep. eşcar: ağaçlar. eşedd-i ihtiyaç: ihtiyacın en şiddetlisi. eşedd-i istibdat: istibdadın, baskı ve keyfi idârenin en şiddetlisi. eşedd-i Zulüm: zulmün en şiddetlisi. eşeff: daha parlak ve şeffaf. eşhâs: şahıslar. eşhâs-ı âhirzaman: ahirzaman şahısları. eşhas-ı harika: harika şahıslar. eşkal: şekiller, sûretler. eşkal-i muntazama: düzenli şekiller. eşmel: daha şâmil, daha çok kaplamış, çok şeyleri içine alan. eşne': en kötü. eşraf: ilerî gelenler, şerefliler. eşrâr: şerliler, kötülük edenler. eşrâr-ı arzîn: dünyanın en kötüleri, dünyadaki şerliler. eşyâ:şeyler. eşya-i dünyeviye: dünyaya ait olan her şey, bütün eşya. eşya-i şeffâfe: saydam eşya. etime: taamlar, yiyecekler etba: tâbi olanlar, uyanlar, birisinin idaresinde olanlar, bağlı olanlar, halk, yönetilenler. etkiya-i ümmet: ümmetin takvalıları. Takvada çok ileri gidenler. etraf-ı âlem: alemin, dünyanın her tarafı. etvar: tavırlar, davranışlar; yaşayış biçimi, tarzı. etvâr-ı gaflet: gaflet tavırları. evkemâ kâl: söylediği gibi, söylendiği gibi, Hadîs-i Şerif lâfzı ile aynen nâkletmekte bir hatâ olma ihtimali üzerine, mesuliyetten kurtulmak için bu kelam söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metinde yanlışım varsa, Peygamber (asm) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu. kast ediyorum" demektir. evâmir: emirler, kânunlar. evâmir-i hâkimâne: Allah'ın her yere hükmedici emirleri. evâmir-i İlâhi: Allah'ın emirleri. evâmir-i İlâhiye: Allah'ın emirleri. evâmir-i Kur'âniye: Kur'ân'ın emirleri. evâmir-i mutlaka: kesin emirler. evâmir-i Sübhâniye: kusur ve eksiklikten münezzeh olan Allah'ın emirleri. evâmir-i teklifiye: Allah'ın emir ve yasaklarıyla ilgili emirleri. evâmir-i tekvin (evâmir-i tekviniye): oluşa ve yaratılışa âit İlâhi kânun ve nizamlar yanlış olarak "tabiat kânunları" denen fıtri kânunlar; tekvîne dâir işler,. hâdiseler. evâmir-i tekvîniye-i İlâhiye: Allah'ın tekvinî emirleri; yaratılışa âit ilâhî kânun ve nizamlar; fıtrî kânunlar ve âdetullahın içine aldığı emirler| suyun donması, tohumun filizlenmesi, ateşin yakması gibi. evâmir-i tekviniye: Allah'ın kâinata koyduğu varlıklarla ilgili emirler, kânunlar. evâmir-i umumiye-i külliye: Cenâb-ı Allah'ın her yere ve her şeye nüfuz eden birbirine bağlı ve birbirini gerektiren büyük emirleri. evc-i kemâlât: mükemmelliğin, kemalâtın zirvesi. evla: daha uygun. Muvafık. evham: olmayan birşeyi olur zannı ile meraklanmak, vehimler, kuruntular. evhâm ü şübehât: vehimler ve şüpheler. evhâm-ı fâside: dar fikir ve yanlış düşünce. evhâm-ı seyyie: yersiz korku, kötü düşünce, zararlı fikir. evham-sâz: evham ve kuruntu veren. evkât: vakitler. evkât-ı mahsusa: hususi vakitler. evkât-ı nüzul: iniş vakitleri, yağmurun yağma zamanları. evlâ: daha iyi, çok daha iyi, birincisi. evlâd-ı şükür: erkek çocuk. evliyâ: velîler, dâimâ Allah'ın rızâsına kavuşmaya çalışan, günahlardan çok kaçınan ibâdet ve taat üzere hayatını geçiren ve mânen Allah'a yâklaşan büyük zatlar. evliyâ-i abdâliye: bir anda bir kaç yerde görünebilen evliyalar. evliyâ-i ârifin: Allah'ı hakkıyla bilen evliyâlar. evliyâ-i ümmet: ümmet-i Muhammed'den (a. s. m. ) velilik derecesine çıkanlar. evrad: Kur'ân'ı Kerîmden veya başka şeylerden sık. sık ve devamlı okunan duâlar, kısımlar, virdler. evride: toplardamarlar. evsaf: vasıflar, özellikler, sıfatlar. evsâf-ı âliye:. yüce ve ulvi vasıflar. evsaf-ı celal ve cemal: celâl ve cemal vasıfları, "kızma, azap verme, kahretme" gibi sıfatlarla büyük ölçüde tecelli eden vasıflar celâlî; sevme, şefkat etme nimetlendirme" gibi sıfatlarla küçük ölçüde tecelli eden vasıflar cemalîdir. evsâf-ı celâliye: Cenâb-ı Hakkın büyüklük vasıfları, Celâl ismine âit vasıfları. evsâf-ı cemâl: İlâhî güzelliğin vasıfları, hususiyetleri. evsâf-ı cemâliye: Cenâb-ı Hakkın güzellik vasıfları. evsâf-ı hakîkiye: gerçek vasıfları. evsâf-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın sıfatları. evsâf-ı kemâl: kemal vasıfları, olgunluk ve mükemmellik sıfatları. evsâf-ı kemâliye: kemal vasıfları. evsâf-ı Muhammediye: Muhammed'in (a. s. m. ) vasıfları. evsâf-ı nisbiye: kıyaslamayla olan vasıflar, diğerlerine, öncekine göre diye anlatılan vasıflar. evsaf-ı Rubûbiyet: her şeyi idare ve terbiye eden Cenâb-ı Allah'ın. kendine has vasıfları. evvel-i bahar: ilkbahar. evvel-i fıtrat: yaratılışın başlangıcı. İlk yaratma. Yaratırken. evvel-i hilkat: ilk yaratılış safhası. evvela: ilk önce. evvelen: ilk olarak. eyne's-serâ mine's-süreyyâ: bir şeyin imkânsızlığını bildiren bir tâbirdir" yer nerede, Süreyyâ nerede?" Süreyyâ ile yer bir olur mu?" mânâsındadır ve bir birine zıt ve uzak şeyler için söylenir. eyvân: köşk. Büyük sofa. Divanhâne, Saray. eyyâm-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın günleri, bildiğimiz günlerden farklı ve müddeti çok daha uzun olan Kur'ân'daki âyetlerde zikredilen gün kavramı eyyâm-ı sâire: diğer günler. ezan-ı haşir: İsrafil'in sûra üflemesi, âhirette dirilirken okunacak ezan. ezcümle: böylece, bundan dolayı, bunun gibi, bu cümleden, meselâ. ezdad: zıtlar. ezel: evveli olmamak, varlığının başlangıcı olmamak. Ezel; mâzi ve istikbâli birden içine alır, tutar. ezeli: başlangıcı. olmayan. ezeliyet: başlangıçsızlık ezhan: zihinler. ezhâr: çiçekler. Zühreler. ezkür: zikirler, Allah'ı anmalar. ezmen: zamanlar. ezvâc: hanımlar, eşler. ezvâk: zevkler. ezvâk-ı ârifin: ârif kişilerin meşru zevkleri. ezvâk-ı mahsusa: husûsi zevkler. F: faaliyet-i mu'ciznümâ: mu'cize gösteren faaliyet. faaliyet-i Rabbaniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın faaliyeti, icraatı. fahişehane: fâhişelerin bulunduğu yer, umumhâne. fahl:ileri gelen, üstün, erkek. fahm: kömür; karbon. fahr: övünme, büyüklük taslama. Fahr-i Âlem: âlemin kendisiyle iftihar ettiği zât olan Peygamber Efendimiz (a. s. m. ) fahr-i Kainat: kâinâtın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz (a. s. m. ) Fahr-i Risâlet: peygamberlik müessesesinin medâr-ı iftihârı olan Peygamberimiz (a. s. m. ). Fahr-i Rüsul: Resülullah olan Hz. Muhammed (a·s. m. ). fâide:fayda. faik: yüksek, üstün. fâil: bir işi yapan. fâil-i muhtar: kendi istek ve irâdesiyle iş gören, kendi arzusuyla faaliyette bulunan. fail-i mükemmel: her fiili ve işi mükemmel olan Allah. Fâil-i Zülcelâl: sonsuz celâl ve fiil sahibi Allah. fâkat:yoksulluk, fakirlik. fakdü'l·ahbab: ahbabın bulunmayışı, ahbapsızlık, dostsuzluk. fakir-i mutlak: sonsuz ihtiyaç içinde olan. fakirâne: fakir ve muhtaç bir şekilde. fakr: fakirlik, ihtiyaç içinde bulunma; kulun hiç bir şeyi olmadığı ve her bakımdan Allah a muhtaç olduğunu bilmesi. fakr-ı insâni: insanın fakirliği ve ihtiyaç içinde oluşu. fakrpişe:fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde. fâni: ölümlü, muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, yok olup giden. fâniyât: fâniler. fantâziye: yalandan gösteriş zahîf süs, ihtiyaç olmayıp zevk için kullanılan pahalı eşya. farazâ: meselâ, say ki, tut ki, diyelim ki. farazi: var farz edilerek. farize-i hilkat:yapılması yerine getirilmesi yaratılış icabı olan. farize-i kebir: insanın ömür boyu yapması gereken farzlar. Allah'ın kesin olarak emrettiği işler. Fârisi: Farsça; İranlıların dili. fan: saymak, tutmak, öyle kabul etmek. fan-ı kißye-i cihad: Müslümanların tamamı olmayıp, ama bir kısmının muhakkak yapması gereken ve bu şekilde farz olan cihad. fan-ı muhâl: olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen; olmayacak şeyi olmuş gibi düşünmek. fâsık: günahkar, büyük günahları işleyen. fâsık-ı hâsir: dünyada ve âhirette büyük zararlar eden günahkâr kimse. fâsık-ı mahrum: günah işlemeye hazır olduğu halde, buna fırsat bulamayan. fasıl: ayıran, kısımlara bölen. fâsıla: ara. fasih: fesahât sahibi, hatasız olarak söyleyen, açık ve güzel konuşan. fâsid: bozguncu, doğru olmayan, bozuk, mufsid, yanlış olan. fasl: iki şey arasındaki ek yeri; mafsal; hak ile bâtılın arasını ayıran hüküm| (buna faysal da denir) halletmek, ayrılma; çözme; bölüm; mevsim. fasl-ı bahar: ilk bahar; bahar mevsimi. Fâtır: benzeri bulunmayan şeyi yaratan, hârika üstün san atıyla yaratan Allah. Fâtır-ı Bimisâl: benzersiz şeyleri yaratan. Harika üstün ve misilsiz sanatlarla yaratan Allah. Fâtır-ı Hakîm: her şeyi bir maksada uygun ve hikmetle benzersiz bir şekilde yaratan Allah. Fâtır-ı Hakim-i Zülcemâl: güzellik sahibi; her şeyi faydalı, hikmetli ve yoktan yaratan Allah. Fâtır-ı Kerîm: bol lütuf ve keremiyle yaratan Allah. Fâhr-ı Kerim-i Zülcemâl: Yarattığı her şeye bir güzellik ikram eden Allah. Fâtır-ı Rahîm: sonsuz merhamet sahibi ve her şeyi benzersiz surette yaratan Allah. Fâtır-ı Rahmân: çok merhametli ve benzersiz yaratan Allah. Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük sahibi ve benzeri olmayan şeyleri yaratan Allah. Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her şeyi benzersiz yaratan Allah. Fâtiha-i Şerîfe: Kur'ân'ın şânı şerefi büyük ilk süresi. Fâtiha-i Şerife: Kur'ân'ın ilk süresinin ismi. fâtiha: bir şeyin başlangıcı. faysal: karar, hüküm, fasıl, hal. (bak. fasl) fazilet: değer, meziyet, üstünlük; îman, irfan, iyilik itibâriyle olan yüksek derece. fazilet-i a'mâl: amellerdeki makbuliyet, üstünlük, fazilet. fazilet-i cüz'iye: kısmi üstünlük, az ve küçük faziletler, meziyetler. fazilet-i külliye: büyük fâziletler, meziyetler. fazilet-i uhreviye: uhrevi üstünlük, makam ve makbuliyet. fazl: lütuf, bağış, ihsan, karşılıksız iyilik; bereket, bolluk. Fazl-ı İlâhî: Allah'ın lütfu, ihsânı. Fazl-ı Rahmân: sonsuz merhamet sahibi Allah'ın fazl ve ihsanı. fecr (fecir): tan erinin ağarması güneşin doğduğu yerde sabahâ yakın meydana gelen aydınlık; sabah fecr-i haşir: haşir sabahı. fedakâr: fedâ eden, kıymet ve ehemmiyet verilen bir şey uğrunda her şeyi gözden çıkaran. fedâkârâne: fedâkâr bir şekilde. fehm: anlamak; anlayış, zihnen kavrayış. fehm-i kasır: noksan anlayış, kısa anlayış, kusurlu anlayış. felâh: selâmet, saâdet, kurtuluş; hayır ve nîmetlerde refah; fevz ve zafer, necat ve bekâ. felâhat: çiftçilik. felâket-i mâzi: mâzideki felâketler. Geçmiş musibetler. felâsife: felsefeciler, filozoflar. felâsife-i abesiyyun: kâinâtın ve hâdiselerin başıboş ve faydasız ve gâyesiz, kendi kendine, yaratıcısız olduğuna inanan bâtıl yoldaki felsefeciler. felek: gök, gök katı, dünya, âlem. Felillâhilhamd: hamd, Allah'a mahsustur. felsefe: madde ve hayatı başlangıç ve gâye bakımında inceleyen ilim. Felsefe dîne dayandığında, hakikati bulmuş, sırt çevirdiğinde de çelişkiler içerisinde kalmıştır. felsefe-i Avrupa: Avrupa felsefesi. felsefe-i beşer: insan felsefesi. felsefe-i maddiye: her şeyi maddede arayan ve kabul eden anlayış. felsefe-i sakime: yanlış yoldaki felsefe, sakat felsefe. felsefe-i tabiiye: her şeyi tabiata dayandıran felsefe. fenâ: yokluk, yok olma. fenâ-i dünya: dünyanın fâni, geçici olan gayr-ı meşrû yönü. fenâ-i mutlak: kayıtsız şartsız yok olma; mutlak yokluk. fenâ-i nefs: nefsini fenâ ve fedâ etmek; nefsini eritmek, ona galip gelmek. fenâender: fena içinde. fenn-i askerî: askerlik sanatı. fenn-i belâgat: belagat ilmi. Bir şeyi en güzel ve açık bir şekilde anlatma. fenn-i beyân: belagat ilminin, yâni edebiyatın hakikat, teşbih, istiâre, mecâz ve kinâye kısımlarından bahseden ilim dalıdır. fenn-i beyân-ı maâni: üslup ve belagat ilminin kısımları. fenn-i elektrik: elektrik ilmi. fenn-i hendese: mühendislik. fenn-i hikmet: felsefe. fenn-i hikmetü'l-eşya: bütün varlıkların yaratılışındaki gâyelerine ve ince nizamlarına âit ilim; tabiat bilgisi. fenn-i iâşe: insanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı. fenn-i kıraat: okuma ilmi. fenn-i kimya: kimya ilmi. fenn-i kitâbet:çeşitli yazı usül ve şekillerini öğreten ilim. fenn-i maâni: güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten edebiyatın bir şubesi. fenn-i makine: makine ilmi. fenn-i mantık: mantık ilmi. fenn-i menâfiü'l·âzâ: Bedendeki uzuvların faydalarını anlatan ilim. Fizyolojik Anatomi. fenn-i tıb: tıb ilmi. fennen: fence, fenne uygun olarak. fenni:fenne ilgili ve fene âit. Müsbet ilme dayanan. fer': bir aslın neticesi, uzantısı. ferâgat: hakkından vazgeçmek, bir şey istememek, şahsî dâvâlarından vazgeçme. ferâh-ı münezzeh: tam huzur, kusursuz ferahlık ve kemâl noktasındaki güzellikler âlemi. ferâiz-i diniye:dinin farzları, yapılması Allah tarafından kesin olarak emredilen şeyler. ferâiz-i İlâhiye: Allah'ın farz kıldığı şeyler. ferâiz: farz kılınan ibâdetler, farzlar; Allah'ın kesin emirleri. ferc: dişi üreme organı. ferd: tek, bir, yekta; kişi; eşsiz. ferd-i fevkalâde: olağanüstü, fevkâlade olan bir fert. ferd-i hasnâ: iffetine düşkün bir tek kadın. ferd-i mümtaz:özellikle seçilmiş insan. (Hz. Muhammed. ) ferdâniyet:teklik, bir oluş. ferdi:şahsi ferh: yavru. ferid-i kevn ü zaman: kâinâtın ve bütün zamanların benzersizi olan. ferikiyet: generallik. ferik: general, korgeneral, tümgeneral. ferman: emir, tebliğ, padişah buyruğu. fermân-ı ahkem: beyan ve ifâdeleri hikmetli olan emir. fermân-ı âzam: en büyük ferman. fermân-ı celil: Cenâb-ı Allah'ın yücelerden gelen fermanı. fermân-ı ezelî:varlığının başlangıcı olmayan Allah'ın emri. fermân-ı haşr: dirilişle ilgili Allah'ın buyruğu. fermân-ı kudsi: Allah'ın mukaddes fermanı. fermân-ı Rahmânî: sonsuz merhamet sâhibi, Allah'ın fermanı, emri. fermân-ı zişan: şanlı ferman. fermanber: emir dinleyen, itaat eden. Boyun eğen. Fermanlı. ferş: yeryüzü, yer. feryad: bağırıp çağırmak, yüksek sesle medet istemek. feryâd ü fizar: yüksek sesle bağırıp haykırmak, imdat istemek. ferzendâne: evlât gibi, evlâda yakışır sûrette. fesad: bozukluk ve fenâlık, karışıklık, haddi aşıp zulmetmek. fesâhat: doğru ve düzgün söyleyiş, açık ve güzel ifâde. fesâhat-i hârika: hârika fesâhat. fesâhat-i lâfziye: lâfzın doğru ve düzgün olması, sözün açık ve güzel ifâdeli oluşu. fesat: bozuk ve fenâlık, karışıklık, haddi aşıp zulmetmek. festemi': "dinle", "işit' anlamında bir emrî kelimedir. feth: açmak, Müslümanların bir yeri zabtetmesi. fetvâ: bir mesele hakkında ehil olan kimse tarafından verilen dînî hüküm. fevk: üst, üzeri. fevkalâde: olağanüstü. fevka'z-zaman: zaman üstü. Zamanla kayıtlı olmadan. fevt: kaybetme, elden çıkarma. feylesof: felsefe ile uğraşan, felsefeci, filozof. feylesofâne: filozofçasına. Feyyâz-ı Mutlak: çok çok bereket ve bolluk veren Allah. feyz (feyiz): bolluk, bereket, ilim, irfan, mübâreklik, mânevi gıdâ. feyz-i iman: îmânın feyzi. feyz-i İlâhi: İlâhi feyiz. feyz-i Kur'ân: Kur'an'ın feyzi, Kur'ân'ın verdiği ilham. feyz-i sohbet-i Nübüvvet: peygamberlik sohbetinin feyz ve bereketi. feyz-i tecelli: tecellinin feyiz ve bereketi. feyz-i ziyâ: bereketli aydınlık. Bolca ışık. fezâ: yıldızlar arasındaki geniş boşluk, uzay, gökyüzü. fezâ-i âlem: gökyüzü; fezâ âlemi; uzay. feza-i ıtlak: hudutsuz gökyüzü, nihayetsiz fezâ fezâ-i kâinat: uzay. feza-i ulvi: geniş fezâ alemi. fezâ-i vasia: Uzay. uçsuz-bucaksız; geniş olan feza âlemi. fezâil-i kelâmiye: sözün faziletlileri. fezleke: özet, hülâsa, netice, icmal; hesap listesindeki netice. fıkra: yazıda bir bahis paragraf; kısa haber; küçük hikâye. fıkra-i Arabiye: Arapça fırka, metin. fırâk-ı dâlle: sapık grup, hak yoldan ayrılan fırka. fırka-i dâlle: dalâlete gidenler, sapıtanlar. fısk: günah; Allah'ın emirlerini terk ve Ona isyan etmek, doğru yoldan sapmak. fıtrat: yaratılış, huy, tabiat. fıtrat-ı asliye:bozulmamış yaratılış,insan doğuştan İslâm fıtratı üzerine yaratılmıştır. fıtrat-ı İlahiye: Yaratılıştan verilen şekil, mâhiyet. fıtrat-ı insâniye: insanın yaratılışı. fıtrat-ı insâniyet: insanlık tabiatı, insana uygun huy ve davranışlar, insan yaratılışı. fıtrat-ı selime: doğru ve doğruluk üzerine yaratılış. fıtraten: yaratılış ile, yaratılış bakımından. fıtrî: doğuştan, yaratılıştan, fıtrata âit ve yaratılışla ilgili. fîzar: ağlayıp inlemek, sesli ağlamak. fizâr-ı istimdatkârâne: medet isteyerek inleyip ağlamak. figan: ağlayıp sızlama. fihriste: bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste, katalog. fihriste-i cihazât: bir şeyin pek çok kısmının özeti, cihazların listesi. fihriste-i sanat-ı Rabbâniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın sanatının fihristesi. fihriste-i vücud: vücudun fihristesi. fiil: iş, amel, oluş, hareket. fiil-i Rubûbiyet: terbiye edicilik fiili. fiilen: fiille, davranış ve hareketlerle. fikir: düşünmek; Allah'ın isim ve sıfatlarını ve bunların tecellilerini tefekkür etmek. fikr-i avâm: halktan irfanı kıt olan kimsenin fikri, okuyup yazması az olanların düşüncesi. fikr-i beşer: insanın fikri. fikr-i felsefe: felsefe fikri. fikr-i insâni: insanın fikri.. fikri küfri: küfür olan fikir. fikr-i tabiat: tabiat fikri. fikren: düşünce itibâriyle, fikir bakımından. fikret-i beyzâ: münevver ve parlak fikirler. filânün. tavilü'n-necad: "Kılıncının kayışı, bendi uzundur" mânâsında kinâyeli bir söz. filhakîka: hakikatte. İşin doğrusu. firak: ayrılık, ayrılma, hicran. firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık. firâk-ı elîm: çok acıklı ayrılık. firâk-ı elimâne: acı veren ayrılık. firâkü'l-ahbap: dostlardan ayrılmak, ahbapların ayrılığı. firavun-u zelîl: alçak fir'avun. Firavun: Mısır'da yaşamış ve Hz. Musa'ya (a. s. ) inanmayan, onunla savaşan ve Allah'a isyan ederek ilâhlık dâvâ eden hükümdar. Firavun gibi ilâhlık iddia edenlere de bu isim verilir. Firavunâne: Fir'avun gibi. firavuniyet: firavunluk, dinsizlik, isyankârlık ile Allah'ı tanımama, kendisini ilâh olarak görme. firdevs-i mânevi: mânevi cennet. firkat:ayrılmak, ayrılık. fitne: ahlâkta ve cemiyet nizâmında azgınlık ve bozgunculuk; azdırma, baştan çıkarma, karışıklık. fizar: ağlayıp inlemek, sesli ağlamak. fonograf: gramofonun ilk şekli, ses cihazı, sesi alıp geri veren cihaz. fonograf-ı Rabbânî: İlâhî ve canlı olan ses cihazları. Canlı stüdyo. forma: askeri nişan, rütbe işareti, bükülünce 8,16, 32 sayfa olan kitap parçası. frengî: Frenkçe, Avrupâ dilleri ve kültürü. fuhşiyât: çok çirkin işler, günahlar; gayr-ı meşru cinsi münâsebetler. fukarâ: fakirler. Furkan: Hak ile batılı, iyi ve kötüyü; hayır ve şerri bir birinden ayıran ve farkettiren Kur'ân. Furkan-ı Ahkem: en sağlam ve en çok hükmeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân-ı Kerim. Furkan-ı Celil-üş-Şan: şanı yüce olan Kur'ân. fuzuli:fazladan olan, gereksiz şey, işe yaramayan, boşu boşuna. fuziliyâne:fazladan, lüzumsuz, boşuna. füc'eten: âniden, birdenbire. füccâr: fâcirler, günahkârlar, açıktan günah işleyenler. fünûn:fenler. fünûn-u acibe: şaşılan fen ve ilimler. fünûn-u beşeriyye: beşerî fenler. fünûn-u ekvân: kâinat fenleri. fünûn-u hafiye: gizli fenler; cinleri ve ruhları ilim teknikte istihdam etmekle ilgili fenler, ilimler; (bak. ulûm-u hafiye) fünûn-u hâzıra: günümüzdeki fenler, ilimler. fünûn-u hikmet: hikmet fenleri. fürce: girecek yer; boşluk, çatlaklık, açıklık. fütur: ara, usanç, gevşeklik,· fütur: yarıklar, çatlaklar. füyüzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler, olgunlaşmalar, inayetler. füyüzât-ı nimet: ni'met feyizleri, bol nimetler, yardımlar ve ikramlar. G: gabâvet: ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, kalın kafalılık. gadab: öfke, kızgınlık. gaddar: çok çok zulmeden. gadr:hâinlik, vefâsızlık, Zulüm. gadr-i mutlak: mutlak merhametsizlik, Zulüm. gâfil: dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan. gâfilâne: körükörüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. gaflet: dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık, nefsine uyarak Allâh'ı ve emirlerini unutmak. gaflet-i mutlak: nefsine ve hevesâtına uyarak Allah'ı ve emirlerini unutma, iman ve İslâm'dan, hak ve hakikattan gafil olma. gafletpişe: gaflet içinde, çok gâfil. gâh begâh: zaman zaman. Yer yer. gâib (gayb): görünmez, gizli. gâibâne: hazırda görünmeksizin, yüz yüze olmadan, gizliden; gramerde, üçüncü şahıs kişiyle konuşma. galat: yanlış, hatâ. galebe: üstün gelmek, yenmek, bozmak, çokluk. galebe-i i'cazkârâne: mu'cizeli bir şekilde galip gelme. gâli: pahalı, ağır, kıymetli. gâlib-i esmâ ve sıfat: ekser isim ve sıfat-ı ilâhiye. gâliben: çoğunlukla, ekseriyetle. gâliye: yüksek, çok değerli. galiz: kötü, kaba, çirkin söz, küfür. gam: keder, üzüntü. gani: zenginlik sâhibi. Gani-i Alelıtlak: her şeye sâhip ve hiç bir şeye hiç bir şekilde muhtaç. olmayan Allah. Gani-i Kerîm: sonsuz cömertlik ve zenginlik sahibi olan Allah. Ganî-i Mutlak: sonsuz ve sınırsız zenginlik sahibi ve hiç bir şeye ihtiyacı olmayan Allah. garâbet: gariplik, tuhaflık, hayret vericilik. garâib-i nukuş: hayret verici nakışlar, şaşırtıcı güzellikteki süsler. garâib-i fen: fennin şaşırtıcı ve hayret verici şeyleri. garâib-i icraat: hayret verici iş ve faaliyetler. garâib-i sanat: sanattaki gariplik, incelik ve hayranlık. garâip: acâip şeyler, hayret edilecek şeyler. garât: gasblar, yağmalar. garaz: maksat, niyet, kasıt; kötü niyet ve kin. garb: batı. garib (garibe): hayret verici, tuhaf. gark: batmak, boğulmak. gasb: başkasının malını rızâsı olma-. dan zorla almak. gâsıbâne: hakkı olmayan şeyi alarak, gasbederek. gâvur: kâfir. gavvas: çok gayretli çalışkan; suya dalan, inci arayan dalgıç. gâyât: gâyeler, amaçlar, emeller.. gâyât-ı irşâd: irşad etme gayeleri. Aydınlatma maksatları. gâyât-i fıtrat: yaratılış gâyeleri. gâyât-ı hayatiye: hayatın gâyeleri. gâyât-ı hudud: sınırın sonu. gâyât-ı vücud: var oluşun gâyeleri. gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mâhiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar. gaybaşinâ: gaybı bilen, gaybdan haberi olan, gelecekten veya âhiretten haber veren. gaybi: gayba âit ve onunla ilgili; hazırda olmayan, görünmeyenlere âit, hazırda olmayanlara âit, başka âlemdekilere âit, âhirete âit. gaybi-yi âsuman: gökyüzünün bilinmeyen yönleri. gaybubet: hazırda olmayıp başka yerde olma. gâye: hedef, maksat. gâye-i aksâ: en son gâye. gâye-i cüz'iye: küçük bir gâye, maksat, netice. gâye-i emel: gâye ve emel. gâye-i hakikiye: bir asıl gayeye yönelik. gâye-i hayal: ideâl. Hayalde tasavvur edilen ve ona varılması istenen gaye ve maksat. gâye-i himmet: gayret ve çabanın gâyesi. gâye-i ibâdet: ibâdetin gâyesi. gâye-i idhâl: konmasının ve yerleştirilmesinin gâyesi. gâye-i insâniyet: insanlığın gâye ve maksadı. gâye-i vücud: varlık gayesi. gâye-i yegâne: tek gâye gâyet: çok, pek çok. gâyet-i kemâl: yükselme, yücelme gâyesi. gayetü'l-gâyât: nihai gâye. Asıl maksat. gayr: başka, diğer. hariç, dış. gayr-i kâbil: mümkün olmayan, imkânsız. gayr-i mahdut: hudutsuz, sayısız. gayr-i mahsur: sayısızca, sınırsız. gayr-i mâkul: akıl dışı, akla yakın olmayan. gayr-i melfuz: telâffuz olunmamış, söylenmemiş olan, ağızdan çıkmayan. gayr-i meş'ur: şuur hârici. Şuuru taalluk etmeden. gayr-i meşru: dîne aykırı, meşru olmayan. gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz. gayr-i sâbit: durgun ve hareketsiz olmayan doğruluğu isbat edilmeyen. gayret: şeref, haysiyet, izzet gayretullah: Allah'ın, hak dinini koruma sıfatı. gazap: hiddet, öfke, kızgınlık. gazât-ı muzırra: zararlı gazlar. gazevât: savaş. Meydan muharebeleri. gedâ: fakir, kimsesiz, dilenci. gemi-i cebbâr: büyük ve azâmetli gemi. ger: eğer. gıdâ-i ervah:. ruhların gıdası. gıdâ-i mânevi: mânevi gıda. gılâf: kılıf, mahfaza, örtü. gılâf-ı lâtif: ince, güzel ve şeffaf tür örtü. Ruhun libası, örtüsü. gınâ: zenginlik, yeterlik, tok gözlülük. gınâ-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın bolluk, bereket ve zenginlikleri. gınâ-i Rabbaniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın sonsuz zenginliği ve hiç bir şeye muhtaç olmaması. gıpta: imrenme. gıyas çekmek: yardım dilemek, imdat istemek. gıybet: bir kimsenin yüzüne karşı söylendiğinde darılabileceği bir sözü arkasından konuşma, dedikodu. gidişât: gidişler, hâl, vaziyet, seyir. girift:yakalama, tutma; dolaşık, birbiri içine girik, karışık. giriftar:tutulmuş, yakalanmış. gufran: Allah'ın günahları affetmesi, mağfiret. gunâgün:türlü türlü, renk renk. gurbet: gariplik, yabancılık; yabancı memleket, yâd el. gurûb: batma, batış, batıda görünmez olmak. gül-ü Muhammedi (a. s. m. ): kırmızı renkli bir gül çeşidi. gümrâh:yolunu şaşırmak. Sapmak. güruh:bölük, cemaat, kısım. güvâh:şâhid. güyâ: sanki. gûzerân-ı hayat: geçici hayat, geçen hayat. H: hâb-ı rahat: rahat uykusu. habbe: dâne, tohum, parça. haber-i vâhid: ilk ve tek haber veya hadise olmuş olması. habib: sevilen, sevgili. Habib-i Ekrem: Allah'ın sevgilisi olan Hz. Muhammed (a. s. m. ). habib-i hakîki: hakîki sevilmeye lâyık olan. habibiyet:sevgililik, sevgili oluş. Habibullah: Allah'ın en sevdiği olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a. s. m. ). habis:pis, kötü, hilekâr. hacâlet: utanç, utanma. hacâletâver: utandırıcı, utanç veren. hâcât: ihtiyaçlar. hâcât-ı beşeriye:insanın ihtiyaçları. hâcât-ı fıtrî:yaratılıştan gelen ihtiyaç. hâcât-ı hayvâniye: hayvanların ihtiyaçları. hâcât-ı insâniye: insanın ihtiyaçları hâcât-ı mâneviye: mânevi ihtiyaçlar. hâcât-ı zaruriye: zorunlu ihtiyaçlar. hâcet: ihtiyaç, lüzum, gerek. hâcet-i âmme:umumi ihtiyaç, herkesin ihtiyacı. had:sınır, dozaj. hadd ü hesab: adet, hesap, sınır. "Sınırsız" mânâsında. hadd-i büluğ: büluğâ erme yaşı, teklif-i İlâhinin başladığı, namaz ve oruç gibi emirlerin yerine getirilmesinin şart olduğu yaş. hadd-i mevhum: hayalî ve olmayan bir sınır. hademe: hizmetçi. hâdi: hidâyet veren, doğru yola ulaştıran. hadika: bahçe. hâdis: sonradan olan. hadis: Peygamberimizin (a. s. m) sözü, emri ve hareketini anlatan söz veya yazı. hadis-i kudsi: mânâsı Peygamberimize (a. s. m. ) vahiy ile ilham edilen, kelimesi Peygamberimize âit olan hadis. hadis-i şerif: Peygamberimizin (a s. m. ) sözü, emri ve hareketini bildiren ifâde. hâdim: hizmet eden, hizmetkâr. hâdisât: hâdiseler, olaylar. hâdisât-ı arziye: yeryüzü hâdiseleri. hâdisât-ı azime: büyük hâdiseler. hâdisât-ı cevviye: feza hâdiseleri. hâdisât-ı cüz'iye: küçük ve basit hâdiseler. hâdisât-ı dünyeviye: dünya hâdiseleri. hâdisât-ı hayatiye: hayatî hâdiseler. hâdisât-ı kâinat: kâinat hâdiseleri. hâdisât-ı kevniye: yaratılışa ve oluşa âit hadiseler; dünyada meydana gelen olaylar. hâdisât-ı mâziye: geçmiş, mâzideki hâdiseler. hâdisât-ı necmiye: yıldız hâdiseleri. hâdisât-ı semâviye: gök hâdiseleri. Uzaydaki gelişmeler. hâdisât-ı tarihiye: tarihi hadiseler. hâdise: olay hâdise-i arzîye: arzi hâdise. hâdise-i azime: büyük hâdise. hâdise-i cüz'i: küçük ve basit hâdise. hâdise-i cüz'iye: küçük ve basit hâdise. hâdise-i ezeliye: ezelî hâdise. hâdise-i hârika: hârika hâdise. hâdise-i misaliye: misali bir hadise şeklinde. hâdise-i uhrâ: diğer hâdise. hâdise-i umumiye: herkesi ilgilendiren hâdise. hâdise-i vâhid: tek bir hâdise. hadrevât: yeşillikler, yeşillik. hads-i kalbi: kalbî kanaat, mutmain olmak. hads-i kati: kesin ve uzun araştırmaya gerek olmadan hemen elde edilen bilgi; sür'at-i intikâl; kesin ve doğru idrak. hads-i sâdık: kalbde süratle meydana gelen, doğru kanaat, tam, doğru ve şüphesiz idrak etme ve bilme. hads-i vicdânî: vicdana doğan anî mânâlar. hadsen: sezmekle, anlatılanı süratle anlayarak; süratli anlama açısından. hadsiz: sınırsız, sonsuz. hafâ: gizlilik, saklılık. hâfiz: Kur'ân'ı ezberleyen. hâfıza: ezberleme, koruma kuvveti. hâfıza-i kübrâ: en büyük hâfıza. hâfi: gizli, saklı. Hafiz: her şeyi muhâfaza altına alan, kaydeden Allah. Hafız-ı Alim: bekâ için lâzım olan levhalara, fânilerin mânâlarını kaydedip, koruyan, hıfzeden Allah. Hafiz-i Rahîm: sonsuz merhamet sahibi ve her şeyi koruyan Allah. Hâfiz-i Zülcelâl: büyüklük sahibi, büyük küçük her şeyi kaydedip koruyan Cenâb-ı Hak. hafızâne: koruyarak, yazı ve sûretlerini alarak. hafiziyet: muhafaza edicilik, koruyup gözeticilik. Allah'ın her şeyi muhafaza edici sıfatı. hâhişger: arzulayan, isteyen, istekli. hâif: korkan, korkak. hâil: perde, mânia, iki şey arasını ayıran. hâinâne: hâincesine bir vâziyet. Hak: her şeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah. Hak Sübhânehü ve Teâlâ: şanı yüce, kusur ve noksandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak. hakâik-ı âliye-i İlâhiye: İlâhî yüce hakikatler. hakâik: gerçekler, hakîkatler. hakâik-ı dakika: ince gerçekler. hakâik-ı erkân-ı imâniye: îman esaslarının hakikatleri. hakâik-ı esâsiye: hakikatin aslı, özü. Asıl hakikat. hakâik-ı esmâ: Allah'ın isimlerinin hakikatleri. hakâik-ı eşya: eşyanın hakikati.. hakâik-ı gâmıza: ince hakikatlar. hakâik-ı gâmıza-i İlâhiye: Allah'ın Kur'ân'da açıkladığı ince hakikatlar. hakâik-ı gaybiye: gayb âlemi, görünmeyen âlemlerin gerçekleri. hakâik-ı imâniye: iman hakikatleri. hakâik-ı İlâhiye: Allah'ın Kur'ân'da açıkladığı ince hakîkatlar. hakâik-ı İslâmiye: İslâm'ın hakikatleri. hakâik-ı kevniye: kâinatla, yaratılışla ilgili hakîkatlar. hakâik-ı kudsiye: mukaddes gerçekler. hakâik-ı Kur'âniye: Kur'ân hakîkatleri. hakâik-ı mevcudât: bütün yaratılmışların ortaya koyduğu gerçek. hakâik-ı mümkinât: varlığı yokluğu eşit olup, var veya yok olan. için Allah'ın tercihine muhtaç olan varlıkların hakikatları, ne oldukları,. mâhiyetleri. hakâik-ı nisbiye: benzer hakîkatler. hakâik-ı Nübüvvet: peygamberlik gerçekleri. hakâikâşina: gerçekleri bilen. hakâiknümâ: hakîkatleri, olduğunu gösteren. hakâret: küçüklük, horluk. Hakem: haklıyı haksızı ayıran. Allah. hakendiş: hakkı düşünen, hak taraftarı. hâkezâ: benzeri, öylece; bunun gibi; böyle. hakikat-i acîbe: hayret verici gerçek. hakikat-i âliye: yüksek hakîkat. hakikat-i âmiriyet: âmirlik hakikati, emredicilik gerçeği. hakikat-i azime: büyük gerçek. hakikat-i câmia: çok hususiyetleri ve mânâları içinde toplayan ve çok şeylerle alâkalı olan hakikat. hakîkat-i câzibedâr: aslı ve esasıyla çekici olan hakîkat. hakîkat-i cismâniye: hakîki şekliyle, olduğu gibi, cismiyle. hakikat-i dâime:devam eden gerçek. hakikat-i dünya:dünyanın hakîkati, aslı, esası ve ne olduğu. hakikat-i ekber-i haşriye: en büyük haşir gerçeği. hakikat-i gaybiye: gayb âlemindeki hakikatler. İman edip de göremediklerimiz. hakikat-i hadisiyâ: hadisin hakikati, mânâsı. hakîkat-i hal:bir şeyin aslı, esâsı ve hakîkati, durumun gerçek yönü. hakikat-i hariciye: harice, meydana çıkma; gözle görülebilen gerçek. hakîkat-i haşir: haşir gerçeği hakikat-i haşriye: haşir gerçeği. hakikat-i insâniye: insanın hakikati. hakikat-i kâtıa: kesin, sarsılmaz gerçekler; hakikatler. hakikat-i kâtıâ-i sâtıa: parlak ve kesin hakikat. hakikat-i Kur'âniye: Kur'ân'ın hakîkati. hakikat-i külli: büyük hakîkat. hakikât-i külliye: her şeyle ilgisi olan, çok büyük, geniş ve umumî hakîkat. hakikat-i külliye-i dâime:devamlı ve bir bütünün her şeyiyle ilgili olan. gerçek. hakikat-i maddiye: maddî gerçek. hakikat-i mahbûbe:sevimli hakîkat, sevilen gerçek. hakikât-i meçhule: bilinmeyen gerçek. hakikat-i mevcudat:varlıkların hakikati. hakîkat-i mevt: ölüm gerçeği. hakîkat-i Mirac: Mîrac gerçeği. Mîrâcın hak ve hakîkat olduğu. hakikat-i muazzama: büyük gerçek. hakikat-i mukarrere: kararlaşmış, kesinleşmiş hakîkatler. hakikât-i mutlaka: sonsuz ve sınırsız gerçek. hakîkat-i mümkinât: mümkinâtın hakîkati, aslı, esası, ne olduğu. hakikat-i nevmiye: uykunun hakîkati, mâhiyeti. hakikât-i nurâniye: parlak gerçek. hakikat-i ömr: gerçek zaman, ömür müddeti. hakikat-i râsihâ-i âliye: yüce ve derin hakîkat. hakikat-i sâbite: sâbit, değişmez hakikat Değişiklik içinde değişmeyen İlâhî emir ve kânunlar. hakikat-i salât: namazın hakikati. hakikat-i tevekkül: tevekkül gerçeği. hakikat-i ubudiyet-i Ahmediye: Peygamberimizin kulluğunun hakikati. hakikat-i ulviye: yüce hakîkat, yüksek hakikat. hakikat-i ulyâ: yüce gerçek. hakikat-i uzmâ: en büyük hakîkat. hakikat-i vâkıa: olayın gerçeği, hâdisenin aslı. hakîkat-i zaman: biçilmiş zaman, zamanın asıl yönü. Zamanın hakikati hakikatbîn: hakikati gören, hakîkati anlayan ve hakikate inanan. hakîkatü'l·hakâik: hakîkatin ta kendisi. Yüzde yüz gerçek. hakiki: gerçek. Hakim: her şeyi bir maksada uygun ve hikmetle. yoktan var eden Allah. Hakim-i Kadir: sonsuz güç sahibi ve her şeyi hikmetle yaratan Allah. Hakim-i Mutlak: sonsuz hikmet sahibi ve her şeyi gâyeli ve faydalı yaratan Allah. Hakîm-i Müdebbîr: her şeyi. idâre ve terbiye eden hikmet sahibi olan Allah. Hakîm-i Rahîm: sonsuz şefkat, merhamet sahibi, her şeyi hikmetle yaratan Allah. Hakim-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük sahibi ve her şeye hükmeden Allah. Hakim-i Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi, her şeyi hikmetle yapan Allah hakim-i İlâhi: aklıyla Allah'ı bulmaya çalışan âlim ve hikmet sâhibi zât. hakîmâne: faydalı ve gâyeli bir tarzda, hikmetli bir şekilde. hakîr: küçük, aşağı, ehemmiyetsiz. Hâkim: her şeye hükmeden Allah. Hâkim-i Arz ve Semâvât: yerlerin ve göklerin Hâkimi olan Allah. Hâkim-i Bilhak: her şeyin gerçek hâkim i. Hâkim-i Ezel ve Ebed: ezele ve ebede hükmeden Allah. Hâkim-i Ezeli: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeye hükmeden Allah. Hâkim-i Hafiz: her şeye hükmeden ve her şeyi koruyan Allah. Hâkim-i Hakim: her şeyi hikmetle yapan ve her şeye hükmeden Allah Hâkim-i Mutlak: mutlak (kayıtsız, şartsız) hâkim olan Allah. Hâkim-i Zülcelâl: celâl sahibi ve her şeye hükmeden Allah. Hâkim-i Zülkemâl: kemâl sahibi, her şeyi faydalı ve hikmetli yaratan Allah. hâkim-i adâletpişe: adâlet sâhibi hâkim, her zaman adâletli davranan idâreci. hâkim-i âdil: adâletle hükmeden. hâkim-i namdâr: nâm sahibi hakim. hâkimiyet: hükmetme, emir altında bulundurma. hâkimiyet-i âmme: umuma hâkim olma. hâkimiyet-i rubûbiyet: Allah'ın kâinatı idâre ve terbiye edicilik hâkimiyeti. hakk-ı hayat: yaşama hakkı. hakk-ı kelâm: söz hakkı. hakk-ı vücud: gereken şekildeki vücud hakkı. hakkalyakin: îmânın, Allah'ı tanımanın derecesi; îmânî meselelerin kesin derecede hakikatine nüfuz etme, yaşar derecede bilme. hakkan:gerçekten, doğrusu. hakkâniyet: haktan ve doğruluktan ayrılmama; gerçeklik, doğruluk. haknümâ: hak gösteren. hakperest: doğruluktan ve haktan ayrılmayan, hak ve doğruluğu ciddi seven. hâl-i âlem: şimdiki hâl ve yaşama şekli. hâl-i hazır: şimdiki zaman, şimdiki hâl. hulûs: kurtulma, kurtuluş. hâlât: haller, durumlar,sûretler. hâlât-ı tabiiye: tabii haller. hâlât-ı telakki: nâzil olma, indirilme sebebleri. halûvet: tatlılık, şirinlik. hâle: ay ve güneşin etrafında bâzen görünen parlak dâire. Kuyruklu bir yıldız. halecan: titreme, kalp çarpıntısı, heyecan. halel: bozukluk, eksiklik, başkası tarafından verilen zarar. hâlen: tavır hareket veya davrânış, durum olarak. hâlet: durum, hal, vaziyet, keyfiyet. hâlet-i kudsiye: mukaddes ve mübârek haller. hâlet-i mahzunâne: üzüntülü hal. half: arkâ. Hâlık: yaratıcı; her şeyi yoktan yaratan Allah. Hâlık-ı Âlem: âlemin Yaratıcısı Hâlık-ı Arz ve Semâvat: yeri ve göğü yaratan, yoktan var eden Allah. Hâlık-ı Hakim: her varlığı bin hikmetle yaratan Allah. Hâlık-ı Kâinat: kâinâtın yaratıcısı. Hâlık-ı Kerim: ikramı bol ve her şeyi yaratan Allah. Hâlık-ı Küll-i Şey: her şeye gücü yeten ve her şeyin yaratıcısı olan Allah. Hâlık-ı Rahim: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi her şeyi yoktan yaratan Allah. Hâlık-ı Teâla: her şeyi yoktan var eden Allah. Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan yoktan yaratan Allah. hâlık-ı ef'âl: Mu'tezile fırkasının bir tâbiri. İnsan ve hayvanların·kendi fiil ve hareketlerinin hâlıkı olduğunu iddia ederler. hâlık-ı hayr: iyilik yaratıcısı. hâlık-ı mevt: ölümü yaratan. hâlık-ı şer: kötülük yaratıcısı. hâlıkıyet: yaratıcılık, yaratıcı oluş. hali: boş, ıssız, tenhâ; şimdiki hale âit birşeyi hal ile anlatma. halife: yeryüzünde Allah adına hareket eden; şer'i hükümlerin tatbiki için Peygambere (asm) vekil olan zat. halife-i arz: yer yüzünde bazı hususlarda Allah adına yine Allah'ın izniyle hareket eden. halife-i manevi: mânevi halife. halife-i zemin:yeryüzünün halifesi olan insan. halil: dost. haliçe: ince dokunmuş küçük halı. hâlik: yok olan, helâk olan, mahv olan, fenâya giden. hâlis: hilesiz, katıksız; saf, duru; her ameli yalnız ve yalnız Allah rızâsı için. yapan. hâlisane:samimi, ihlâsla. hâlisen: hâlis olarak. hâlisen livechillâh: saf ve temiz bir şekilde Allah rızâsını hedef alarak. halita-i dimâği:akıldaki muhtelif mesele ve fikirler halk: yarâtma, var etme. halk edilme: yaratılma. halk-ı cedide: insan bedeninin ilk vücûda getirilmesi. Yeni yaratılışı. halk-ı ezdad: zıtların yaratılması. halk-ı şer: kötülüğü yaratma, şerrin yaratılışı. halka-i kübrâ:en büyük halka. halka-i zikr: zikir halkası. hall:çözme hâlini arz etme, çözülme, karışık tür meselenin içinden çıkma. hallâç: pamuk atan, pamuğu didik yapan Halikk: çokça yaratan, her şeyi halk eden Allah. Hallâk-i Bimisâl: her şeyi benzersiz ve misilsiz bir gaye ile yaratan Allah. Hallâk-ı Kâinat: kâinatı yoktan var eden Allah. Hallâk-ı Lemyezel: ebediyyen var olan Yaratıcı. Hallâk-ı Rahim: Yarattıklarına merhamet ve şefkatle bakan. hallâkıyet: yaratıcılık. hallâkıyet-i İlahiye: Allah'ın yaratıcılığı. halvet: yalnızlık tek başına kalmak, tenhaya çekilme, gizlilik. hamakat:ahmaklık. hamâset: kahramanlık. hamd ü senâ: şükür ve övme. hamd: methetme, övme; kulların Allah'a karşı memnuniyetlerini Onu överek ve şükrederek bildirmesi. hâme-i zerrin-i kûdret: kudretin altın kalemi. hamele: taşıyan, yüklenen, üzerine alanı hamele-i arş: İsrafil, Cebrail, Mikail ve Azrail Aleyhimüsselâm. hamele-i mümtesil: yüklenip yerine getirenler. hâmız-ı karbon: karbonik asit gazı. Karbondioksit. hâmi-i meçhul: bilinmeyen koruyucu. hâmi: himâye eden, koruyan hâmid: şükreden, hamd eden. hamil: yüklü, yüklenmiş; taşıyan, götüren. hâmise: beşinci; râbianın altmışta biri. hâmisen: beşinci olarak. haml: yük; yüklenme; isnad. hâne: ev. hâne-i cisim: bir eve benzeyen vücud. hane-i devvâr: dönen bir mekân. hâne-i hayat: hayat sürülen ev. hâne-i insan:insanın evi. Hanefî: amelde. İmam-ı A'zama uyup bu mezhepden olanlar. Hanifen Müslimen: Müslüman ve hanif olarak. Hannân: çok merhametli olan Allah. Hannân-ı Mennân: merhamet ve ihsanı bol olan Allah. haps-i beden: beden hapsi. haps-i ebedi: sonsuza kadar kalınan hapis, ebedi hapis. haps-i münferid: tek başına hapis; hücre hapsi. harab-ı âlem: bu âlemin harab olması; kıyâmetin kopması. harab-ı arz: dünyanın yıkılışı. Kıyâmetin kopması. harabiyet: harap olma, yıkılma; yıkılış. haram: dinen yapılması kesin olarak yasaklanan, helâl olmayan. haramiyet: haramlık, gayr-ı meşru. harap: yıkık; viran, ıssız, perişan. harâret: sıcaklık. hararet-i ruh: ruhun daha da canlandırması, hareketlenmesi, hararetlenmesi. Harb-i umumi: Dünya Savaşı harbî: kendisiyle harp hâlinde bulunulan. hardal: çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir bitki ismi. harec: darlık, zorluk sıkıntı; günah. harekât: hareketler. harekât-ı muttarıda: daimi, sürekli bir hareket. harekât-ı salâtiye: namazdaki hareketler. harekât-ı zerrat: zerrelerin faaliyeti. Atomların hareketleri. hareket-i cezbekârâne: çekici ve çekim kuvveti olan hareketler. hareket-i devriye: dönerek; dâire şeklinde hareket. ederek. hareket-i gariziye: vücudun normal sıcaklığı. hareket-i kasti: bir yerden ve kasdi olarak verilmiş hareket. hareket-i mezbûhâne: boğazlanır gibi hareket, can çekişme hareketi, ölüm ânındaki çırpınış. hareket-i seneviye: bir yılda tamamlanan yer (küre) hareketi. hareket-i şedide: şiddetli bir tazyik ve dalgalarıma. harem: nikâhlı kadın. hart-i mânidâr: mânâlı harf. hârık: muhâlefet eden, aykırı gelen; yırtıcı, yırtan; alışılmışın dışında, hârika. haric-i hakikattar: gerçeğin ve hakikatin sahibi olup, onu ihrac edebilen, gönderebilen. harici: dışa âit, bilgi dışı. hariç: dışarıda olan. hârika: imkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, büyük ve görülmedik eser, görülmedik derecede kıymetli. hârika-i beşeriye: insanların yaptığı hârika şey. hârika-i hikmet-i Rabbaniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın yarattığı hikmet harikası. hârika-i hikmet: her şeyin belirli bir gâye ve hikmet ile yaratılmasındâki hârikalık. hârika-i kudret: Allah'ın kudretinin hârikalıkları. hârika-i sanat: san'at hârikası. hârika-i sanat-ı Hâlıkâne: Yaratanın sanat harikaları. hârika-i zamân: zamanın harikası, eş· siz olanı. hârikanümâ: hârika gösteren, hârika bir şekilde. hârikapîşe: hârikalı, hârika işler yapan. hârikıyet-i lâfziye: sözün hârikalığı. hârikulâde: olağanüstü, şaşırtıcı derecede. harita-i kudsiye: mukaddes harîta. has:özel, hususi, mahsus. hasâis: bir kişiye âit keyfiyetler, özellikler. hasâret: zarar etme, ziyan, kayıp. hasbî: karşılıksız. Sırf Allah rızası için. haseb: dolayı, cihetince, gereğince. hased: kıskançlık. hasen: iyi, güzel, hüsünlü, güzellik, güzel olmak. hasenât: hayırlar, iyi ve güzel ameller. hasene: iyilik, güzellik, hayırlı amel; Allah rızâsına uygun iş. hasf: ay tutulması, ışığı sönmek. hâsıl: husule gelen, çıkan, meydana gelen. hâsıl-ı kelâm: sözün kısası. hâsıl-ı bilmasdar: gerçek tesir sahibinden hasıl olan fiil. hasım: karşı taraf. hasis: âdi, en değersiz, en küçük; kötü huy, fenâ tabiat. Basitlik. hâsiyet: hususi fayda, özellik; tesir, keyfiyet. haslet: huy, tabiat,. karakter, meziyet. hasm-ı biemân: amansız-acımasız düşman. hasm-ı tabiat-yılan: yılan tabiatlı olan düşman. hasm: muhâlif, karşı taraf, düşman. hasnâ: izzetine ve iffetine düşkün kadın. hasr: çekmek, mâl etmek, mahsus kılmak. hasr-ı fikr: bir şeye bütün fikrini vermek ve başka şeyle meşgul olmamak; bütün fikri, çalışmayı, bir şey üzerinde toplamak. hasr-ı muhabbet: sevgiyi bir şeyde toplama. hasr-ı nazar: nazarı belli bir noktaya sarf etme, sadece bir şeye bakıp dikkat etmek. hâssa-i mümtaz: üstün özellik. Ayrıcalıklı olan. hâssa: bir şeye mahsus özellik, tesir, his, duygu. hassas:duyarlı, en. küçük bir şeyi hisseden · ince, dakîk; ince ruhlu. hassâse:hissedici duygu. hassâsiyet:duyarlılık, hassaslık. hasse: duygu organı, bir şeye mahsus kuvvet. hâşâ: aslâ, katiyen, öyle değil, Allah korusun. hâşâ sümme hâşâ: " hâşâ yine hâşâ tekrar tekrar hâşâ " mânâsında mânâyı kuvvetlendirmek için söylenir. haşerât: zararlı böcek, akrep, yılan gibi hayvanlar haşerât-ı muzırra: zârarlı haşereler. haşir: toplanmak, birikmek; insanların öldükten sonra tekrar diriltilip bir yerde toplanmaları. haşir ve neşir: Kıyâmetten sonra insanların bir yerde toplanmaları ve tekrar dağılıp yayılmaları. hâşiye: sayfa kenarına veya altına yazılan izah; bir kitabın izah ve. şerhini yapan yazı, dipnot. haşmet: büyüklük; heybet. haşmet-i hâkimiyet: kainatı kuşatan hâkimiyet-i İlâhiyedeki ihtişam. haşmet-i padişâhi: pâdişahın haşmeti. haşmet-i Rububiyet: Cenâb-ı Hakk'ın bütün mahlukâtı merhamet ve şefkatle beslemesi ile idâre etmesinin büyüklüğü. haşmet-i saltanat: sultanlığın haşmeti, ihtişamı, göz kamaştıran saltanatın güzelliği. haşmet-i saltanât-ı Uluhiyet: Cenâb-ı Hakkın yaratıcılık ve idâre edicilik saltanâtının büyüklüğü. haşmet-i sultan:sultan-ı kâinatın haşmeti ve büyüklüğü. haşmetnümâ: haşmet gösteren, ihtişamlı haşr: insanların öldükten sonra tekrar diriltilip bir yerde toplanmaları. haşr-i âzam: en büyük haşir. haşr-i bahari: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi. haşr-i cismâni: cisimle, cesetle dirilme; bedenlerin ve vücutların haşri. haşr-i ekber: en büyük diriliş. haşr-i îmani: haşre iman. haşyet: korku ve dehşet. hat: yazı; sınır, çizgi. hata ender hata: hata içinde hâta. hatâ-i ekseriyet: ekseriyetin kusur, ihmâl ve hatası. hatar: tehlike, uçurum, emniyetsizlik, korku. hâtem: mühür, son, en son. hâtem-i divan-ı Nübüvvet: peygamberlik divanının mührü olan Peygamberimiz (a. s. m. ). hâtem-i Ehadiyet: Allah'ın birliğini her bir şeyde gösteren mühür. hâtem-i inâyet: yardım mührü. hâtem-i mahsus: hususi mühür. hâtem-i Rabbâni: her şeyi terbiye eden Allah'ın mührü. hâtem-i Rahimiyet: Allah'ın sonsuz şefkat ve merhametini gösteren mühür. hâtem-i Rubûbiyet: terbiye edicilik mührü. hâtem-i Vahdet: birlik mührü. hâtem-i Vâhidiyet: birlik mührü. Hâtemü'l·Enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a. s. m. ). hâtırat-ı kalb: kalben hatırlanan, kalbden geçen şeyler. hatırât: hatıralar. hatiât: hatalar; günahlar; kötülükler; yarılışlar. hatif: gayıptan haber veren cinni; sesi işitilen ve kendisi görülmeyen seslenici hâtime: sonsöz. hatip: hitap eden, hutbe okuyan. hatm: sona erdirmek, bitirmek, Kur'ân'ı veya herhangi bir kitabı sonuna kadar okuma, mühürlemek, mühürlenmek. hatt: yan; çizgi. hatt-ı münâsebet: münasebet çizgisi. hatve: adım, kısım, bölüm, basamak. hava-i nesimi: sabahki hava, temiz hava. havai: havaya ait olan her bir unsur. havâle: gönderme; bir işi veya bir şeyi başka birisine bırakma, ısmarlama. havârik: harikalar. havârik-ı beşeriye: beşeri hârikalar. havarik-ı fıtrat: yaratılıştaki harikalıklar. havârik-ı kudret: kudret harikaları. havarik-ı rahmet: rahmet harikaları. havârik-ı sanat: İlâhî sanat harikaları. havârik-ı sanat-ı İlâhiye: İlahi sanat harikaları havârik-ı sun'iye: sanat hârikaları. havas: marifet ve yaşayışça üstün olan, üst tabaka havass-ı selâse: üç duygu (tad alma, koklama, dokunma havass-ı zâhire: görünen, zahirî olan duygular, duyu organları. havâss: hisler, duygular. havf: korku, korkma. havf-ı memât: ölüm korkusu. havfullah: Allah korkusu. havi: içine alan, kaplayan câmi; biriktirici, kuşatan, ihtiva eden. havl: güç, kuvvet; muhît, etraf. havz: havuz. havz-ı ekber: büyük havuz, kainat selinin boşaldığı havuz. hayâl-i şan: hayâlî olarak büyütülen şan ve şöhret. hayalalûd: hayâli, hayal ile karışık. hayalat: hayaller. hayâlen: hayal olarak. hayâli: hayale âit, hayalle ilgili. hayat-ı âhiret: öbür dünya. Âhiret hayatı. hayat-ı bâkiye: bitmeyen, sonsuz hayat, âhiret hayatı. hayat-ı beşeriye: beşerin sosyal hayatı. hayat-ı beşeriye-i sefihâne: insanların haram ve yasak eğlence hayatı. hayat-ı cismâniye: maddî hayat; bedenen yaşama. hayat-ı dâime: devamlı hayat. hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı. hayat-ı ebediye: ahiret hayatı; sonsuz hayat. hayat-ı ezeliye: başlangıcı olmayan Allah'ın hayatı. hayat-ı hayvani: canlı hayatı; hayvanların hayatı. hayat-ı hayvâniye: hayvan hayatı. hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat, cemiyet hayatı. hayat-ı içtimâiye-i beşeriye: insanlığın sosyal hayatı. hayat-ı ihtilâl: ihtilâllerin hayatı ve kaynağı. İhtilalin sebepleri hayat-ı insâniye: insan hayatı. hayat-ı kalbiye: kalbi hayat, kişinin mânevi ve hissî dünyası. hayat-ı maddiye: maddi hayat, yaşadığımız hayat. hayat-ı maddiye-i nefsiye: nefsin, maddi istekleri ile yaşamak istediği hayat. hayat-ı mâneviye: manevî hayat. hayat-ı mesûdâne: mutlu bir. hayat. hayat-ı mutlaka: kesin, tam, mutlak hayat. hayat-ı nebat: bitkilerin hayatı. hayat-ı ribâ: faizciliğin hayat bulması. hayat-ı sermediye: sonsuz bir hayat. hayat-ı şahsî: kişiye âit hayat. hayat-ı şahsiye: şahsî hayat. hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı. hayat-memat: hayat-ölüm; ölüm-kalım. hayafeşân:hayatsaçan. hayatî:hayat emâresi ve belirtisi olan. hayatkârane: canlı bir şekilde. hayatlar:canlı, yaşayan. haybet: elde edemeyiş, yokluk, mahrumluk. hayırhah: iyilik isteyen, iyilik düşünen. haylaz: yaramaz, serseri haymenişin: çadırda oturan, göçebe. hayr (hayır): meşru iş, faydalı ve sevaplı amel, iyilik. hayr-ı kebîr: içinde pek çok hayır ve fayda bulunan. Faydası daha çok olan. hayr-ı mahz: hayrın tâ kendisi; mutlak hayır; tam hayır. hayr-ı. mutlak: her yönüyle hayırlı olan; sonsuz ve sınırsız iyilik. hayret: şaşkınlık, şaşırmak. hayretâlud: hayret karışmış, hayret bulaşmış. hayretfezâ: hayret veren, şaşırtan. hayretkâr: hayran kalan, hayran olan. hayretkârane: hayret ederek. hayretnümâ: hayret bildiren; hayret verici. hayriyet: hayırlılık, hayırlı olmak. hayrû'l·fâsılin: hakimlerin, adillerin en hayırlısı. hayru'l-muhsinin: ihsanda bulunan ve cömert olanların en hayırlısı. haysiyet: itibar, değer, şeref, kıymet, derece, mertebe; cihet, bakım. hayt: ip. hayt-ı ittisâl: yaklaştıran, bağlayan, birleştiren bağlar. hayt-ı münâsebet:münâsebet bağı. İrtibat. hayt-ı semâvi:semâvî olan bağ. hayt-ı vuslat: bitiştirme ipi. hayvan-ı fani-i zâil: yok olup, son bulup giden hayvan. hayvan-ı nâtık: "konuşan hayvan"; insan. hayvanât: hayvanlar. hayvanât-ı ehliye: evcil hayvanlar. hayvâni: hayvana, diriye âit ve onunla ilgili. Hayy: hayattar, diri; gerçek hayat sahibi olan Allah. · Hayy-ı Hâki: sonsuz hayat sahibi Allah. Hayy-ı Ezeli: evveli olmayan ve hayat sahibi olan Allah. Hayy-ı Kayyum: varlığı, diriliği her an için olup gökleri yerleri her an için tutan daima her şeye her hususta iktidarı olan Allah. hayy-ı meyyit: ölüye benzer canlı. hayy-ı murtabıt: hayata bağlı. Hayat ile irtibatlı. hazâin-i rahmet: Allah'ın şefkat ve merhamet hazineleri. hazer: sakınma. hazf: aradan çıkarma, çıkarılma; yok etme,. silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme; atmak. hâzır: şimdiki zaman, huzurda olan, göz önünde olan. hazırâne: hazırcasına, karşısında bulunup görürcesine; gramerde, ikinci tekil şahıs kipi. hazinâne: keder veren, acı uyandıran görünüşte. hazine -i âliye: ulvî mânâ hazinesi. hazine -i ebediye: ebedî hazîne; Cennet. hazine -i gayb: gayb hazinesi. hazine-i gaybiye: gayb âlemindeki ilâhi hazine ve zenginlikler. hazine-i hâssa-i rahmet: Allah'a ait olan rahmet hazinesi. hazine-i hâssa: Osmanlı zamanında devlet bütçesinden padişaha maaş sağlayan ve sarayın gelirlerinin toplandığı malî bir müessese. hazine-i ihsan: ihsan ve bağış hazinesi. hazine-i ilm-i Tevhid: tevhid ilmi hazinesi. hazine-i kemalât: olgunluklar hazinesi. hazine-i kudret: bitip tükenmeyen ilâhi kudret hazineleri. hazine-i mâneviye: mânevi hazine. hazine-i mu'cizât: mu'cizeler hazinesi. hazîne-i nur: nur hazinesi. hazine-i rahmet: rahmet hazinesi. hazine-i ulûm: ilimler hazinesi. hâzine-i uzmâ: en büyük hazine. hazînedar: malı muhafazaya memur olan. hazin: hüzün veren, acıklı, kederli. hazinâne: keder veren, acı uyandıran görünüşte. hazrevât: yeşillik, bitkiler, meyve ve sebzeler. hazz-ı nefis: cismen, bedenen; duyularla bir şeyden lezzet alıp, haz duymak. hebâ: boş, faydasız, zâyi olma. hebâen: boşu boşuna. hebâen mensur: boşuna olarak. hedâyâ: hediyeler. hedâyâ-i Rahmâniye: Rahmân olan Allah'ın hediyeleri. hedâyâ-i rahmet: rahmet hediyeleri. hedef-i maksat: asıl gâye. Varılmak istenen hedef. ' heder: boş yere,faydasız. hediye-i hidâyet: hidâyet hediyesi. hediye-i hikmet: hikmet hediyesi. hediye-i inâyet: inâyet hediyesi. hediye-i Rahmâniye: Rahmân olan Allah'ın hediyesi hediye-i rahmet: rahmet-i İlâhî'nin bir hediyesi. hediye-i ubudiyet: kulluk hediyesi. hedm: yok etme, yıkma, bozma, ortadan kaldırma. hekim: doktor. helâket: mahvolma, yok olma, felâket. helâket-i ebediye: ebedî mahvoluş, ebedî bitiş. helâl: dinen yapılmasına izin verilen. hemze: Arap alfabesinin birinci harfi olan elifin harekeli şekli; elif, vav, he ve ye üzerine konan ve aldığı harekeye göre, "e, ü, ı' sesi veren işâret. hendese:çizgi satıh ve hacim olarak bu üç şeyin hususiyetlerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu, şekil bilgisi; geometri. hengâm: an, zaman, vakit, sıra, çağ. herc ü fesâdât: fitne, fesat ve kargaşalar. herc ü merc: darma dağınık, allak bullak, karmakarışık. herc ü merc-i dünyeviye: dünyanın karmakarışık hâli. herkül burcu: gökyüzünün kuzey yönünde Herkül ismî verilen bir yıldız kümesi. herzekârâne: saçma sapan konuşarak, boş ve lüzumsuz uydurmalarla, abuk sabukça. hevâ: istek, nefsin isteği, düşkünlük, gelip geçici olan heves, nefsin zararlı ve günah olan arzuları. hevâ-i nefs: nefsin gelip geçici istekleri, nefsin zararlı ve günah olan arzuları. hevâi: ciddî şeylerle alâkasız; nefsine düşkün. hevam: böcekler, haşereler. hevâperestâne: sadece gayr-i meşrû lezzet ve hevesinin peşinde olurcasına. heves: nefsin arzusu, geçici istek. heves-i mütecessim: cisimleşmiş heves. heves-i nefsâniye: netsi istekler. hevesât: hevesler; nefisten gelen gelip geçici istekler, arzular. hevesat-ı sihirbaz: her türlü hilelerle hevesatı okşama. hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici arzuları, istekleri. hevesât-ı rezile: boş ve bâtıl ve günahlı şeylere âit olan istekler ve hevesler. hevesât-ı süfliye: aşağı istekler, alçakça arzular. hevesi: zevk ve hevese göre. heveskârâne: günahlı işlere hevesli olarak, istekli bir şekilde. hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde, nefsî isteklerine uyarak. hey'ât: hey'etler, ayrı ayrı mânâlar, kısımlar. hey'et: şekil, biçim, sûret, görünüş; hal, durum. hey'et-i mecmua: bir şeyin teferruatına ve parçalarına bakılmaksızın bütününün gösterdiği hâl ve manzara; birlik ve bütünlük teşkil eden şeylerin tamamı; hepsi birden, tamamı; toplam şekil, hepsi. hey'et-i umumiye: genel kurul bir şeyin teferruatları nazara almadan olan umumî durumu. heybet: hürmetle beraber korku hissini veren hâl, büyüklük, korku veren yücelik. heybet-i Rubûbiyet: terbiye edicilik heybeti. heyet-i içtimâiye: sosyal heyet, sosyal yapı; topluluğa âit cemiyet, toplantı heyeti. heyet-i mecmua: birlik ve bütünlük teşkil eden şeylerin tamamı; hepsi birden, tamamı, hepsi. heyet-i mecmua-i insâniye: insanın bütün duyu ve duygularıyla. heyet-i umumiye: hepsi birden, bütünü birden; her yönüyle, bütün cephesiyle. heyet: birlik teşkil eden şahıs veya hepsinin tamamı; cemiyet, topluluk heyhât: eyvah, yazık, ne yazık. heykeltıraş: heykel ve tasvir yapan. heylulet:yolu kapamak, araya girmek. hezeliyât: ciddi olmayan sözler, saçma sapan konuşmalar. hezeyan:saçmalık; saçmalamak, saçma sapan konuşma; sayıklama. hezeyân-ı küfri: küfür saçmalığı, küfre âit hezeyan. hezeyanvâri: saçma sapanca. hıfz: koruma, muhafaza etme; ezberleme. hıfz-ı hayat: hayatı koruma. hıfz-ı hudut: sınırları koruma. hıfz-ı zinet: süsü korumak. hırkat: harâret, yanma, yakma , sıcaklık hırs-ı hayat: yaşama hırsı. hırs-ı muâraza: karşı koyma hırsı. hırz-ı can: bağrına basıp canı gibi korumak. hısn-ı hasin: çok kuvvetli, en sağlam korunma. hısset: cimrilik, bâhillik, tamahkârlık, alçaklık. hısset-i nefs: nefsin alçaklığı. hıyânet:hâinlik; emâneti yanlış ve kötü olarak kullanma. hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i san'at: sanatının her tarafı kuşatan mükemmel terzilikleri. hızan: hazine. Hızır: Kur'ân'da kıssası geçen ve Hz. Musâ (a. s. ) ile görüşen nebi mi veli mi olduğunda farklı görüşler bulunan ve hâlâ yaşadığı belirtilen mübârek zât. hicab: perde, örtü; utanma, arlanma. hicrân-ı ebedi: bitip tükenmez acılar, sonsuz hicran. hicrân-ı lâyezâli: sonsuz bir hicran. Tükenmez acılar. hicret: bir yerden bir yere göç etmek; kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak; Hz. Peygamberin (a. s. m. ) Mekke'den Medine'ye göç etmesi. hiçenderhiç: hiç içinde hiç, yokluk içinde yokluk; sonsuz hiçlik. hiçlik: yokluk. hidâyet: doğru yol İslâmiyet. hidâyet-i İlâhiye: Allah'ın kulunu imâna erdirmesi, doğru yolu göstermesi. hidâyet-i Kur'ân: Kur'ân'ın hidâyeti. hidâyet-i Rahmâniye: Rahmân olan Allah'ın hidâyeti. hidâyetbahş: hidâyet bağışlayan, hidâyet veren. hidâyetedâ: hidâyete sebep olan; hidâyet verici. hiddet: öfke, kızgınlık, gazab. hidemât: hizmetler, vazifeler, hizmetliler. hidemât-ı tesbihiye: zikir, tesbih ve dua etme vazifesi. hidemât-ı hayatiye: hayata âit vazifeler, hizmetler. hidemât-ı mahlûkât: mahlukatın hizmetleri. hidemât-ı Rabbâniye: İlâhi ve Rabbani hizmetler. hiffet: hafiflik. hikâyât: hikâyeler. hikâye-i târihiye: tarihi hikâye. hikâye-i temsiliye: bir meseleyi zihinde canlandıran hikâye. hikâyet-i iyâni: gözle görünen haberler, hikâyeler. hikem: hikmetler. hikem-i cesime: büyük ve esaslı hikmet, gâye. hikemiyât: hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler; yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hadiseler bildiren yazılar. hikmet: sebep, gâye, fayda, maslahat, sır, incelik. hikmet-i âlem: âlemin hikmeti, kâinâtın yaratılmasındaki gâye ve fayda. hikmet-i âliye-i kâinat: kâinatın yüksek hikmeti. hikmet·i. âliye: en yüce ve yüksek gaye ve maksat. hikmet-i âmme: her şeyin alâkalı olduğu İlâhi gâye, her şeyi kânun ve nizâmına itaat ettiren umûmi faydalar. hikmet-i beşer: insanların bilgi ve becerileriyle yapılan. hikmet-i beşeriye: insanların anlayışı, bilgisi. hikmet-i ezeliye: ezelden beri var olan İlâhi hikmet, gizli sır ve gaye. İlâh-i maksad. hikmet-i fenniye: fenni hikmet. hikmet-i hakiki: gerçek hikmet, hakiki felsefe. hikmet-i hakikiye: gerçek hikmet. hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve sebebi. hikmet-i hükümet: hükümetin tâkip ettiği hikmet, gaye ve faydalar. hikmet-i ihtilâf: ihtilâfın hikmeti. hikmet-i İlâhi: Allah'ın hikmeti. hikmet-i İlâhiye: Allah'ın hikmeti; her şeyi bir sebebe bağlaması. hikmet-i imhâl: mühlet vermenin hikmeti, zaman tanımanın sebebi. hikmet-i ipham: bir şeyi gizleme, belirsiz yapmanın hikmeti. hikmet-i irşad: irşadın hikmeti. hikmet-i kâinat: kâinatın bütününü kuşatan hikmet, incelik. hikmet-i kudsiye: kudsi hikmet. hikmet-i Mirac: mi'racın asıl gaye ve hikmeti. hikmet-i mutlaka: sınırsız hikmet ve her yerde kendini gösteren faydalı işleyiş. hikmet-i muzahrefe: çirkin ve kokuşmuş gâye ve maksatlar. hikmet-i Rabbâni: eşyanın yaratılışındaki ilâhî ve rabbani gâye. hikmet-i Rabbaniye: Rab olan Allah'ın hikmeti. hikmet-i risâlet: peygamberliğin sebebi maksadı, gâyesi. hikmet-i Sermediye: sonsuza kadar devam edecek olan İlâhi hikmet ve gâye. hikmet-i tabiiye: fizik bilgisi. hikmet-i tahsis: has kılınmasının hikmeti, ayrılmasının sebebi. hikmet-i tâmme: her şeyin hikmetle yaratılmış olması' bir hikmet ve sebebe bağlı olarak faaliyetlerin cereyan etmesi. hikmetedâ: hikmetli. hikmetfeşân: hikmet yayan. hikmetnümâ: hikmetli, hikmet gösteren. hikmetü'leşyâ: bütün varlıkların yaratılışındaki gâyelerine ve ince nizâmlarına âit ilim; tabiat bilgisi. hil'at-ı vücud: vücudun üzerindeki giysi, libas. hilâf:ters, karşı zıd; karşı koymak, muhâlefet etmek; yalan. hilâf-ı âdet: âdet olmadığı halde, âdete aykırı. hilâf-ı akıl: akla zıd, akıl dışı. hilâf-ı edep: edebe zıt. hilâf-ı hakikat: gerçeğe ters, hakîkatsiz. hilâf-ı hikmet: hikmete zıt. hilât-ı imân: imana zıd. hilâf-ı vâki: gerçeğe zıt, vuku bulana aykırı. hilâfet: halîfelik, Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde umumi reislik. hilâfet-i kübrâ: en büyük hilâfet; insanın yeryüzünde Allah adına Onun emirlerini uygulaması gibi bir büyük mertebe. hilâfet-i rûy-i zemin: yeryüzü halifeliği. hilâfı: hilafa, ihtilafa sebep olan. hilâl: yay biçimindeki yeni ay şekli. hile: oyun, tuzak. hilkat: yaratılış, doğuştan gelen vasıf. hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı. hilkat-i arz:dünyanın yaratılışının aslı, ilk hali. hilkat-i cesed:cesedin yaratılışı. hilkat-i eşya: eşyanın yaratılması. hilkat-i insan: insanın yaratılışı. hilkat-i insâniye: insanın yaratılışı. hilkat-i Rabbâniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın yaratması. hilkat-i semâvât:göklerin yaratılışı. hilkât-i kâinat: kainatın yaratılışı. hilkât-i semâvât: göklerin yaratılması. hilkaten: yaratılıştan. himâye: koruma, korunma. himâyet: koruma, korunma himmet: ciddi gayret, kalb ile gösterilen samimi gayret. hisâl-i hamide: medhe ve öğülmeye lâyık hasletler, huylar. hiss-i âmme: umumi duygu, genel hissiyât. hiss-i hüzn-ü gam: gamlı bir hüzün veren duygu. hiss-i kalbe'l-vuku: bir hadisenin, meydana çıkmadan önce kalbe doğması. hiss-i sâdis:altıncı his, duygu. hisse: ortaklık, pay hisse-i ders: ders payı. hisse-i fehm: anlayış hissesi. hisse-i zevk: çeşit çeşit; kısım kısım zevkler. hissedar: hisse sahibi. hissiyât-ı insâniye:insan âit duygular. hissiyât-ı ulviye: yüce duygular. hissiyât-ı ulviye-i insâniye: insanın yüksek duyguları. hissiyât:duygular, hisler. hitâb-ı mürşidâne: doğru yolu gösterir bir şekildeki hitap. hitâb-ı Yezdâni: Allah'ın hitabı. hitâbât-ı ezeliye: ezeli hitaplar; varlığının başlangıcı olmayan Allah'ın cin ve inse bir hitabı olan Kur'ân. hitâbât-ı Sübhâniye: kusur ve aczden münezzeh olan Allah'ın konuşmaları, hitapları. hitam:son, nihâyet. hitap: söz söyleme, topluluğa veya birisine karşı konuşma. hizb: parti, grup. hizbü'ş·şeytan: şeytanın taraftarları. hizmet-i askeriye: askerlik hizmeti. hizmet-i bendegâne: kul ve köleye uygun hizmet. hizmet-i kudsiye: mukaddes vazife. hizmet-i külliye: umumî hizmetler. hizmet-i Mevlâ: Mevlâ'nın hizmeti. hizmet-i Sübhâniye: kusur ve eksiklikten münezzeh olan Allah'ın hizmeti. hizmet-i ubudiyet: kulluk vazifesi. hizmet-i ukbâ: âhiret hizmeti. hizmetkâr: hizmetçi. hizmetkâr-ı emirber: hizmete hazır emir eri. Hoca Nasreddin: (M. 1208-1284) mizahlı ve güldürücü sözleriyle meşhur olan zat. hoca-i dânâ: bilgin hoca. Âlim olan kimse. hodbin: kendini beğenen, enâniyetli, bencil, kibirli. hodendiş: kendini düşünen; kendi için endişe eden. hodfüruş: sadece nefsini beğenen, kendini beğendirmeye çalışan, övünen. hodfüruşâne: övünerek. Kendini beğendirmeye çalışarak. hodgâm: bencil, kendi isteğinden başkasını düşünmeyen, kendini beğenmiş. hodpesend: yalnız kendini beğenen, mağrur. hokka: mürekkep kabı. hoşâmedi: hoş geldin demek, hoş geldine gitmek. Hû: Arapça'daki "O" mânâsına gelen bir zamirdir ki, Allah için kullanılır. hubb-u âhiret: Âhiret sevgisi ve arzusu. hubb-u fâniyât: geçici şeyleri sevmek. hubb-u maâli: yüksek ve şerefli sevgiler. hubb-u zat: zâtını, şahsını sevme. hubub: tohumlar, taneler. hububât: buğday, ekinler; dâneler, tahıl. hud'a: hile, oyun; aldatma, düzen. Hudâ: Rab, Sahip, Allah. Hudâbîn: hakkı ve hakîkatı gören, Cenâb-ı Hakkı tanıyan. Hudâperest: Allah'a ibâdet eden, dindar. hudr: yeşillik. hudud: sınırlar. hudud-u icraat: icraatın sınırı. hudud-u kibriyâ: büyüklüğün hududu. hudud-u mâneviye: manevî hatlar, çizgiler. hudud-u mülk: mülkün sınırı. hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken vücuda gelme; inanç esaslarından bahseden kelâm ilminde Allah'ın varlığını ispatlamak için kullanılan bir delile verilen isim. huffâş: yarasa. hukuk: haklar, insanın cemiyet hayatında uyması gereken kâideler, esaslar; haklıyı haksızdan ayıran kâideler. hukuk-u hürmet: hürmet ve saygı hakkı. hulâsa: bir şeyin, bir bahsin özü| kısaca esâsı. hulâsa-i fikr-i küfri: küfre âit fikrin özü. hulâsa-i ubudiyet: kulluğun özü. hulâsa-i ubudiyet kulluğun özü. hulâsatü'l-hulasa: özetin özeti. hulf: sözünden dönme, vazgeçme. hulfü'l-vaad: sözünden dönme, cayma. hulki: huy ile, hulk ile ilgili; huya âit. hulle: pahalı elbise, Cennet giysisi. hulle-i inâyet: inâyet elbisesi. hulle-i rahmet: rahmet elbisesi. hulle-i sanatnümâ: san'atlı elbise. hulül: geçmek, nüfuz etmek, girmek, dahil olmak. hulûs: hâlislik, saflık, samimiyet, hâlis dostluk, içten davranmak. humma: hararetli ve hareketli. hums: beşte bir. hums-u beşer: insanların beşte biri. hurâfât: aslı esâsı olmayan bâtıl rivâyetler,. batıl inanışlar. hurâfe: uydurma, bâtıl inanış, yalan hikâye. hurdebîni: gözle görülmeyecek kadar küçük, mikroskobik. huri: Cennet kızı. hurmet-i ribâ: fâizin haram olması. hurûc: çıkma, çıkış; ayaklanma. huruf: harfler. huruf-u hecâ(iye): alfabe sırasına göre dizili harfler; kelimelerdeki harflere ayrıca ses katan elif, vav, he, ye harfleri. huruf-u mevcudât: varlıkların harfleri. hurufât: harfler. husuf: Ay tutulması, perdelenmek, Dünya gölgesinin Ay üzerine gelmesi; bir şeyin ışığının gitmesi. husufât: husuflar. husul: olma; meydana gelme. husumet: düşmanlık. hususan: özellikle, bilhassa. hususi: özel. hususiyet: özellik. huşu:korku ve sevgiyle bulunulan edebli hal. hut: balık. hutbe: Cuma günleri minberden cemaate okunan ve dinlenilmesi Cumanın farzlarından olan ilâhî emir ve nehiylerin tebliği. hutbe-i Arabiye: Arapça okunan hutbe. hutbe-i ezelî: ezelî hutbe, Kur'ân. hutbe-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan Allah'ın insanlara ve cinlere bir hutbesi olan Kur'ân hutbe-i şirin: tatlı konuşmalar, Zevkli hitaplar. hutebâ: hatipler. hutur: akla gelmek, hatırlamak. hutut-u nurâniye: nuranî hatlar, çizgiler yollar. Hutuvât-ı Sitte: altı adım; İstanbul'u işgal eden İngilizlerin Müslüman halkı Osmanlı idâresinden soğutmak, kendisine bağlamak ve ümitsizlik aşılamak için yaydıkları hîle ve şüpheleri gidermek için. , Bediüzzaman Hazretlerinin yazdığı bir risâlenin ismi. huveyne: mikrop. Mikroskobik hayvan. huzu: tevâzu hâli, alçak gönüllü olma; Allah'ın azametini celâl ve cemâlini, büyüklüğünü düşünmekten meydana gelen insandaki huzur ve huşu hâli. huzur-u dâimi: kendisini her an Allah'ın huzurunda hissetmek, her zaman Allah'ın kendisini gördüğünü, ilmi ve murakabesiyle kontrol ettiğini bilme ve yaşama hâli. huzur-u îman: iman huzuru. huzur-u İlâhi: Allah'ın huzuru. huzur-u Kibriyâ: her bakımdan büyük ve yüce olan Allah'ın huzuru. huzur-u Nebevî: Peygamberin huzuru. huzur-u Rahmân: Rahmân olan Allah'ın huzuru. huzur-u şâhâne:pâdişahın huzuru. huzur-u İlâhi: Allah'ın huzuru. huzûzât: hazlar, hoş ve lezzet veren şeyler. huzûzât-ı nefsâniye: nefsin hoşuna giden hazlar, lezzetler. hüccet: senet, vesika, delil; bir iddiânın doğruluğunu göstermek için gösterilen belge. hüccet-i âzam: en büyük hüccet. hüccet-i kâtıa: doğruluğu kesin olan delil. hüccet-i külliye: çok büyük ve geniş delil. hüccet-i sermediyet: ebedîlik, dâimilik delili. hüccet-i Tevhid: Allah'ın bir olduğunu isbatlayan delil. hüccet-i Vahdâniyet:birlik delili. hüccetü'l-İslâm: İslâm'ın bir hüccet ve delili olan İmam-ı Gazali. hüccetü'l·Kur'ân ale'ş·şeytan: şeytana karşı Kur'ân'ın delili. hüceyrât: hücreler, hücrecikler. hüceyrât-ı beden: beden hücreleri. hüceyrât-ı bedeniye:vücud hücrecikleri. hüceyre: hücrecik. hüdâ-i şer'i: doğruluğu gösteren din; İslâm hidâyeti, İslâmın doğru yolu. Hüdhüd-ü Süleymânî: Hz. Süleyman (a. s. ) zamanında, Hicaz ile Yemen arasında bulunan ve Sabâ denilen ülkede kraliçe olan ve güneşe tapan Belkıs ile Süleyman (a. s. ) arasında haberleşmeye vesile olan kuşun ismi. hükemâ: filozoflar, hakimler, âlimler. hükemâ-i dâlle: hak yoldan sapmış filozoflar, dalâlette olan felsefeciler. hükemâ-i hakikiye: hakîkat âlimleri; hak mezhebinin kurucuları. hükemâ-i İslâmiye:İslâm filozofları. hükemâ-i işrâkiyyun: işrâkiye mesleğindeki filozoflar; sosyalist (ehl-i şirk) filozoflar. hükm (hüküm): karar, emir, kuvvet, hâkimlik, âmirlik; irâde, kumanda, nüfuz. hükm-ü imâni: îmânî hüküm, inanca dâir karar. hükm-ü Kur'ânî: Kur'ân'ın hükmü. hükm-ü tecrübî: tecrübelerle sâbit olmuş, kesinlik kazanmış. hükm-ü Yezdânî: İlâhi hüküm. hükümfermâ: hüküm süren, hâkimiyetle idâre eden. hükümran: hükmedici. hülyâ: hayal, olmayan birşeyi düşünerek yaşama, vehim, kuruntu. hüner: beceri, ustalık. hünerver: hünerli, çok ustalıklı, becerikli, usta, maharet sahibi. hürmet: saygı. Hüseyin-i Cisri: Hicrî 1261-1327 yılları arasında yaşamış, Suriye âlimlerindendir. Babası ve annesi âl-i beyttendir. Câmi-ül Ezher'de tahsil görmüş ve zamanın dini ve felsefı ilimleriyle meşgul olmuştur. hüsn (hüsün): güzellik, iyilik. hüsn·û ahlâk: iyi ahlâk, güzel ahlâk. hüsn-ü amel: güzel amel, iyi iş. hüsn-ü bâsar: gözdeki güzellik. hüsn-ü bilgayr: dolayısıyla, neticeleri bakımından güzel olan. hüsn-ü bizzat: kendisi bizzat güzel olan. hüsn-ü cemâl: yüz güzelliği, fertteki güzellik. hüsn-ü cereyan: güzel gidişat. hüsn-ü fikir: iyi düşünce. hüsn-ü haslet: iyi haslet; güzel huy. hüsn-ü hat: güzel yazı. hüsn-ü hâtime: güzel netice, iyi son, imanla âhirete gitmek, kelime-i şehâdet söyleyerek ölmek. hüsn-ü hilkat: yaratılıştaki güzellik. hüsn-ü hizmet: güzel hizmet. hüsn-ü hulk: ahlâk güzelliği. hüsn-ü ifham: anlatım güzelliği. hüsn-ü intizam:·güzel bir düzen, intizamın güzelliği. hüsn-ü istihsan: güzelliği tesbit edip seçmek. hüsn-ü istikbâl: güzel karşılama, iyi karşılama. hüsn-ü istimal: güzel ve iyi kullanış. hüsn-ü kelâm: sözdeki güzellik, güzel konuşmak. hüsn-ü kerem: iyi ikramda ve ihsanda bulunmak. hüsn-ü mahfi: gizli güzellik. hüsn-ü maişet: güzel geçim. hüsn-ü masnuiyet: sanatlı bir şekilde yaratılıştaki güzellik. hüsn-ü metânet: metânetin güzelliği, sağlamlık ve kaviliğin güzelliği. hüsn-ü muâşeret: iyi münâsebet ve güzel geçinme. hüsn-ü mücerred: kusur ve noksanlıktan uzak güzellik. hüsn-ü münezzeh: kusurdan uzak güzellik. hüsn-ü nakış: nakışlar üzerindeki ince güzellik. hüsn-ü niyet: iyi niyet, temiz kalplilik. hüsn-ü nur: nurdaki güzellik. hüsn-ü sanat: sanat güzelliği. hüsn-ü siret: hal, gidiş, hareket ve ahlâk güzelliği, iç güzellik. hüsn-ü sûret: görünüş, şekil güzelliği, dış güzellik. hüsn-ü takvim: sûret, tarz, yapılış, şekil güzelliği. hüsn-ü temâsül: güzelce benzeyiş. hüsn-ü tenâsüb: uygunluğun güzelliği. hüsn-ü terbiye: güzel terbiye. hüsn-ü zan: bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdanî ve iyi kanaat. hüsn-ü zâtî: güzelliği hâricî bir sebeple olmayıp kendisinden olan. hüsünperest: güzelliğe aşırı düşkün. hüsünperver: güzelliğe düşkünlük. hüşyar: uyanık, akıllı, zekî, ayık. hüve: Arapçada "O" mânâsındadır. hüve hakkun: o da hakdır. hüve'l-ahsen: sadece ve yalnız en güzel O'dur. hüve'l-hakku: hak sadece O'dur. hüve'l-hasen: sadece, yalnız o güzeldir. hüviyet: asıl, mahiyet, kimlik. hüviyet-i sûriye: görünüşteki mâhiyet. hüzn (hüzün): gam, tasa hüzn-ü Kur'âni: Kur'ân'ın verdiği ulvî hüzün. hüzn-ü yetimi: ümitsizlik aşılayan, yetimâne hüzün. I: Iskat: düşürmek, hükümden kaldırmak. ıslah: iyileştirme, kötülüklerini giderme, düzeltme. ıstıfâ: sâfîleşme, saffetini bulma. ıstılah: dil, terim ıtlak: salıvermek, bırakmak, koyuvermek, serbest bırakma, serbest olup her tarafta bulunmak; cezâdan kurtulmak, boşama, boşanma, affetmek. ıttılâ: haberdar olma, bilgi sahibi olma. ıttırad: intizamlı, uygun şekilde, saat gibi intizamlı hareket, sıra ile birbirini tâkip eden hareket, ritmik. ıyd: bayram. Bayram günü. ıztırâbât: ıztıraplar, acılar, sıkıntılar. ıztırar: zaruret ve ihtiyaç duyma, çaresizlik, mecburiyet. ıztırâri: çâresizlik içinde oluş, mecburiyet İ: icad: vücuda getirmek, yoktan yaratmak. icâd-ı İlâhi: Cenâb-ı Hak'kın bir şeyi yaratması, vücuda getirmesi, özünde şer ve çirkinlik bulunmayan, neticesi hayırlarla dolu yaratma hali. icâd-ı eşya: eşyanın vücuda getirilmesi. icâd-ı mevcudât: mevcudatın yaratılması. icâd-ı eşya:eşyanın, varlıkların yaratılması. icâz: az sözle çok mânâlar anlatma; veciz söyleme. icâz-ı Kur'ân: Kur'ân'ın vecizliği, az sözle çok mânâlar anlatması. icâz-ı Kur'ani: Kur'ân'ın vecizliği. icâz-ı mu'ciz: başkalarını yapmaktan âciz bırakan vecizelik; mu'cize olan az sözle çok mânâ ifâde etmek. îcâzkârâne: az sözle çok mânâlar anlatarak, vecîz bir şekilde. idâm-ı ebedi: dirilmemek üzere yok oluş; âhiret inancı olmadığı için ölümü ebedi yokluğa gitmek olarak görme. idam:yok olma, kaybolma. ifâ-i vaad: sözü yerine getirme ifâ: yapma, yerine getirme. ikâ: ortaya çıkarma, meydana getirme. ikaz: uyarı. ikazât-ı İlâhiye:Allah'ın îkazları. ikazât-ı Sübhâniye: kusur ve eksikten uzak olan Allah'ın uyârıları ikazât: tenbihler, uyarmalar. ilâm: bildirmek, öğretmek. ilân-ı harb: meydan okuma. ilân-ı sürur: sevincin herkese duyurulması. ilân: açıklamak, ilân etmek, herkese duyurmak. ilânât-ı Rabbâniye: Allah'ın ilânları, duyuruları. ilânât: ilânlar. ilânnâme: ilân panosu, yazısı; îlân vâsıtası. imâ: işaret etmek, işaretle anlatmak, işaret. îmâen: imâ ile, işâret ederek. imân: inanmak, itikad; Resûl-i Ekremin (a. s. m. ) tebliğ ettiği inanılması gerekli esasları tasdik etmekten doğan bir nurdur. imân-ı bilâhiret: âhirete îman. imân-ı bilkader: kadere iman. imân-ı billâh: Allah'a iman. îmân-ı bilyevmi'l-âhir: âhiret gününe îman. imân-ı ekmel: mükemmel îman. imân-ı haşri: âhirete îman. îmâni: imânla ilgili, îmâna dâir. îsâl: ulaştırma. îtibar: ehemmiyet vermek; hürmet, riâyet ve hatırsamak, kulak asmak, ibret alıp uyanık olmak, birisini veya sözünü makbul farzetmek şeref, haysiyet, bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri. itibâri: gerçek olmayan, varsayılan. itikad: inanmak, inanç, gönülden tasdik ederek inanma; dînin temelini meydana getiren şeylere inanma. itikâd-ı umumi: umumi kanaat, ekseriyetin inanması. itimâden: güvenerek, emniyet ederek. itimat: güvenme, emniyet etme, bir şeye kalben güvenip dayanma. itinâ: çok dikkat göstermek. itiraf: söylenmek istenmeyen şeyin açıklanması. itiraz: kabul etmediğini belirtme, karşı çıkma. itirâzât: itirazlar, kabul etmediğini bildirmeler. itizâl: Mu'tezile'den olan. Ehl-i sünnet olan hak mezhebden ayrılan. izah: açıklama. izâhen: izahlı olarak. Açıklayarak. iâde: yeniden yapma, geri çevirme, geri döndürme. iâne-i gaybiye: gaybî yardım. iâşe: geçindirmek, yaşatmak, beslemek. iâşe-i rızki: rızıkla geçindirmek, rızkını vererek yaşatmak. iâşe-i umumi: genel iâşe, herkesin geçimini sağlamak. iâşe-i umumiye: her şeyi içine alan besleme. ibâd: kullar. ibâd-ı mükerrem: ikram edilmiş yaratıklar. Melekler gibi. ibâd-ı müsebbih: Allah'ı tesbih eden kullar. ibâdât: ibâdetler. ibâdât-ı mahsusa: hususî, fıtrî ibâdetler. Her mahlukun kendine göre yaptığı hususi ibâdeti. ibâdât-ı umûmiye: bütün ibâdetler; bütün varlıkların yaptığı ibâdetler. ibâdet: Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak, kulluk vazifesi. ibâdet-i ins ü can: insan ve cinlerin ibâdeti. ibâdet-i mahsusa: her bir varlığın kendisine mahsus ibâdeti. ibâdet-i ulyâ: en yüce ibâdet. ibâdetkâr: ibâdet eden. ibâdullah: Allah'a ibadet edenler, Allah'ın kulları. ibâhe: mubah kılmak, helâl etmek, sevap veya günah olmamak, bir şeyin yasak ve haram olmaktan çıkması, izin vermek. ibâre-i Arabi: Arapça olan ifâde ve ibâreler. ibâret: meydana gelmiş, toplanmış. ibdâ-i sanat: sanatın vücuda getirilişi, yapılışı. ibkâ: ayakta tutma, devam ettirme, bakileştirme, sonsuzlaştırma. ibkâ-i nâm: ismi devam ettirmek. İblis: şeytan. İbn-i Abbas (r. a. ): Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) amcasının oğlu, fakih ve müçtehid bir Sahabedir. İbrâhimvâri: Hz. İbrahim gibi. ibraz:belirtme, ortaya koyma, meydana çıkarma, gösterme. ibret: uyanıklığa sebep olan ders; çok çirkin ve düşündürücü; tuhaf, acayip. ibretnümâ: ibret gösteren, ibret veren. ibrik: toprak, teneke, bakır vs. madenden yapılan emzikli su kabı; abdest almaya, çay pişirmeye yarayan çeşitli tıp ve büyüklükteki kaplar. icâbet: cevap verme; çağrısını kabul etme. icâbî: müsbet, îcâba âit, lâzım, gerekli, zaruretle ilgili. icap: lâzım, gerekli, lüzum. icap ve kabul-ü şer'iye: bir alışverişte mal sahibinin teklifi ve malı alanın kabulünün dine uygun olması; (bir alışverişte mal sahibinin teklifine "icab", müşterinin söylediği söze de "kabul" denir). i'câz: mu'cizelik; âciz bırakmak, insanların benzerini yapmaktan âciz kaldıkları şeyi yapmak. i'câz -ı belâgat: belâğatın mu'cizeliği. i'câzi: i'câzla ilgili, mu'cizeliğe dâir. i'câzkâr: mu'cize sahibi, mu'cizeli. i'câzkarâne: benzerini yapmaktan insanları âciz bırakarak, mu'cizeli bir şekilde. icbar: zoraki,. zorlama. icl: dana, sığır yavrusu. icl hâdisesi: Hz. Musa (a. s. ) Tevrat'ı almak için Tur'a gitmişti. Sâmiri adındaki bir Yahudi altın ve gümüşten bir buzağı yaparak insanları buna taptırmıştı. Musa (a. s. ) dönünce Sâmirî'yi cezâlandırdı ve buzağı heykelini parça parça etti. Buna "İcl hâdisesi" denir. icmâ: herhangi bir meselede enbiyâ, evliyâ ve ehliyetli din âlimlerinin görüş birliğine varmaları. icmâ-i azim: büyük ve muazzam. bütünlük, beraberlik. icmâ-i mânevi: mânevî birlik ve beraberlik. Mânevî ittifak. icmâl: hulâsa etme, kısaltma, bir araya toplama, kısa anlatmak, biriktirmek uzun bir hesaptan sonra çıkarılan netice. icmâlen: kısaca, özet olarak. icmali: kısaca, toplu olarak, tafsilâtsız. icrâ: uygulama, tatbik etme, yerine getirme. icraat: yapılanlar, faaliyet. icraat-ı cesime-i Rabbaniye: Rabbin büyük icraatları. icraat-ı hakimâne: her iş ve icraatın arkasında bir İlâhi hikmetin oluşu, faydalı ve hikmetli şekilde icraat. icraat-ı İlâhiye: İlâhi icraatlar, faaliyetler. icraat-ı Rabbâniye: her şeyi terbiye eden Allah'a âit icrâatlar, f iller. icraat-ı Rubûbiyet: Allah'ın bütün varlıkları terbi etmesinin gereği olan icraatlar, faaliyetler. içtihad: anlayış kanaat. (Fıkıh ve şeriatın teferruat meselelerine âit hükümleri usûlüne uygun olarak Kur'ân ve Hadis-i Şeriflerden istifâde ile ortaya koymak. ) içtihâd-ı şer'i: şeriat hükümlerine göre olan içtihad. içtihâdât-ı sâfiyâne: samimi ve sâfi bir inanç ve kanaatla yapılan çalışmalar. içtihâdiye: içtihada ait, açıklık getirilmesi gereken. içtimâ: toplantı, toplanma. içtimaât-ı hayatiye: hayat ve canlılığın meydana gelmesi için maddi ve mânevi unsurların Allah'ın emriyle biraraya gelmeleri. içtimaât-ı insâniye: insan toplulukları, cemaatları. içtimâi: sosyal hayata yönelik. içtimâiyât: topluluk hayatına dâir ilimler, sosyoloji. içtimâiyât-ı beşeriye: insanların sosyal yönleri, halleri. içtimâiyât-ı insâniye: sosyal hayat. içtimâiye-i beşeriye: insanla ilgili toplum hayatı. içtimâiyyun: sosyoloji ilmiyle uğraşanlar, sosyologlar. içtinab: kaçınmak. idâdi: hazırlık safhası, hazırlık bölümü, sınıfı. idâdiye: hazırlığa âit, hazırlığa mahsus. idâme: devam ettirme. idâme-i hayat: hayatı sürdürme. idâre-i beden: vücudun idâresi. iddiâ-yı icad: yaratma, icad etme iddiası iddia-yı rüçhan: üstünlük iddiası, büyüklük taslama. iddihar:yığma, biriktirme, depolama. ideoloji: cemiyetin düşünce ve hareketlerine muayyen bir istikâmet vererek, siyâsî veya içtimâî bir doktrin meydana getirmek isteyen fikir sistemi. idhal:girdirmek, sokmak, koymak. idlâl: saptırmak, azdırmak. idrak:anlayış, kavrayış, akıl erdirmek, fehim; yetiştirmek. idrâk-i maâli:bir mânânın anlaşılması, idrak edilmesi. Yüksek bir hakikatin taşıdığı mânâyı idrak etmek. ifâde-i maksat: maksadı, hedefi, gâyeyi anlatma. ifâde-i mânâ: mânâyı anlatmak. ifâde:ifâdenin güzelliği. ifâza: bereketlendirmek, feyz vermek, bol bol dağıtmak ve akıtmak, taşıp yayılmak. ifâza etmek: bereketlendirmek, feyiz vermek; akıtmak. ifâza-i nurâni: nurlu feyiz. iffet:nâmus, temizlik, helale râzı olup haramdan kaçınmak. ifham:anlatma, bildirme. ilzâm: iknâ edip sükut ettirme, delil göstermekle ve ispat etmekle galip gelme. iflâs: malı tükenmek, parası kalmamak; sermayesini batırmak. ifnâ: yok etme. ifrat: aşırı, aşırılık, haddinden geçme, pek ileri gitme. ifratkâr: aşırı. ifrit: cin tâifesinden çok zararlı, kötü ve korkunç bir cins. ifsad: bozmak. iftihar:övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme. iftikâr: fakirlik; Allah'a karşı fakirliğini hissetme. İftikarât: iftikarlar, yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmalar. iftira: yalan yere birisini suçlu göstermek, birisine suç atmak. iftirak: ayrılmak, dağılmak. iftirakât-ı mevtiye: ölümle ilgili ayrılıklar. iğfal: kandırma, aldatma, gaflette bırakma. ihânet: hâinlik, haksızlık, kötülük. ihâta: içine alma; tam kavrama; kuşatma. ihâta-i ilmiye: ilmen her şeyi kuşatma,. bilme. ihâta-i kudret: Allah'ın kudretinin her şeyi kuşatması. ihâta-i mâhiyet: mâhiyetin pek çok şeyi, ihtivâ etmesi, pek çok şeyle alakalı olması. ihâta-i Rubûbiyet: Allah'ın terbiye ediciliğinin her şeyi kuşatması. ihâta-i ummâni: geniş bir ihata. Geniş" bir şekilde kuşatma. ihbar: haber vermek. ihbâr-ı evvelin: geçmiştekilerin; mâzidekilerin haberleri. ihbarât: haber vermeler, ihbarlar. ihbarât-ı katiye: yalanlanması mümkün olmayan haberler. ihbarât-ı sabıka: içinde yanlış ihtimali bulunmayan doğru haberler. ihbârât-ı gaybiye: gaybî haber vermeler. ihfâ: saklanmak, gizlenmek. ihlâl: bozma. ihlâs: yapılan ibâdet ve işlerde hiç bir zaman karşılık ve menfaati hakîki ve esas gâye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek. ihmâl: ehemmiyet vermemek yapılması gereken bir işi sonraya bırakmak. ihrac: çıkarmak, sürmek ihrak: yakmak, yandırmak, ateşe atmak ihsan: iyilik etmek, bağışta bulunmak, lütuf ihsân-ı Hâlik: Yaratıcının ihsanı ihsân-ı İlâhi: Allah'tan gelen iyilik, Allah'ın lütfu ihsân-ı mahsus: özel iyilik, hususi ihsan ihsanât: iyilikler, bağışlar, lütuflar, ikramlar ihsanât-ı azime: büyük ihsanlar. ihsanât-i külliye-i İlâhiye: Allah'ın büyük ve umûmi ihsanları. ihsanât-ı Rahimâne: pek çok merhametli zâta uygun iyilikler. ihsânât-ı İlâhiye: Allah'ın her yerde bulunan bütün iyilikleri. ihsânât-ı Rahmâniye: Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanları. ihsânât-ı şâhâne: Sultan'ın açık ve kıymetdar lütuf ve ihsanları. ihsânât: iyilikler, bağışlar, lütuflar. ihsanperverâne: ihsan ediciye uygun bir şekilde, iyiliği çok seven kimseye yakışır surette. ihsas: açık anlatmadan kapalıca bahsetme, hissettirme. ihtar: hatırlatma, îkaz, uyarma, dikkat çekme. ihtifal: hürmet ve saygı için büyük cemaatle yapılan merasim, cenaze alayı. ihtifâlât: merâsimler. ihtifâlât-ı mühimme: mühim merâsim ve toplantılar. ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik, ayrılık, farklılık. ihtilâf-ı ibâdât: ibâdetlerin farklı farklı olması. ihtilâf-ı metâli': ay ve güneşin doğduğu tulu' ettiği yer konusundaki ihtilaf. ihtilâtât: ihtilâflar, birbirine zıt. ve farklı şeyler, farklılıklar. ihtilâfi: ihtilâfa dâir, üzerinde ihtilâf edilen. ihtilâl: bozuk ve fenâlık, karışıklık,. haddi aşıp zulmetmek. ihtilâlât: ihtilâller. Kargaşalar. Boğuşmalar. ihtilâlât-ı beşeriye: beşerdeki ihtilâller. ihtilât: karışmak, karışıp görüşmek. ihtilâtât: karışıklıklar. ihtimâl-i helâket: mahvolma, ölme ihtimâli. ihtimâl-i imkânî: mümkün olma ihtimâli. ihtimâlât-ı kesîre: bir çok ihtimaller. ihtimam: özenmek, fazla dikkat göstermek, titizlik. ihtimamkâr: özenen, fazla dikkat eden, ehemmiyet veren. ihtimamkârâne: özenerek, ehemmiyet vererek. ihtirak: yanmak; tutuşmak. Gaz hâli gibi. ihtiram: hürmet, saygı gösterme. ihtirâsât: ihtiraslar, hırsla istemek. ihtisar: kısaltma, sözün kısaltılması. ihtisar: özetlemek, kısaltmak. ihtisâren: kısaca, özet şekilde. ihtisas: belli bir sahada derinleşme, geniş bilgi sahibi olma; branşlaşma. ihtivâ: içine alma. ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç, yaratılışa yerleştirilen ihtiyaç, insanın yiyip içmeye ihtiyaç duyması gibi. ihtiyac-ı fıtrîye: doğuştan gelen bir duygu ve ihtiyaç ihtiyac-ı mahlukât: yaratıkların ihtiyacı. ihtiyac-ı mutlak: sınırsız ihtiyaç, her şeye muhtaç olma. ihtiyacât: ihtiyaçlar. ihtiyâr-ı âmm: umumî ve her yerde geçerli olan irâde. ihtiyâr-ı Rabbâniye: Allah'ın irâdesi. ihtiyâr: irâde, kendi isteğiyle seçme ve hareket etme, isteme; arzu etme. ihtiyat akçesi: ilerde meydana gelebilecek sıkıntılı durumlarda kullanılmak üzere biriktirilen ve saklanan para. ihtiyat: tedbirlilik, yedek. ihtiyâten: ihtiyat ederek ilerisini düşünerek, sakınarak, tedbirli olarak. ihtizaz: deprenme, haz duyma, ferahlama, şevk ile meyil ve hareket, harekete geçme, titreşme, titreşim. ihtizâzât: ihtizazlar, hafif titremeler, deprenmeler, harekete geçmeler, sallanmalar. ihvan: kardeşler. ihyâ: diriltme, hayat verme. ihyâ-i âlem: âlemin insanların ve diğer canlıların yeniden dirilişi. ihyâ-i arz: yeryüzünün diriltilmesi. ihyâ-i ferd: bir tek ferdin ihyası, canlandırılması. ihyâ-i nev': bir tür veya cinsin ihyası, hayat verilmesi. ihzar: hazırlama. ihzarât: hazırlamalar. ihzâriye: hazırlık mâhiyetinde olan. ikâb-ı İlâhi: Allah'ın şiddetli azâbı. ikâb: şiddetli azap, eziyet, cezâ. ikâme:oturtma, yerleştirme. ikâmet: bir yerde oturma; kalma. ikmâl: tamamlama. iknâ: inandırma, kanaat ettirme, râzı etme. ikrâm-ı Rahmâni: Allah'ın ikram ve ihsanı ikrar: kabul ve tasdik etme. iksir: çok tesirli; her derde devâ sayılan mevhum madde, bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebep olan ehemmiyetli madde. iksir-i nurâni: nurlu, çok tesirli ilâç. iksir-i İsm-i Azam: Esmâ-i Hüsna içindeki Allah'ın büyük isimlerinin te'sirli devâsı. iktidâ:uyma tâbi olma, birinin hareketini örnek alarak ona benzemeye çalışma. iktidâen:uyarak. iktidâr-ı hayatiye: hayat gücü. iktidâr-ı ilmi: ilmi güç. iktidârı zâti: kendi gücü, kendi kudreti. iktidar: güç, kuvvet. iktifâ:yeterli bulma,. yetinme. iktifâen: yeterli görerek. iktisab: kazanmak, tahsil etmek, elde etmek. iktisat: tutumluluk, birşeyi gâyesine en uygun şekilde kullanma. iktizâ-i makâm: makâmın gerektirdiği. iktizâ: gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icap etme. iktizâ-i ism-i Hakim: her şeyi hikmetle yaratan Hakim isminin gereği. i'lâ: yücelik, yüceltmek, yaymak. ilâ âhir-i âyet: ". ve diğer âyet", "ve âyetin devamı gibi" mânâsındaki ifade. ilâ âhir: sonuna kadar. İlâh: her şeyin mâbudu olan Allah. İlâhî tenezzülât: Allah'ın (c. c. ), insanların anlayacağı seviye ile onlara hitap etmesi. i'lâm: bildirmek. ilhad: dinsizlik, imansızlık. ilhak: eklemek, ilâve etmek, katmak. ilhâm: Allah târafından kalbe ihsan edilen feyiz ve hakîkatler. ilhâm-ı evliyâ: evliyâ ilhâmı. ilhâm-ı İlâhi: Allah'ın ilhâmı, Allah tarafından kalbe gelen mânâ. ilhâmât: ilhamlar, Allah'dan kalbe gelen mânâlar. ilhâmât-ı gaybiye: gaybdan gelen ilhâmlar; Allah'ın nebi. ve veli kullarına ihsan ettiği ilhâmlar. İlhâmen: ilham olarak, Allah'ın kalbe doğdurması sûretiyle. ilkaât: zararlı sözlerle şaşırtmak; bırakmalar, terketmeler. illâ: meğer. illet-i tâmm: herhangi bir şeyin var olması için lâzım gelen sebeplerin tamamı. illet: esas sebep, hastalık, maraz, dert, sakatlık. illiyet: neticeye bağlılık. ilm-i belâgat: belâgat ilmi. ilm-i beyân: belâğat ilminin hakîkat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden ilim dalıdır. ilm-i cüz'i: çok az ilim. ilm-i esrar-ı huruf: harflerin sırlarını ve hikmetlerini mevzu alan ilim. ilm-i ezeli: Cenâb-ı Hak'ka ait başı sonu olmayan, sonsuz, ezelî ilim. ilm-i hakikat: hakikat ilmi. ilm-i hikmet: eskiden felsefe için bu tâbir kullanılırdı. ilm-i İlâhî: Allah'ın ilmi dahilinde bulunanlar. ilm-i kelâm: Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfatlarından peygamberlik âhiret ve itikada ait olan meselelerden İslâmi esaslar dairesinde bahseden ilim. ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ve her şeyi içerisine alan, sonsuz ilim. ilm-i muhit-i İlâhiye: Allah'ın her şeyi kuşatan ilmi ilm-i sarf: sarf ilmi. (bak. sarf); gramer, dilbilgisi. ilm-i usül: delillerden hükmün nasıl çıkarılacağını öğreten ilim. İslâmın mantık metodolojisi. ilmelyakin: hakikati kesin bir tarzda bilme, tahkîkî imânın ilk basamağı. ilmi: ilme âit ve ilimle ilgili; ilme uygun. ilmiye: fıkıh ve şeriat ilimleri; iman ve Kur'ân hakîkatları ve tahkiki iman dersleriyle meşgul olan zatların mensup oldukları yol, âlimlerin mesleği. ilmü'l-guyub: gaybî ilimler. iltibas: birbirine benzeyen şeylere şaşırıp birbirine karıştırmak, yanlışlık, karışıklık. ilticâ: sığınma. iltifat: ilgi gösterme; lütuf, ikram, bağış. iltifât-ı Rahmânî: Allah'ın lütuf ve inâyeti. iltifat: ilgi gösterme; lütuf, ikram, bağış; güzel sözle samimi olarak okşamak, iyilik etmek. iltifâtât:lütuflar, iyilikler. iltifâtât-ı âsâr: eserlerin iltifatları. iltifâtât-ı Rahmâniye: sonsuz merhamet sahibi Allah'ın iltifatları. iltifâtât-ı rahmet: rahmet-i İlâhiyenin lütuf ve iyilikleri. iltifâtât-ı şâhâne: yüce bir makamdan görülen iltifatlar; yüksek iltifatlar. iltihak: karışmak, katılmak, yapışmak, bitişmek. iltizam: sarılma, gerekli görme, birinin tarafını tutma. ilzâm-ı hüccet: susturmaya delil olarak. ilzam: delille muhatabı susturma, söz ve düşüncede üstün gelme. imam: öncü, önder. İmâm-ı Azam: (H| 80-150) Hanefî mezhebinin kurucusu ve imamı. İmâm-ı Gazâli: Hicrî 505 tarihlerinde vefât etmiştir. Hüccet-ül İslâm diye anılır. Zamanında felsefenin bâtıl akidelerini çürütmüş, pek çok eser vermiştir. İmâm-ı Mübin: ilim ve emr-i İlâhî'nin bir nev'inin unvanı olup, âlem-i şehâdetten ziyâde âlem-i gayba bakar ve zaman -ı hâl'den ziyade mazi ve müstakbele nazar eder. İmâm-ı Rabbâni: (Hicrî 971-1034) (Ahmed-i Farukî) Hz. Ömerin neslinden olup Nakşî tarikatının bir kahramanı ve ikinci bin yılının müceddididir. İmâm-ı Şâfî: hicri 150-204 tarihleri arasında yaşayan büyük muhaddis, müfessir ve fıkıh âlimidir. Şafi mezhebinin imâmıdır. Tıp, şiir ve edebiyatta da çok ileridir. imân-ı Billâh: Allah'a îman. imâte: ölü hale getirme, öldürme, fenâ etme. imdâdât-ı Rahmâniye: Allah'ın imdâda erişmeleri ve yardımları. imdat:yardım, yardıma yetişmek. imhâl: mühlet verme, sonraya bırakmak. imkân: mümkün olma, olacak halde bulunma; inanç esaslarından bahseden kelâm ilminde, Allah'ın varlığını ispatlamak için kullanılan bir delile verilen isim. imkân-ı mevt: ölümün mümkün olması. imkân-ı tahrip: yıkma imkânı. imkân-ı zâtî: meydana gelmesi mümkün olan iş, bir şeyin aslında mümkün olması. imkân-ı zihni: bir şeyin mümkün olabileceğini zihinle düşmek. imkânât: bir şeyin var olması veya olmamasının ihtimâlleri. imkâni: imkân dahili, mümkün olan. imlâ: yazı kâidesi; kâideler. imtihân-ı ulvi: yüce imtihan. imtihânât: imtihanlar. imtinâ: çekinme, istememe, imkânsız olma, olmasına imkân bulunmama, akıl dışılık. imtisâl: yapışma, tutunma, uyma, sarılma. imtiyâz-ı etem:tam ve eksiksiz imtiyaz, benzerlerinden tamamen ayrılmak, farklı olmak. imtiyaz: ayrıcalık, benzerlerinden ayrı olmak, diğerlerinden farklı olmak. imtizâç-ı kimyeviye: kimyevi kaynaşma, bileşme. imtizâcât: imtizaçlar uyuşmalar, iyi geçinmeler, karışmalar. imtizaç: uygun ve mutabık olmak, mezcolmak, uyuşmak, iyi geçinmek, karışmak. in'am: nîmet vermek, ihsan etmek, nîmetlendirme. in'âm-ı İlâhi: Allah'ın ihsan ettiği nimetler. in'âmât: nîmetlendirmeler, yiyecek, içecek ve rızık vermeler. in'âmât-ı İlâhiye: İlâhî nimetlendirmeler. in'âmât-ı külliye-i İlâhiye: Allah'ın büyük ve umumi nimetlendirmeleri. in'âmât-ı Rahmâniye: Rahmân olan Allah'ın nimetlendirmeleri. in'amperver: nimetlendirmeyi seven. in'ikâs:yansıma, aksetme. inâbe: günahları terk ile Hakka dönüş. inâyât: inâyetler, yardımlar, destekler. inâyet: yardım, lütuf, medet etmek. inâyet-i azim: büyük yardım, sonsuz inâyet ve destek. inâyet-i dâime: Allah'ın devamlı yardımı. inâyet-i ezeliye: eşyanın arasındaki münasebet bağları ve eşyanın sebeplere bağlı olarak bir birinin yardımına koşturulması. inâyet-i İlâhiye: Allah'ın yardımı. inâyet-i Sermediye: Allah'ın (c. c. ) ebedi ve daimi lütuf ve yardımı. inâyet-i tâmme: tam ve noksansız yardım. inâyethah:yardım isteyen. inâyetkâr: yardım eden. inâyetkârâne: yardımcı unsurları kullanarak. inbisat: genişleme, yayılma; açık yüzlü olma, sevinçli ve neşeli olma, gönül açıklığı, kalp ferahlığı. İncil: Hz. İsâ'ya (a. s. ) indirilen mukaddes kitap. incimâd: donma, buzlanma. incirar: çekilip uzanma, çekilme, bir neticeye doğru çekilerek sona erme. incizab: cezb edilme, kapılma, çekilme. incizâb-ı muhabbet-i şems-i Ezel: Allah sevgisinin çekiciliği ve cezbesi, câzibesi. incizâbât: çekicilik. indelhâce: ihtiyaç ânında. infiâl: dıştan gelen bir sebep ve tesirle ortaya çıkan hal, tesir ve hareket, teessür, reaksiyon. infilak: patlama, parlama. infirad: teklik, bir oluş. infisâl: olduğu yerden ayrılma, yerini bırakıp gitme, azledilme. inhilâl: çözülüp ayrılma, dağılma, erime, münhal olma. inhisâf: ay tutulması. inkâr: inanmama, tanımama, reddetme, bir şeyin yokluğunu iddiâ etme. inkılâb-ı azim: büyük değişme inkılâb-ı azim-i içtimâi: insanların sosyal hayatında meydana gelen müthiş değişme. inkılâb-ı azim-i İslâmi: İslâmın büyük inkılâbı; meydana getirdiği değişiklik. inkılâb-ı ezdâd: zıtların birbirine dönmesi. inkılâb-ı hakâik: gerçeklerin, zıtlarına dönüşmesi. inkılâb-ı İlahi: İlâhi ve mânevi inkılâb, değişme. inkılâbât: inkılâplar, değişiklikler. inkılâbat-ı acibe: acib ve hayret verici değişmeler, değişiklikler. inkılâbât-ı azime: büyük değişiklikler. inkılâbât-ı berzâhiye ve uhreviye: kabir ve âhiret âleminde olan değişiklikler inkılâbât-ı beşeriye: beşerî değişme ve çalkalanma. İnsanlığın geçirdiği devirler. inkılâbât-ı mâdeniye: madenlerin değişmesi. inkılâp: bir halden diğer bir hâle geçme, başka türlü olma, değişme. inkıraz: sönme, son bulma, yıkılma. inkısam: kısımlara, bölümlere ayrılma. inkıyad: boyun eğme, itaat etme, bağlanma. inkisar: kırılma, gücenme. inkişaf: açılmak, meydana çıkmak, yetişmek, ilerlemek, gizli sırların bilinmesi, gelişmek, terakkî etmek. inkişâf-ı uhuvvet: kardeşliğin gelişip inkişaf etmesi. ins: insan. insaf: merhamet ve adâlet dâiresinde hareket, hakîkatı kabul ve itiraf. insan-ı boşboğaz: aklına eseni söyleyen, lüzumsuz konuşan insan. insan-ı ekber: büyük ve en makbul olan insan, yani İslâmiyet. insan-ı gâfil: gafletle Rabbini unutan insan. insan-ı himmetperver: kalbin bütün kuvveti ile mukaddesata yönelen insan. insan-ı kamil: olgun insan. insan-ı mü'min: imanlı insan. insâniyet: insanlık, insan oluş. insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık. insâniyeten: insanlık bakımından. insi: insana âit. insibağ: boyanmak. insicam: düzgünlük, pürüzsüz olma, sağlam ve ârızasız bir şekilde tertip üzere olmak. insicâm-ı ahkem: sağlâm bir sıralama ve düzenleme. insicâm-ı ecmel: çok güzel düzgünlük, en mükemmel düzgünlük. inşâ: yapma, vücuda getirme; yaratma. inşallah: Allah dilerse, Allah izin verirse, Allah'ın izin ve müsaadesiyle. inşad: bir şiiri kâidesine uygun olarak okuma. inşikak: oyulma, bölünme, çatlama, patlama. inşikâk-ı kamer: Peygamberimizin (a s. m. ) bir parmağının işâretiyle Ay'ın parçalanması. intâc: netice verme, doğurma, sonuca erdirme. intak: konuşturma, gidib getirme. intifa': menfaatlanma, faydalanmak. intibah: uyanıklık, göz açıklığı, hassâsiyet. intibâh-ı İslâm: İslâmî uyanış. Müslümanların uyanışı. intifâ: ortadan yok olma, aradan çıkma; sönme. intihâ: sona erme. intihap: seçme, tercih etme, ayırıp beğenme. intikal: bir yerden bir yere nakletmek, bir meseleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak. intisap: bağlanma, emrine girme, mâiyetine girme. intişar: yayılma, dağılma; üreme. intizam: tertip, düzen, nizam üzere olmak. intizâm-ı âlem: âlemdeki mükemmel sistem. Kâinattaki nizam, intizam. intizâm-ı ef'âl: fiil ve hareketlerdeki muntazamlık, düzenlilik. intizâm-ı ekmel: en mükemmel intizam, mükemmel düzen intizâm-ı fâik: üstün bir intizam. intizâm-ı hakimâne: hikmetli ve faydalı olan düzen. intizâm-ı hilkat: yaratılışın düzeni. intizâm-ı kader: kaderin şaşmaz ölçüleri. intizâm-ı kâmil-i ekmel: tam mükemmel bir düzen. Kusursuz bir intizam. intizâm-ı kasti: özellikle ve kasden yapılmış bir düzenleme. intizam-ı maddî: maddî düzen ve tertiplilik. intizâm-ı mânevi: mânevî olarak düzenlenmiş olması. intizâm-ı mutlak: sonsuz ve sınırsız düzen. intizâmât: tertipler, düzenler. intizâmât-ı alem: kâinatın düzeni. intizamperver· intizamı çok seven, her şeyi tertipli ve düzenli yapan. intizamperverâne her şeyi tertipli ve düzenli yaparak. intizar: gözleme, ümit ederek bekleme. inzâl-i kütüb: kitapların indirilmesi. inzar: korkutmak. inzibat: âsayiş düzen ve rahatlık; sağlamlaşmak; polis vazifesini gören asker; kayıt altına girme, zapt olunma. ipham: mânâsını gizleme, belirsizleştirme. iphâmen:kapalı ve belirsiz bir şekilde. iptal: çürütmek, geçersiz, hükümsüz bırakmak. iptal-i dâvâ: dâvâyı durdurma, iptal etme. iptâl-i hak: hakkı kaldırmak. Hakkı iptal etmek. iptâl-i hakk-ı nev:bir nev'in, yani insanların hakkını ibtal etmek. iptâl-i his: hisleri uyuşturma; hisleri, vazifelerini yapamaz hâle koyma. iptidâ: başlangıç, baş taraf, evvel, en önce, başta. iptidâ-i hilkat-i âlem: kâinatın, dünyanın yaratılışının başlangıcı. iptidâ-i tahsil-i fıtrî: başlangıçtaki fıtrî ve hazır bilgi. iptidâi: eski, ilkel. iptilâ: imtihan. irâde: istek, arzu, dilemek, emir, ferman; bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç. irâde-i cüz'iye-i insâniye: insanın cüz'-i iradesi. Allah'ın insanlara verdiği ve kendi selâhiyetlerine bıraktığı istek, arzu. irâde-i ekvâni: kâinat ve âlemler üzerindeki ilâhi irâde. irade-i ezeliye:varlığının başlangıcı olmayan Allah'ın irâdesi. irade-i içtihâd: yeni yorumlara arzu, ihtiyaç ve irâde. irâde-i ihtiyariye: irade ve ihtiyar. irâde-i İlahiye: Allah'ın sonsuz kudretiyle kâinatta koyduğu kânunlarını işlettirmesi; Allah'ın irâdesi, Allah'ın, istek ve gücü. irâde-i külliye: her şeyde geçerli olan Allah'ın iradesi. irâde-i mutlak: sonsuz, sınırsız ve hiçbir şekilde hiçbir şeyin engelleyemediği irâde. irâde-i naçize: her yere ve her şeye tesir ve nüfuz eden İlâhi irâde. irâde-i nîmet: nimetin. bahşedilmesi. irâde-i şâmile: Cenâb-ı Hakkın her tarafı kaplayan ve her şeyi içine alan irâdesi. irâde-i tahsin: güzelleştirme arzu ve irâdesi. irâdet: irâde, istek, dileme. irâdi: iradeden gelmiş. Konulmuş, yerleştirilmiş. irâdi cilveler: İlâhi iradeden gelip akis ve yansımaları görülen. irâe: göz önüne koyma, gösterme. irakâ-i dem: kan akıtmak. Adam öldürmek. ircâ: geri çevirmek, geri döndürmek, ona geri vermek. iâde etmek. irhasat: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a. s m. ) peygamberliğinden önce meydana gelen hârikulâde hallerdir ki bunlar peygamberliğine delil olân hâdiselerdendir. irsâl-i rüsul: peygamberlerin gönderilmesi. irşad: doğru yolu gösterme; gafletten uyandırıp hidâyet yolunu gösterme. irşâd-ı Nebevi: Peygamberin (asm) doğru yolu göstermesi. irşadât: irşadlar, hak ve hakikatı ve doğru yolu bildirmeler, ikazlar. irşâdi: irşadla ilgili, doğru yola ulaştırmakla alakalı ve ona dâir irtibat:bağlanmak, rabtedilmek. irticâc: çalkanmak, heyecana gelmek, sarsıntı. irtifâ: yükseklik, bir adım ileri. irtikâb: işleme, kötü bir iş yapma. irtisam: resmedilme, görüntü. is'af: verme, karşılama. isâle: akıtmak, dökmek. iskât: susturmak. İsm-i Âzam: Allah'ın Kur'ân ve hadislerde zikredilen isimlerinden mânâca en cami' olanı. İsm-i Azam diğer isimlerin mânâlarını da içinde toplar. ism-i Adl: Adl ismi. ism-i câmi: bütün isimlerin mânâlarını içinde toplayan isim. ism-i Celil ve Bâkî: Allah'ın Bâki ve Celîl ismi. ism-i Cemil ve Celîl: Allah'ın Cemil ve Celil ismi. ism-i Cevad ve Cemil: Allah'ın Cemîl ve Cevad ismi. ism-i fâil: bir iş, bir fiil yapan kimsenin. sıfatı. Kâtip, hâdim gibi. ism-i Hafiz ve Rakib: Allah'ın "her şeyi görüp gözetleyen ve her şeyi koruyan" mânâsındaki ismi. ism-i Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah'ın bir ismi. ism-i Hakim: Allah'ın Hakim ismi. ism-i Hakîm ve Adil: Allah'ın Âdil ve Hakîm ismi. ism-i Hayy-ı Kayyum: varlığı ve hayatı kendisinden olan ve varlığı için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah'ın ismi. ism-i İlâhi: Allah'a âit isim, Allah'ın ismi. ism-i Kadir: her şeye kudreti ve kuvveti yetebilen Kadir ismi. ism-i Kahhâr: Kahhar ismi. ism-i Mucib ve Rahim: Allah'ın Mucîb ve Rahîm ismi. ism-i Mukaddir: Mukaddir ismi, Allah'ın,"bütün mahlûkâtın her şeyini ölçüp takdir eden" mânâsındaki ismi. ism-i Nur: Allah'ın Nur ismi. ism-i Rahmân: Rahman ismi. ismet: günahsızlık, günahsız oluş, mâsumiyet, günahı olmamak. ismet-i beşer: insan hakları. İnsanların mâsuniyeti isnad-ı acz: âcizlik ve güçsüzlük isnat etmek. isnad: bir söz veya haberin birisine âit olduğunu belirtmek, dayanmak, dayandırmak. ispat: doğruyu delil göstererek meydana koymak, delil ve şâhitle bir şeyin sıhhatini göstermek. ispat-ı haşir: haşrin isbatı. ispat-ı Vâcibü'l-Vücud: mutlak var olan, varlığı zaruri olan, yokluğu mümkün olmayan Allah'ın ispat. ispat-ı vücud: varlığını ispatlama. ispirtizma: ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan deneyler. israf: boş yere harcama. İsrâfil: dört büyük melekten biri olup Kıyâmet günü cesedlere ruh üflemek ve Sur'u üfürmekle vazifelidir. istasyon: demiryolu durağı istatistik: bir neticeye varmak veya. bir hüküm çıkarmak için metodlu olarak mevcut lüzumlu şeyleri toplayıp say hâlinde göstermek işi ve bu işle meşgul olan ilim. istitafkârâne: lütuf ve merhamet isteğiyle. istiâb: içine alma, kaplama, yutma, taşıma. istiânât: yardım istemeler. istiâne: yardım dileme. istiâze: Allah'a sığınma. istib'âd: uzaklaşma, uzak görme, ihtimal vermeyiş, olmayacak sanma, akıldan uzak görme. istibdâd-ı şeytânî: şeytanın istibdadı ve boyunduruğu. istidad-ı beşer: insanın kâbiliyeti. istidad-ı hayat: yaşama kâbiliyeti. istidâd-ı insâni: insanın kâbiliyeti. istidâd-ı muhabbet: sevgi kâbiliyeti, sevgideki kuvvet istidâd-ı nefsani: nefsin sınır tanımayan arzu ve istekleri. istidâd -ı zâtiye: zâtî kabiliyet. istidâdat: kâbiliyetler, yetenekler. istidâdat -ı mâneviye: mânevi duygular, lâtifeler, hisler. istidâd: kâbiliyet, yetenek, insan gücü. istidâd lisânı: kâbiliyet dili. istidlâl:delil getirmek, bir delile dayanarak netice çıkarmak, zihnin eserden müessire veya müessirden esere intikâli. istidrac: derece derece yükselmeyi isteyiş, hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsiz bir kimsenin çok nimete kavuşması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesiyle azap ve. gazab-I İlahiyeye yaklaşması. istif: düzenli bir şekilde yığmak, dizerek depolamak. istifâde:yârarlanma, faydalanma. istifâde -i huzuzât: haz duyulan şeylerden istifade etmek. istifâza: feyiz alma; ilim, irfan ve mânevî zenginlik kazanma. istifham: soru, anlamak için sormak. istifhâm-ı inkâri-i taaccübi: şaşırma ve yadırgama sorusu "Hiç böyle olur mu. ", "Bunu nasıl yaparsın. "cümlelerinde olduğu gibi. isti'zam: büyütme. istiğfar: Cenâb-ı Allah'tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını isteme istiğnâ: Allah'tan başka kimsenin minneti altına girmemek, gönül tokluğu; elindekini kâfi bulmak; zenginlik istemek; muhtaç olmayıp zengin olmak; nazlanmak; büyüklenmek ve gururlanmak. istiğnâ-i istiklâliyet: bağımsızlık arzusu. Emniyetli minnetsiz ve tam bağımsızlık. istiğnâ -i mutlak: mutlak istiğnâ, Allah'ın sonsuz zenginliğe sahip olması, hiçbir şeye muhtaç olmaması. istiğnâ -i zâti: Allah'ın, Zâtından ayrılması mümkün olmayan ihtiyaçsızlığı, Allah'ın hiç bir şeye muhtaç olmaması. istiğrak: Allah aşkıyla dünyayı unutup bütün bütün kendinden geçmek. istihâle: bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka değişmesi, başkalaşmak; imkânsızlık. istihâle-i in'ikâsiye: yansımanın başkalaşması. istihdam: bir işte kullanmak için alıkoyma, çalıştırma, kullanma, hizmet ettirme. istihfaf: hafife alma, küçük ve aşağı görme, küçümseme. istihkak:kazanılan şey, hak edilen. ihrac: bir şeyin içinden başka şey çıkarmak, bir mânâyı istidlâl etmek, meydana ve hârice çıkarmâk. ihsal: üretme, ortaya çıkarma. ihsan: güzel görme, hoş karşılama, beğenme. istihsankârâne: beğenerek, alkışlayarak. istihzâ': alay etme, alay. istikâmet: doğruluk, nâmuslu hareket; yön, cihet. istikbâl: gelecek zaman. istikbâl-i dünyevi: dünyanın geleceği. istikbâl-i siyâsi: siyâsî karşılama. istikbâlî: geleceğe âit. istikbâliyât: geleceğe âit şeyler, hâdiseler. istiklâl: kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış. istiklâl-i İslâm: İslâm'ın kurtuluş ve bağımsızlığı. istiklâliyet: bağımsızlık. istikrâ: etraflı bilgilerden umumî bir netice çıkarmak. istikrar: karar ve sebat üzere olmak, karar kılmak, sâkin olmak, yerleşmek. istikrâr-ı manzume: sistemin düzenliliği. istilâ: kaplama, yayılma, ele geçirme. istilzam: lüzumlu kılma, gerektirme. istimâ: dinleme, kulak verme; doğrudan doğruya muhatap olmayıp dinleme. istimâl: kullanmak. istimdat: yardım isteme; medet umma. istimrâr: devam, sürüp gitmek, dâim olmak. istinad: dayanma, güvenme. istinâden: dayanarak. istinadgâh: dayanılan ve güvenilen yer, dayanak. istinbat: bir söz veya bir işten gizli mânâyı ortaya çıkarma; müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması. istinbât-ı ahkâm: gizli hükümler. istincâ: pislikten temizlenmek. istinkâf: kabul etmeme; çekimser kalma. istinkâf-ı mânidar: bir gaye ile ve mânalı yapılan çekilme. istinsah: kopya etme, sayfa çoğaltma, nüshasını yazma; yazarak çoğaltma. istintak: söyletme, konuşturma. istirahât: dinlenme istirahat-i âmme: herkesin istirahatı, rahat etmesi. istirahat-i kalbiye: kalbin dinlenmesi, kalp rahatı ve huzuru. istirham: merhamet dileme. istiskal: ağır bulup hoşlanmadığını anlatma; soğuk muâmeleyle sevmediğini bildirme. istişhâd: birisinin şâhitliğini istemek, şehit göstermek, delil olarak ileri sürmek. isyan: baş kaldırmak, söz dinlememek, ayaklanmak. isyankârâne:isyan ederek. iş'al: parlatmak, nurlandırmak, şulelendirmek. iş'ar: anlatmak; haber verme, bildirme. işâ: yatsı. işaa: bir haberi yayma, duyurma. işârât: işâretler. işârât-ı cemâl: güzellik işâretleri. işârât-ı haşriye: haşri ispat eden işaret ve deliller. işârât-ı i'câziye: mu'cizelik işaretleri. işârât-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın işaretleri. işârât-ı Rabbâniye: Rabbâni işâretler. işâret-i Ahmediye: Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) Peygamberliğine bir işâret. işâret-i gaybiye: gaybî işâret, geleceğe veya bilinmeyen bir şeye işâret. işâret-i latife: güzel ve hoş işâret. işâreten: işâret ederek. işâri: bir ifâdenin bir şey hakkında açıkça değil, işâret tarzındaki mânası. işbâ: doyurmak. işhad: delil göstermek, şâhid göstermek, şâhitlik ettirmek. işkâl: güçleştirme, zorlaştırma, müşkülleştirme. işmam: duyurma hafif olarak hissettirme, koklatmâ. işrâkiyyun: İşrâkiyye felsefesiyle meşgul olan ve ehl-ı şirk olan filozoflar işret: içki, içki içme, sarhoş edici içki kullanma. iştiâl: yanma. iştigal: bir iş işleme, uğraşma, çalışma. iştihâ: açlıktan gelen istek, meyil, haz, fazla istek; arzu. iştihâ-yı kâzib: yalancı iştiha. iştihar: meşhur olma, tanınma, ün alma. iştirâk-i umumi: herkesin katılması.. iştirâk:ortaklık, katılma. iştiyak: aşırı ihtiyaç duyma, aşırı istek, özleme, arzu duyma. iştiyakât: şevklilik. iştiyakâver: çok istekli. Şiddetli arzulu. iştiyakengiz: istek veren, istekli. itaat: itaat etme, söz dinleme, ibâdet. itaatkârâne: itaat ederek, boyun eğerek. itfâ: söndürme, bastırma. itham: suçlama. itkân: sağlam ve pürüzsüz sanat eseri. itkân-ı muhkem: dayanıklı sağlamlık ve pürüzsüzlük. itkân-ı mükemmel: mükemmel bir sağlamlık. itmam: tamamlama. itminan: inanmak, tam olarak bilme, kararlılık, tatmin olmuşluk. itminân-ı kalb: kalpten ve gönülden inanma, kalbin emniyet içinde olması. itminân-ı nefs: nefsin inanması, nefsi inanç bakımından tatmin etmek. ittibâ: uyma, tâbî olma, arkasından gitme. ittibâ-ı sünnet: Peygamberimizin (a. s. m. ) sünnetine uyma. ittifak: beraber hareket etmek için sözleşmek, anlaşmak. ittifak-ı evham·sâz: evham ve vesvese üzerine kurulmuş ittifak. ittifâk-ı mutlak: tam ve sınırsız birleşme. ittifâki: birleşmeye dâir, üzerinde ittifak edilen husus. ittihâd-ı sikke: mühür birliği. ittiham: suçlama; suçlu duruma düşürme. ittihat:birleşmek, birlik, aynı fikirde olmak. ittihaz: kabul etme, kabullenme, edinme. ittikan: sağlam yapılmak, esaslı ve şüphesiz yakından bilmek. ittisâl-i mânâ: mânalardaki yakınlık. Mânaların birleşmesi, uyuşması. ittisâl: ulaşmak, bitişmek; birbirine dokunmak, yakınlık, bağlılık, kavuşmak. iz'âc:rahatsız etme, bunaltma. iz'âcât: iz'aclar, rahatsız etmeler. iz'ân-ı akli: uzak görüşlülük. Gayet akıllıca. İnce kavrayış. iz'ân-ı kalbi: kalbi anlayış ve inanç. iz'ân-ı yakin: 316. sayfa. iz'an: basîret, anlayış, teslim olup itaat etmek, inanç, idrak, akıl, zekâ. izâbe-i nühas: bakırı eritmek, su gibi akıcı hâle koymak. izah: açıklama. izahat:açıklamalar. izâle:ortadan kaldırma, yok etme. izân·rubâ-yı kâinat: kâinatın hayret ve şaşkınlık veren vechesi. izdivac: çift olmak, birbirine eş olmak. izdiyâd:arttırmak. izhâr-ı acz: güçsüzlüğünü belirtmek, âcizliğini açığa vurmak. izhâr: açığa çıkarma, ortaya koyma, gösterme, belirtme. izinnâme: izin belgesi. izn-i İlâhi: Allah'ın izni. izn-i Rabbânî: Allah'ın izni. izn-i şer'i: şeriatın, İslâm'ın Kur'ân'ın izin dairesi. Şeriatın izni. izzet:şeref, üstünlük. izzet-i azamet: izzet ve itibar-i İlâhi'nin büyüklüğü. Allah'ın Şanı. izzet-i celâl: büyüklük ve yüceliğin haysiyet ve şerefi. izzet-i iktidar: idâreyi elinde bulunduran gücün haysiyet ve şerefi. izzet-i kudret: kudretin izzeti ve şerefi. izzet-i kudsiyet: kudsiliğin izzeti. izzet-i mağrurâne: gururluca izzet gururluluktan kaynaklanan izzet ve şeref. izzet-i nefs:vakar, şeref ve haysiyetini muhafaza. izzetâlûd: izzetle karışık. J: Jön Türk:1868'den sonra, Avrupada'ki gibi; güyâ yenilik ve terakki isteyen Genç Osmanlılar. K: Kâb-ı Kavseyn: iki yay mesâfesi · imkân ve vücub ortasında bir makâm, Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) Mîraca çıkışıyla vardığı son nokta. Bütün yaratılanları arkasına alıp Yaradanla müşerref ve muhatap olduğu makâm. kabil: gibi, türlü, benzer. kabile: birlikte yaşayan, konup geçen, bir sülâleden gelen insanlar. kabih: çirkin, fenâ, kötü, yakışıksız, ayıp. kâbil: mümkün, muhtemel, kabul eden. kâbil-i hitap: hitap edilebilen, kendisiyle konuşulabilen. kâbil-i istifâde: faydalanılabilir, istifâde etmeye müsâit. kâbil-i kıyâs: kıyaslanabilir, kıyaslanabilen. kâbil-i nesh: neshedilemeyen, hükmü kaldırılamayan. kâbil-i süknâ: oturmaya müsâit. kâbil-i taklit: taklit edilebilen. kâbil-i taksim: bölünebilen, taksim edilebilen. kâbil-i tebdil: değiştirilmesi mümkün. kâbil-i tefrik: ayrılması mümkün. kâbil-i telâkkuh: gebeliği mümkün olan. kâbil-i telkih: dölleme kabiliyeti olan. kâbil-i teshir: boyun eğdirilen, itaat ettirilen, emir altına alınan. kâbil-i tevfîk: bağdaştırılabilir kâbiliyette, uydurulabilir özellikte kâbiliyet-i câmia: birçok özelliği içine alan kâbiliyet. kâbiliyet-i hayr: hayır kâbiliyeti. kâbiliyet-i hilâfet: halifelik kâbiliyeti. kâbiliyet-i mâhiyet: mâhiyetin kâbiliyeti. kâbiliyet-i ruhiye: ruhtaki güzellik ve mükemmellik. kâbiliyet-i şer: kötülük işleme kâbiliyeti. kâbiliyet-i zâtiye: zâtî kabiliyet. kâbiliyet: dıştan gelen tesirleri alabilme gücü; kabul edebilirlik, olabilirlik, kabul edici yüksek bir kuvvete sahip olmak. kable'l-buluğ: ergenlik öncesi, buluğdan önce. kable'l-vücud: vücuda gelmeden. kabr-i ekber: en büyük kabir. kabul-ü adem: yokluğunu kabul etme. kabul-ü teslim: 3l6. sayfa. kabı: almak, tutmak. kabz-ı ervah: ruhları alma. kabza: kılıç gibi şeylerin tutacak yeri, sap; el, pençe. kabza-i ilim: ilime dâhil. ilim dâiresi. kabza-i kudret: kudret eli. kabza-i Rububiyyet: terbiye edicilik avucu. kabza-i tasarruf: idâre eli; tasarrufu altında. kabza-i tedbîr: tedbir içinde. kader: Allah'ın kâinatta olmuş ve olacak. her şeyin vasıflarını, özelliklerini ve sâir geleceğini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdir ve yazması; takdir-i İlâhî; ezelî kısmet; tali', baht, şans. kader-i İlâhi: Allah'ın kader kânunu. Kadim:varlığının başlangıcı olmayan Allah; geçmiş, eski; eski zaman. Kadim-i Bâki: varlığının başlangıcı olmayan ve sonsuz hayat sahibi olan. Kadîm-i Lemyezel: hiç bir zaman yok olmayan ve varlığının başlangıcı bulunmayan Allah. Kadir: her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah. Kadir-i Alim: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah. Kadir-i Ezeli: her şeye gücü yeten ve varlığının evveli olmayan Allah. Kadir-i Hakim: her şeyi hikmetle yaratan ve her şeye kudreti yeten Allah. Kadir-i Kayyum: başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kâim, dâim ve var olan ve her şeye gücü yeten Allah. Kadir-i Küll-i Şey: her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah. Kadir-i Mutlak: kudreti mutlak olan ve her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah. Kadiri Rahim: çok merhametli ve her şeye gücü yeten Allah. Kadir-i Zülcelâl: büyüklük sahibi ve her şeye gücü yeten Allah. Kadir-i Zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve her şeye gücü yeten Allah. kadirşinas: kadir ve kıymet bilen. Kâdiü'l-Hâcât: bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah. kâfi: yeterli. kâfile: topluluk, cemaat, kervan. kâfile-i mahlûkât: yaratıklar kâfilesi. kâfile-i mevcudât: varlıklar kâfilesi. kâfir: Allah'ı ve İslâmiyeti inkâr eden, dinsiz. kâfirâne: kâfirce, kâfire yakışır şekilde. kâfiye: mısra sonlarındaki kelime ve mânâ uygunluğu. kâh: zaman olur, bazen. Kahhâr: kayıtsız şartsız gâlip ve her an kahretmeye. gücü yeten büyüklük sahibi Allah. Kahhâr-ı Zülcelâl: büyüklük sahibi ve her şeye her zaman mutlak gâlip gelen Allah. kâhin: karışık ve tahminî sözlerle gelecekten haber verdiği söylenen kimse, falcı, haberci. kâhir: üstün, galip. kahr: zorlama, cebr, ezme, mâhvetme; Allah'ın şiddetli ve azap verici vasıflarının tecellisi, lütfun zıddı. kahraman-ı milli: millî kahraman. kaht ü galâ: yokluk, kıtlık, fakirlik. kâide: kural, prensip, usül. kâide-i külliye: büyük, geniş, umumî kural; her şeyle ilgili kâide. kâide-i meşhure: meşhur kâide. kâide-i mukarrere:yerleşmiş kâide. kâil:söyleyen, anlatan, nakleden; inanan, boyun eğmiş, razı olmuş. kâim: ayakta duran, kendine yetebilen. kâinat-ı azime: büyük kâinat. kâinat-ı seyyâle: bir kararda olmayıp devamlı değişen kâinat, devamlı yer değiştiren varlıklar kâinat: Allah'ın dışında var olan her şey, bütün varlıklar, dünya. kal': bir şeyi kökünden çekip koparmak, azletmek. kal'a: kale. kâl: söz. kalak:rahatsızlık, huzursuzluk. kalb:vücudun kan dolaşımı merkezi olan organ; bir halden diğer bir. hâle çevirme, değiştirme; her şeyin ortası. kalb etmek: değiştirmek. kalb olmak: değişmek. kalb-i beşer: insan kalbi. kalb-i fâsık: günah işleyen ve Allah'ın emirlerine uymayan kimsenin kalbi. kalb-i insan: insan kalbi. kalb-i insâni: insanın kalbi. kalb-i kâinat: kâinatın kalbi. kalb-i sâlih: iyi ve faydalı işler yapan kimsenin kalbi. kalben: kalbi olarak, kalp ile, kalpten. kalbî: kalple ilgili, kalbe âit, kalpten. kalem-i kader: kader kalemi, bir kalem gibi bütün mahlukatın başına gelecekleri yazan kader. kalem-i kudret: kudret kalemi, yani kalem, mânâya maddî vücut verdiği gibi kudret de aynen vücud-u ilmiyeye vücud-u haricî verir. kâlen: söylemek sûretiyle; söyleyerek; sözle. kalıb-ı mânevi: Kudret-i Ezeliyye tarafından halkedilen eşyanın gelişerek aldığı şekil, ölçü; bu mânevi kalıpla önceden belirleniş. kâli: sözle ilgili. kalkale: tecvidde okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumakdır ki, şunlardır| kaf, tı, bâ, cim, dal. kamçı-yı teşvik: teşvik kamçısı. kamer: ay. kamer-i münîr: nurlu ay; aydınlık veren ay. kamervâri: ayın hareketleri gibi. kamet: boy pos, endam, derece, mertebe. kâmet: namaza başlama işâreti, farz namaza durmadan önce okunan ezan. kamet-i himmet: himmetin derecesi. kamet-i kıymet: kıymetin derecesi. kâmil: mükemmel, olgun, kemal ve fazilet sahibi. Kâmil-i Mutlak: sonsuz ve sınırsız kemal sahibi Allah. Kâmil-i Zülcemâl: yüce güzellikler sahibi olan Allah. kanaat: aç gözlü olmayıp hırs göstermemek, kısmetine râzı olmak; inanç. kanaatkârâne: elindekiyle yetinerek. kânun: hukuk, yasa. kânun-u adl: her şeyi tam ve eksiksiz bir adâletle işlettiren İlâhi kanun. kânun-u askeriye: askerlik kânunu kânun-u belâğat: güzel ifâdenin prensip ve usulleri. kânun-u emrî: Cenâb-ı Hak'kın mânâ ve emir aleminden şükür eden, vasıtasız, doğru işleyen kânunu. bedene ruhu takıp çıkarmak gibi; iş ve emirle ilgili kânun. kânun-u emriye-i mu'ciznümâ: mu'cize gösteren emir hükmündeki kânun. kânun-u hafiziyet: Allah'ın bütün kâinatta geçerli olan muhafaza edicilik kânunu. kânun-u hakikat: şaşmaz İlâhi kânunlar. Kânun-u İlâhi: Allah'ın kânunu; İlâhi irâde, İlâhî kânunlar. kânun-u ilm-i muhit: bütün âlemleri kuşatan İlâhî ilmin kanunları. kânun-u Kayyümiyet: bütün eşyanın Cenâb-ı Hak'kın idâresiyle ve yaratmasıyla varlıklarını sürdürüp, vücutta kalmalarına dâir kânunu. kânun-u kerem: ihsan, yardim kânunu; lütuf ve ikram ile işleyen kanun-u İlâhî. kânun-u küllî: her şeyi ihtivâ eden kânun-u mahsus: hususi bir kânun; özel kâide. kânun-u mübâreze: mücâdele ve dövüşme kânunu. kânun-u müsâbaka: yarışma kânunu. kânun-u rabbâni: Allah'ın koyduğu kânun. kânun-u rahmet: nihayetsiz şefkat ve merhamet-i İlâhiyeyi gösteren kânun. kânun-u tahsin: hüsün ve güzellik üzerine işleyen İlâhi kânun. kânun-u teâvün: yardımlaşmak kânunu. kânun-u tenâsül: üreme kânunu. kânun-u teşekkülât: meydana geliş kânunu; şekillenme, belli bir sûret alma kânunu, programı. kânun-u umumi: genel kânun. Her yerde geçerli kanun. kânun-u vahdet: birlik kânunu. kânun-u zişuur: Cenâb-ı Hak'kın şuur sahipleri için işleyen kânunu. kânuni: kânuna göre. kânuniyet: kânunluluk, kânun hâline gelmek. kâr: kazanç. kâr-ı akıl: aklın kabul edeceği iş, akıllıca iş, akla uygun. karâbet: yakınlık. karargâh: karar kılınmış, yerleşilmiş. Mekân, yer. karavana: bakırdan yayvan yemek kabı. karındaş: kardeş. kâri: okuyucu, okuyan. karib: yakın olan, nâil olan. karib-i müstakim: doğru ve sağlamlığa en yakın. karine: işaret. İp ucu. İz, delil. karine-i taayyün: belli olmayan bir şeyin çözülmesine ve anlaşılmasına yarayan işaret, iz. kam: zaman, devre; bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene; yüzyıl, asır. Kârun: Hz. Musâ zamanında yaşamış, nankörlüğü sebebiyle Allah tarafından malıyla mülküyle yerin dibine geçirilmiş bir kimse. karye: köy. kasâid-i vataniye: vatan kasideleri. kasas-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın kıssaları. kasâvet: kalp katılığı, gaflet, kaygı, tasa, üzüntü. kasâvet-i vahşiyâne: kaskatı bir vahşîlik. kâselis: dalkavuk. Çanak yalayıcıları. kasem: yemin. kasır: köşk, saray, bina, yapı. kâsır: dar, kısa, noksan. kâsırü'l-fehm: anlayışı noksan; kısa anlayışlı, anlayışsız. kâsıt: kast eden, isteyen. kâsib: kesb eden; kazanç sahibi; kazanmak için çalışan. kaside: büyük kimseleri ve herhangi birşeyi öven manzume şekli. kaside-i letâfetnümâ: hoş ve güzel görülen şiir gibi ölçülü her bir yaratık. kasîde-i manzume-i hikmet: Cenâb-ı Hakkın hikmetlerini metheden şiir. kaside-i medhiye: medhedici, övgüyle dolu kaside. kasîdehan: kaside okuyan. kasiyye: karanlık, katılık. kasr-ı âlem: bir saraya benzeyen kâinât. kasrı âli: yüce olan kasr, saray. kasr-ı hayâli: hayal sarayı. Hayal dünyası. kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı.. kasr-ı kâinât: kâinât sarayı. kast: bir işi bile bile yapmak, isteyerek, niyet ederek. kast-ı İlâhi: Allah'ın kastı; İlâhî kasıt. kast-ı tezyin: kasden süsleyip güzelleştirme. kasten: bile bile, isteyerek. kastî: isteyerek, kasdederek, niyetle ve bile bile yapılan. kâşif: keşfedici, keşfeden. kat': kesme; yol alma. kat'-ı alâka:alâkayı kesmek. kat'-ı intisap: alâkayı ve bağlılığı kesme. kat'-ı merâtib: mertebeler kesmek; mertebelerde yükselmek, ilerlemek. kat'-ı mesâfe: mesafenin kısaltılması. kat'-ı nazar: ". bir tarafa" mânâsında, dikkate almamak, nazara almamak, nazardan uzak tutmak. kat'â: asla, kesinlikle, hiç bir zaman. katarât: katreler, damlalar. kâtıü't·tarik:yol kesen, eşkıya. katî: kesin. katiü'l-vücud:varlığı kesin. kâtib-i mu'ciznümâ: mu'cize sâhibi olan Kâtib. kâtip:yazan, yazıcı. katiyen: kesin olarak, kesinlikle. katiyet: kesinlik. katl: öldürme. katliam: bir yerde bir anda çok kimsenin öldürülmesi, herkesi kılıçtan geçirme. katmer: bir şeyin kat kat olması. katre: damla, yağmur taneleri. katre-i fikr: düşünce damlası. katre-misâl: damla gibi. kavâid: kâideler, prensipler. kavânin:kânunlar. kavânin-i âdet:âdet kânunları, Allah'ın kâinâta koyduğu kânunlar. kavânîn-i âdetullah: kâinatta işleyen ilâhî kânunlar. Yaratılış kânunları. kavânîn-i emriye: doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak'kın emir tahtından çıkıp, hükmünü icra eden kânunları. Değişikliğe uğramadan devam eden sabit hakikatler. kavânin-i hayat:hayat kânunları. kavânin-i hayatiye: hayat kânunları. kavânîn-i ilm-i ezeli: Cenab-ı Hakkın ezeli ilminin kânunları, prensipleri kavânin-i külliye: her şeyi içine alan ve her yerde geçerli olan kânunlar. kavânin-i mahsusa: hususi kâideler. Özel kânunlar. kavânin-i muayyene:belirlenmiş kânunlar. Nizamnâme. kavânîn-i rahmet: rahmet kânunları. kavanîn-i teşkîliye: şekillenme; şekil alma kânunu. kavânin-i ubudiyet: kulluğun esasları. kavi:kuvvetli, sağlam, metin, zorlu. Kavi-i Mutlak: sonsuz ve sınırsız kuvvet sahibi Allah. kavim: millet, aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan insan topluluğu. kavl (kavil): anlaşma, sözleşme, konuşulan söz, söz cümlesi, itikad, delâlet. kavl-i şârih: açıklayan söz. kavlen: sözle, söyleyerek. kavli: söze âit ve sözle ilgili. kavm-i Ad: Yemen tarafında yaşayan Hz. Hud'a isyanları sebebiyle helâk edilen bir millet. kavm-i Firavun: Firavun'un kavmi. kavm-i Musâ: Musâ'nın kavmi. kavm-i Nûh: Nuh Aleyhisselâmın kavmi. kavm-i Semud: Sâlih ve Hud peygamberlerin kavmi. kavs-i mevhume: hayali kavis; hayali kuşak. kavvad: arsız, pezevenk, deyyus. kay: hazmolmamış gıda. Hazmedilmemiş yiyecek. kayd-ı haysiyet: mâhiyet ve özellik. Nitelik. kayd-ı maddiyat: maddi ve cismâni şeylerin bağı, sınırı. kayıt: bağ, sınır; bir şeyi bir yere yazmak. Kayyum: varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, dâimi her şeye her hususta iktidarı olan Allah. Kayyum-u Baki: sonsuz hayat sahibi olan ve her şeyi ayakta tutan Allah. Kayyûm-u Sermedi: başlangıç ve sonu olmayıp her zaman var olan ve her şeyi ayakta tutan, sonsuz hayat sahibi Allah. Kayyumiyet: Allah'ın ezelî ve ebedi oluşu, dâimî mevcudiyeti ve bâkiliği. kazâ: ezeli ilmiyle bilip takdir ettiği hâdiselerin vakti zamanı gelince gerçekleşmesi. kazâ-i hacet: ihtiyacını gidermek, büyük abdest bozmak kaza-i şehvet: şehvet ihtiyâcını gidermek, cinsî münâsebet. kaziyye-i mümkine: mümkün olan hüküm. kazurât: pislikler, artık maddeler. kebair: büyük günahlar. keder: üzüntü. kefâret: bir günahı affettirmek ümidiyle yapılan ibâdet veya çekilen sıkıntı. kefâreten: günahtan arınarak. Günah affettirerek. kefe: terazinin gözü. kefe-i mizan: terazi kefesi. kefeteyn-i havf ü recâ: korku ve ümid kefeleri. keffâretü'zzünüb: günahların keffâreti, mü'minlere işledikleri günahların affı için Allah tarafından verilen hastalık ve musîbetler. kehânetfüruş: falcı, falcılık yapan. kehkeş: samanyolu Kehkeşan: samanyolu. kehribar: bir yere hızlıca sürüldüğü zaman hafif şeyleri kendine çeken bergami taş. kelâm: söz, lâf, konuşmak · mantık ve hikmete uygun olarak İslâmî esaslar çerçevesinde Allah'ın varlığı, sıfatları ve İslâm'ın doğruluğundan bahseden ilim. kelâm-ı beşer: insan sözü. kelâm-ı ezeli: ezeli söz varlığının başlangıcı olmayan Allah'a âit olduğu için mânen ezeli olan söz. kelâm-ı pürmaâni: pek mânidâr kelime. kelâm-ı Rabbani: Allah'ın sözü. kelâm-ı Rahmani: Rahman olan Allah'ın şefkatli kelâmı. kelâm-ı Tevhid: tevhid-i İlâhi'den bahseden âyet ve kelimeler. kelâmât-ı hikmet: hikmet sözleri. Kelamullah: Allah'ın kelâmı, Kur'ân. kelb: köpek. kelimât: kelimeler, sözler. kelimât-ı İlâhiye: Allah'ın sözleri. kelimât-ı kütüb-ü kâinat: kâinat kitabının ifâde ettiği. mânâlı kelimeler. kelimât-ı kudret: kudret kelimeleri. İlâhi kudretin cilveleri. kelimât-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın kelimeleri. kelimât-ı mübâreke: mübârek kelimeler. kelimât-ı tesbihiye: Allah'ın kusur ve noksandan münezzeh olduğunu belirtmek için kullanılan kelimeler-SübhânAllah gibi. Bütün varlıkların kendilerine uygun bir şekilde Allah'ı tesbih etmeleri. Kelimetullah: Allah'ın kelâmı; şeriat. Kur'ân kelime-i hikmet: hikmet kelimesi. kelime-i hikmetedâ: hikmetli kelime. kelime-i hikmetnümâ: hikmetli kelime hikmet gösteren kelime. kelime-i kudret: kudret kelimesi. kelime-i maneviye: mânevî ifâdeler; mânâlı sözler. kelime-i mektube: yazılmış kelime. kelime-i tesbihfeşan: tesbih ifâde eden kelime. kellâ: aslâ, öyle değil, hiçbir zaman. kemâl: olgunluk, erginlik; bütün güzel sıfatlara sahip olmak, fazilet. kemâl-i acz: tam âcizlik ve fakirlik. kemâl-i adâlet: eksiksiz ve noksansız bir adâlet. kemâl-i akıl: aklın olgunluğu. kemâl-i bizevâl: son bulmayan kemal. kemâl-i cemâl ve mânevi: mânevi güzellik ve olgunluk. kemâl-i ciddiyet: tam bir ciddiyet. kemâl-i dikkat: tam bir dikkat. kemâl-i ef'âl: fiillerdeki mânâ mükemmelliği. kemâl-i emniyet: tam bir emniyet. kemâl-i esmâ: isimlerin mükemmelliği. kemâl-i etemm: tam ve eksiksiz kemâl. kemâl-i evsaf: vasıflardaki yücelik ve mükemmelik. kemâl-i fıtrat: yaratılışın mükemmelliği. kemâl-i haşmet: heybet ve büyüklüğün mükemmel oluşu. kemâl-i hayret: çok fazla şaşkınlık. kemâl-i hikmet: tam ve eksiksiz hikmet, şaşmaz bir hikmet ve gâye. kemâl-i hilkat:yaratılışın mükemmelliği. kemâl-i hürriyet: en mükemmel ve tam bir hürriyet. kemâl-i hüsn-ü sanat: mükemmel güzel san'at. kemâl-i iman:tam ve mükemmel iman. kemâl-i itinâ ve ihtimam: tam bir özen ve titizlik. kemâl-i iftikâr: Allah'a karşı fakirliğini tam hissetme. kemâl-i ihtilât: sonsuz karışıklık. kemâl-i İlâhiye:ilâhi mükemmellik. kemâl-i ilmî:ilmi olgunluk. kemâl-i imtisâl: hakkıyla uymak; eksiksiz boyun eğiş. kemâl-i imtiyaz: tam bir ayrılma ve farklı olma. kemâl-i inâyet:tam ve mükemmel yardım. kemâl-i inkıyad: tam bu itaat ve boyun eğme. kemâl-i intizam: tam bir düzen, mükemmel intizam. kemâl-i istidat:mükemmel bir kâbiliyet. kemâl-i istikâmet:tam doğruluk. kemâl-i iştihâ:tam iştah. kemâl-i itaat:tam bir itaat. kemâl-i ittifak: tam bir söz birliği. kemâl-i kudret: kudretin mükemmelliği tam ve eksiksiz kudret. kemâl-i kudret-i İlahiye: İlâhi kudretteki mükemmellik. kemâl-i lezzet: tam lezzet. kemâl-i liyâkat: mükemmel bir şekilde lâyık oluş. kemâl-i merak:tam bir merak ile. kemâl-i merhamet: tam merhamet. kemâl-i mevzuniyet: tam ve kusursuz bir şekilde ölçülü olma. kemâl-i mizan: tam ölçü. Mükemmel ölçüler, ayarlar. kemâl-i mîzan ve intizam:tam, mükemmel bir ölçü, denge ve intizam. kemâl-i mutlak: sonsuz ve sınırsız mükemmellik. kemâl-i muvâzene: tam bir denge, tam ölçülülük. kemâl-i münâsebet: tam bir münâsebet, aşırı derecede ilgili ve bağlı oluş. kemâl-i neşe: tam bir neşe. kemâl-i rahat:tam bir rahatlık. kemâl-i rahmet: bir merhamet. kemâl-i rahmet: şefkat, merhamet ve ihsânın en mükemmeli. kemâl-i Rubûbiyet: Cenâb-ı Hakkın yaratıklarını terbiye edicilik ve besleyicilik ve gözeticilik vasfının mükemmelliği kemâl-i safâ: tam bir huzur ve gönül şenliği içinde. kemâl-i salâhât: mükemmel derecede sâlih kimseler. kemâl-i sanat: mükemmel güzel sanat. kemâl-i serbestiyet: tamâmen serbest oluş. kemâl-i Sermediyet: sonsuzluğun tam ve eksiksiz oluşu. kemâl-i sıfât: sıfatların kemâli, olgunluğu, yüceliği. kemâl-i sühulet: tam kolaylık. kemâl-i sürat: tam bir sürat. kemâl-i şebâbet: mükemmel derecedeki gençlik. kemâl-i şefkat: kusursuz şefkat; tam ve mükemmel şefkat. kemâl-i şevk: tam bir istek ve neşe. kemâl-i şuun: kabiliyetlerin mükemmelliği. kemâl- taaccüb: çok fazla şaşırma. Kemal-i tazim: tam bir hürmet ve saygı. kemâl-i tenâsüb: tam bir uygunluk. kemâl-i teşhis: tam bir bilme, tesbit. kemâl-i vuzuh: tam bir açıklık. kemal-i zât: zâtın kemâli. Müşahhas ve görünen mükemmellik. kemal-i zâti: zâtın lâzımı olan ve ondan hiç ayrılmayan kemâl. kemal-i zînet: mükemmel bir süsleme; tam ve eksiksiz bir süslülük. kemal-i zillet: tam bir alçaklık, aşağılık. kemâlât: olgunluklar, mükemmellikler, fazîletler. kemalât-ı ahlâkiye: ahlâkî olgunluklar, mükemmellikler. kemâlât-ı Ahmediye: her hal ve hareketiyle kemâl noktasında olan Hz. Muhammed (a. s. m. ). kemâlat-ı beşeriye: insanların keşif, buluş ve hünerleri. kemâlat-ı fenniye: fennin gelişmesi. İlim ve teknolojideki ilerleme. kemâlat-ı İlâhiye: Allah'ın kemâlâtı. İlâhî güzellik ve mükemmellik. kemâlât-ı ilmiye: ilmî olgunluklar. kemâlât-ı insâniye: insanın olgunlukları, mükemmellikleri. kemâlât -ı kibriyâ: sonsuz büyüklük sâhibi Allah'ın kemâlâtı. Kemâlât-ı medeniyet: medeniyetin mükemmellikleri. kemâlât-ı muhabbet: sevgideki güzellik ve yücelikler. kemâlât-ı sanat: sanat mükemmellikleri. kemâlât-ı zâtiye: Cenâb-ı Hakkın zâtına mahsus yücelikler, mükemmellikler. kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ: Mevlâ'ya el bağlayıp hizmet etmek. kemerbeste-i ubudiyet: Cenâb-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyiş, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. kemiyet: nicelik, sayı çokluğu; sayı itibariyle, sayıca. kenz-i ezam-ı Kitâbullah: Allah'ın kitabının büyük hazinesi. kerâmet: Allah indinde makbul bir kulun Allah'ın lütfu ile gösterdiği büyük mârifet. kerâmet-i kübrâ: Mi'rac-ı Muhammedi (a. s. m. ) için kullanılan "en büyük kerâmet tâbiri. kerâmet-i uzmâ: en büyük kerâmet. kerem: cömertlik, lütuf, ihsan, inâyet, izzet, şeref. kerem-i mütecessid: vücut ve cesed hâlini almış değer. keremnâmdar: ikramıyla ün salan ve şöhret olanlar. Kerim-i Mutlak: sonsuz ikram; izzet ve şeref sahibi olan Allah. Kerîm-i Rahim: sonsuz ikram ve ihsan sahibi, pek merhametli olan Allah. Kerîm-i Zülcemâl: sonsuz ikram, ihsan ve güzellik sahibi Allah. Kerim: kimseye muhtaç olmayan, sonsuz ikram ve gerçek zenginlik sahibi Allah. kerimâne: yardım ve ihsanda bulunarak. kerrât: defalarca. kervan: birbirini tâkip ederek giden insan veya hayvan sürüsü.. kesâfet: bulanıklık, kir, açık ve berrak olmamak, kalınlık, koyuluk, kesiflik; yoğunluk, şeffaf olmamak. kesb-i istihkak: hak kazanma, lâyık olma, müstehak olma. kesb: çalışmak, emek sarf etmek, işlemek, yapmak, kazanmak. kesif: koyu, çok sık ve sert, şeffaf olmayan. kesîr: çok. kesirü'l-vukû: çok meydana gelme, sık sık vuku bulma. kesret:çokluk, sıklık. kesret-i mahlûkât: yaratıkların çokluğu. kesret-i mevcudât: pek çok; kalabalık varlıklar. kesret-i mutlaka: aşırı derecede çokluk. kesret-i tabakât: derecelerin çokluğu, mertebelerin çokluğu. keşf (keşif): açmak olacak birşeyi evvelden anlamak, gizli kalmış bir şeyi meydana çıkarmak, gizli bir şeyin Allah tarafından birisine ilham olunmasıyla o gizli şeyin meydana çıkarılması. keşfiyât: keşifler, Allah'ın ihsan ve ilhâmı ile evliyâların geçmiş ve gelecekle ilgili bildikleri maddî ve mânevî sırlar. keşmekeş: karışıklık, karmaşıklık. keşşaf: keşfeden, açan. keşşâf-ı zihikmet: hikmet sahibi keşşaf. kevnî: kâinatla ve yaratılışla ilgili. Kevser: Hz. Peygamberimize (a. s. m. ) verildiği vaad edilen bir Cennet nehri. keyfemâyeşâ: kendi keyfince, keyfi nasıl isterse, başıboş. keyfen: kıymetçe. keyfi: bir kânun veya prensibe dayanmayıp, keyif ve istekle ilgili olan. keyfiyât: keyfiyetler, bir şeyin aslı, esası, iç yüzü. keyfiyât-ı zâhiriye: görünüşteki haller. keyfiyet:durum, esas, içyüz, bir şeyin nasıl olduğu ciheti, kalite. kezâ:böyle, böylece, bu dâhi böyle. kıl-ı zulmettar: karartan; büyük ve geniş hakîkatin önünü kapatan bir kıl. kıllet:azlık, nâdirlik, kıtlık. kıraat: okuma. kısm-ı âzam: en büyük kısım. kısm-ı ekser: büyük kısım. kısm-ı sâni: ikinci kısım. kıssa-i Musâ: Hz. Musâ'nın başından geçen mühim hâdiselerin anlatıldığı Kur'ân'daki kıssa. kıssât:kıssalar, hikâyeler. kışır: kabuk, dış görünüş. Elbise. kıt'a: dünyanın kara parçalarından her biri. kıtr: erimiş bakır. kıyam: ayakta durma, ayağa kalkma; ayaklanma; ölümden sonra tekrar dirilme; namazın iftitah tekbiriyle rükû arasındaki ayakta durma kısmı. Kıyâmet: kâinatın yıkılıp mahvolması, dünyanın sonu ve bütün insanların dirilip mahşer meydanında toplanacağı zaman kıyâmet-i kübrâ: en büyük kıyâmet. kıyâmet-i kübrâ-yı umumiye: büyük diriliş. Bütün canlıların yeniden kıyâmı ve dirilişi. kıyâmet-i neviye: bir nev'in, bir tür ve cinsin ölüp-dirilmesi. Haşir ve Neşir. kıyâmet-i şahsiye: şahsın, ferdin öldükten sonraki dirilmesi. kıyâmet-i umumiye: umum canlıların öldükten sonra tekrar dirilmeleri. kıyas: benzetme, karşılaştırma, mukayese etme. kıyâs-ı adli: adâletin tam tecellî etmesi için, kıyaslama ve benzetme usulüyle yapılan muhakeme. kıyâs-ı binnefs: kendini, nefsini kıyaslayarak. kıyâs-ı temsili: temsil tarzında yapılan mukayese. kıyâsât-ı temsiliye: misâllerle yapılan kıyaslamalar. kıyâsen: kıyas olarak. kıymetşinas: kadir kıymet bilen. kıymettar: kıymetli, değerli, pahalı. kıyye: okka, şimdiki 1282 grama denk eski bir ağırlık. ölçüsü kibir: kendisini büyük gösteriş. kibr-i sanat-maâl: sanat îtibâriyle büyüklük. kibriyâ: azamet, büyüklük, her cihetçe büyük ve yüce oluş. kibriyâ-i Ulûhiyet: İlâhlığın büyüklüğü, Allah'ın ilâh oluşunun azameti. kifâyet:yeterli olma kimyâger: kimyacı, eczacı. kinâi: dolaylı. Örtülü ifade. kinâiyat: kinâyeli kinâyeler; bir şeyi temsille ve dolaylı anlatan sözler. kinâye: dolayısıyla dokunaklı söz, maksadı dolayısıyla anlatan söz, üstü örtü dokunaklı söz, açıktan olmayıp hakîki mânâyı. başka ifâde ile dokunaklı konuşmak. kirpik-i akıl: akla takılan, aklı şaşırtan bir kirpik teli. kisb: çalışmak kişinin kendi gayret ve fiiliyatıyla elde ettikleri, kazandıkları. kisb-i insâni: insanın tül ve ameli. kisb-i şer: şer olan bir işi işlemek veya o işe alet olmak. kisb-i teşahhus: şahsiyet kazanma. Şahsı şöhret. Kisrâ-i Fâris: Fars kralı. Eski İran Padişahına verilen unvan. Kitâb-ı Mübin: kâinattaki olayları cereyan ettiren Allah'ın kudretine âit nizam ve intizam esaslarını, kânunlarını ihtivâ eden mânevî kitap; Kudret Kitabı. kitâb-ı âlem: büyük bir kitap gibi mânâlar ifâde eden âlem. kitâb-ı âlem: kâinat kitabı. kitâb-ı duâ: duâ kitabı. kitâb-ı ekber: en büyük kitap. kitab-ı emir: emir kitabı. kitâb-ı fikir: düşünce kitabı. kitâb-ı hikmet: hikmet kitabı. kitâb-ı hikmet-i Samedâniye: Kendisi hiç bir şeye muhtaç olmadığı halde her şey Kendisine muhtaç olan Allah'ın yarattığı ve hikmetli bir kitap gibi manâlar ifâde eden kâinat. kitâb-ı hikmetnümâ: hikmetli kitap.. kitâb-ı kâinat: kâinat kitabi, yani bütün kâinatın, Allah'ın isim ve sıfatlarını bildiren mânâlı bir kitap gibi olduğunu ifâde eder. kitâb-ı kebir: büyük kitap, kâinat diye tâbir edilir. kitâb-ı kebîr-i âlem: büyük bir kitap gibi mânâlar ifâde eden âlem. kitâb-ı kebir-i kâinat: büyük bir kitap gibi mânâlar ve hikmetler ifâde eden kâinât. kitâb-ı mu'ciznûmâ: mu'cize gösteren kitap. kitâb-ı mukaddes: kutsî,. mukaddes kitap. kitâb-ı Samedâni: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde her şeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah'ın yarattığı ve bir kitap gibi mânâlar ifâde ederi dünya, kâinat. kitâb-ı semâvi: semâvî kitap. kitâb-ı şeriat: kânun kitabı. kitâb-ı ubûdiyet: kulluk kitabı. kitâb-ı zikir: zikir kitabı. kitâbet-i fıtrîye: yaratılış yazısı, fıtrî yazı. kitâbet-i kudret: kudret yazması. kitâbet-i kudsiye: kusursuz ve eksiksiz yazı. kitâbet: yazma, kâtipli, usulüne göre bir şeyi yazmak. kitâbullah: Allah'ın kitabı, Kur'ân. kitle-i azîme-i mayiâ-yı nâriye: ateş ve sıvı hâlinde büyük kütle. kitle-i mevât: ölüler yığını. Ölü parçalardan oluşmuş bir kitle, beden. kizb: yalan; yalan söyleme. klâsik: eskiden beri süregelen. komite: kötü bir maksat için toplanmış gizli cemiyet. kozmoğrafya: yıldızların yerlerinden ve hareketlerinden bahseden ilim, astronomi. kozmoğrafyacı: uzay ilimleriyle uğraşan, yıldızların yerlerini ve hareketlerini inceleyen ilim adamı. kör kuvvet: görmesi mümkün olmayan kânun. kubbe: yarım küre veya kümbet biçiminde yapılan bina damları. Câmi damları. kubbe-i âli: yüksek kubbe. kubbe-i semâ: gök kubbe. kubh (kubuh): çirkinlik, kabahat. kubh-u mutlak: sonsuz çirkinlik. kudret: güç, tâkat; Cenâb-ı Hakkın bu· tün kâinata hükmeden ezelî ve ebedî kudsî sıfatı. kudret-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan Allâh'ın kudreti. kudret-i Fâtır: her şeyi benzersiz sûrette yaratan Allah'ın kudreti. kudret-i Fâtıra: yaratıcı kudret. Her şeyi en münâsib bir şekilde yaratan Kudret kudret-i İlâhiye: Allah'ın kudreti. kudret-i kâmile: kuvvet ve iradesinde noksanlık, eksiklik ve zayıflık olmayan İlâhî kudret. kudret-i mutlaka: sonsuz ve sınırsız kudret. kudret-i Rabbâniye: her şeyi. idare ve tedbir eden Kudret sahibi Allah. kudret-i Samedâniye: her şey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın kudreti. kudret-i şuunât-ı İlâhiye: Allah'ın. kudretiyle yaptığı işler, fiiller, tasarruflar. kudret-i Vâhid-i Ehad: tek olan, eşi ve benzeri olmayan Allah'ın kudreti. kudsi: mukaddes, yüce, temiz. kudsiye: kudsîlik, mukaddeslik, azizlik, temizlik, pâklık. kudsiyet: paklık, temizlik, kusur ve noksandan uzak oluş. kulüb: kalbler. kulüb-u münevvere: iman ve ibâdetle nurlanan kalbler. Kumandan-ı Akdes: en mukaddes kumandan; bütün yaratıklar askeri olan bir orduyu sevk ve idâre eden Allah. kumandan-ı âzam: en büyük kumandan. kumaş-ı hikmet: hikmet kumaşı. kumistan: kumluk çöl veya arazi. Kur'ân'ın a'dâsı: Kur'ân'ın düşmanları. Kur'ân-ı Azim-i Kâinât: büyük bir Kur'ân gibi derin mânâlar ifâde eden kâinât. Kur'ân-ı Azimüşşan: şanı yüce Kur'ân. Kur'ân-ı Ekber-i Âlem: en büyük âlem kitabı; kâinatın çok büyük bir Kur'ân gibi hakîkatleri göstermesine işarettir. Kur'ân-ı Ezher: parlak ve ışık saçan Kur'ân. Kur'ân-ı Hakim-i Mu'cizü'l-Beyân: ifâde ve açıklamaları mu'cize olan ve her bir cümlesinde fayda ve gâyeler bulunan Kur'ân. Kur'ân-ı Hakim: her âyet ve kelimesinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur'ân. Kur'ân-ı Hatib-i Mu'cizbeyân: beyan ve hitabı mu'cize olan Kur'ân. Kur'ân-ı Kebir: büyük Kur'ân. Kur'ân-ı Mu'cizü'l·Beyan: açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur'ân Kur'ân-ı Mübin: hak ve hakîkatı açıklayan Kur'ân. Kur'ân-ı Mürşid: hak yolu gösteren Kur'ân. kurb:yakınlık. kurb-u huzur: huzura yakınlık. Yakına getirmek. kurb-u şâhâne: padişaha yakın olma; ezel ve ebed padişahı olan Cenâb-ı Hakka mânen yakın olma; Cennete girme. kurbiyet:yakınlık, îman ve ibâdetle Allah'a mânen yakın olmak. kurbiyet-i ilâhiye: Allah'a yakınlık. Sahabeler; doğrudan, vehbi ve cezb-i Rahmani ile; Veliler ise kisbi ve dolaylı olarak bu makama varır kurbiyet-i mekân: yer yakınlığı. kurbiyyet-i ilâhiye: Allah'ın yakınlığı. kurûn-u sâlife: geçmiş asırlar, zamanlar. kurûn-u uhrâ: Ortaçağ sonrası, Yeniçağ ve Yakınçağ. kurûn-u ulâ: İlk Çağ. kusûr-u semâviye: gökteki kasırlar, saraylar. Yıldızlar. Gezegenler. kusur: hatâ. kusurât: kusurlar. kût: azık. kût-u kulüb: kalblerin azığı ve gıdası. kutb: zirve, en yüksek derece, ileri gelen, baş, en büyük. kutb-u Azam: en büyük kutup, dinî bir meslek veya grubun başı, birçok Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan zamanın en büyük mürşidi. kutb-u iman: imanın bir rüknü, esası. kutb-u şimâlî: kuzey kutbu. kuvâ: kuvvetler, hisler, duygular. kuvâ-yı insâniye: insandaki duygular. Kuvâ-yı Milliye: İstiklâl Harbinde Anadolu'da kurulan hükümet ve buna bağlı makamlar. kuvâ-yı sâriye: cereyan eden kuvvetler, görünmeyen ruhani varlıklar. Meleklerin yanlış bir şekilde ifâde edilmesi. kuvve: duygu, his, kâbiliyet. kuvve-i akliye: akıl duygusu. kuvve-i bâsıra: göz, görme duygusu. kuvve-i câzibe: çekim kuvveti, insanda bulunan ve faydalı şeyleri çeken duygu. kuvve-i dâfia:. itme kuvveti; zararlı şeyleri defetme duygusu. kuvve-i gadabiye: zararlı şeyleri defe sevk eden his ve kuvvet; öfke duygusu. kuvve-i hâfıza-i insâniye: insanın ezberleme kâbiliyeti. kuvve-i hâfıza: hâfıza (hatırda tutma) kâbiliyeti, ezberleme duygusu. kuvve-i hayâliye: hayal etme kâbiliyeti. kuvve-i mânevi: mânevî kuvvet, moral. kuvve-i mâneviye: mânevi kuvvet, moral, mâneviyâttan gelen dayanma gücü. kuvve-i musavvire: varlıkların şekil ve suretlerini hayalde canlandırma kabiliyeti. kuvve-i müfekkire: düşünme duygusu. kuvve-i müvellide: tevlid edici kuvvet, meydana getirici kuvvet, üreme kâbiliyeti. kuvve-i şâmme: koku alma hissi. kuvve-i şeheviye-i behîmiye: hayvâni şehvet duygusu. kuvve-i şeheviye: cinsî istek kudreti ve yemek, içmek, uyumak, konuşmak gibi kabiliyetler. kuvve-i zâika: tat alma duyusu; dil. kuvvet-i iman: iman kuvveti. kuvvet-i ifâde: kuvvetli ve keskin ifâde. Veciz açıklamalar. kuvvet-i İlâhiye: İlâhî kuvvet. kuvvet-i kudsiye: kudsi, üstün, mukaddes bir kuvvet. kuvvet-i mutlak: sonsuz ve sınırsız kuvvetlilik. kuvvetperestlik: kuvveti sevme; kuvvete dayanma ve güvenme. küduret: bulanıklık, koyuluk, kesitlik; kaygı, tasa, kederlilik. küffâr: kâfirler. küfr: îmansızlık, Allah'a inanmamak, hakkı kabul etmemek. küfran: Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği nîmetleri bilmeme ve hürmetsizlik etme, nankörlük. küfrân-ı nimet: Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği nîmetleri bilmeme ve hürmetsizlik etme, nankörlük. küfriyât: inkâr cinsinden sözler. küfür: Allah'ı inkâr etme, inançsızlık dinsizlik. küfv (küfüv): yakışan, denk, uygun. külfet: yük, zahmet, sıkıntı, zorluk. küll-i âlem: âlemin bütünü. küll: bütün, hep, her, tüm, parçalardan meydana gelen. külli: bütüne mensup parçalardan ve fertlerden meydana gelen, umumî, bütün, çok fazla. küllî şuunât: Allah'ın bütün yaratıkları içine alan işleri. külliyat: bir yazarın eserlerinin bütünü. külliyât-ı şuun: iş ve faaliyetlerin tamamı. külliye (külliyet): bütünlük, umumilik, genellik; bolluk, çokluk, ziyâdelik. külliyen: bütünüyle, tamamını. külliyet-i ef'âl: fiillerin umumiliği ve çokluğu. Kün: Cenâb-ı Hakkın "Ol, Olsun" mânâsındaki emri. künuz: mânevî ve kıymetli hazine. künuz-u Esmâ-i İlâhiye: Allah'ın isimlerinin hazineleri. künuz-u mahfiye: gizli hazineler. küre: dünya. küre-i arz: dünya, yer küre. küre-i hava: hava küresi; atmosfer. küre-i zemin: yeryüzü küresi. kürevi: küre biçiminde olan. küreyvât-ı hamrâ: al yuvarlar. Kırmızı hücreler. küsuf: güneş tutulması, Ay'ın dünya ile Güneş arasına gelerek Dünya üzerinde gölge yapması. küsufât: küsuflar. küşad: açmak. küşâde:açık. kütüb: kitaplar. kütüb-ü mukaddese: Allah'ın gönderdiği mukaddes dört kitap. kütüb-ü sâlife: geçmiş kitaplar. kütüb-ü semâviye: semâvi kitaplar; vahiy ile gönderilen kitaplar. kütük: aynı soya mensub insanların kaydedildiği büyük defter. kütüphâne-i İlâhi: kâinattaki her bir varlığın bir kitap gibi çok mânâlar ifâde ettiğini ve bütün kâinâtın bir nevi mânevi bir kütüphâne olduğunu belirtmek için kullanılan bir tâbir. kütüphane-i mukaddese: mukaddes kütüphâne. L: lâmeşhüde illâ Hu: "hiç bir şey görmüyoruz Allah'tan başka. " lâmevcüde illâ Hu: mevcudât yok, ancak Allah var. lâakal: en az, en azından, hiç değilse. lâfz (lâfız): ifâde, kelime, söz. lâfz-ı kâfir: küfürlü söz. Kafirlere yakışan söz. lâfı-ı kinâi: kinâyeli, dolaylı sözler. Üstü kapalı ifâde. lâfı-ı mücessem: cisimleşmiş söz, cisim hâline gelmiş kelime. lâfz-ı Yâsin: Yâsin kelimesi lâfzan:söz olarak, söyleyerek. lâfziye: lâfza âit ve ilgili; kelimenin söylenişine ve yapısına âit, onlarla alâkalı. lâhik:ek; ekleme. lâhiyâne-i tâzib: kendisiyle eğlenircesine azap vermek. lâhm: et. lâhm-ı mahsus: özel et, her canlının kendi özelliklerine göre yaratılan eti. lâkap: asıl isminden başka sonradan takılan ad, meşhur olan birinin sonraki adı. lâkayd: karışmayan, kıymet ve ehemmiyet vermeyen, ilgisiz. lâkaydâne: kayıtsız ve ilgisizce, kıymet ve ehemmiyet vermeyerek. lâkin: fakat, ancak. lâmeşru:şeriata uymayan, dayanmayan. lâsiyyemâ: bilhassa, hususan, özellikle. lâşe:leş, kokmuş et parçası. Latif:yumuşak, nâzik, şirin, hoş, tatlı, güzel · çok lütuf. ve ihsanda bulunan Allah. Latifâne: hoş şefkatli ve güzel bir şekilde, lütuf ve ihsanda bulunarak. latife: kalbe bağlı hassas bir duygu. latife-i Rabbâniye: insanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhi hakikatler onunla hissedilip zevkedilir. lâyemut: ölümsüz. leyetenâhi: sınırsız bir şekilde. lâyezâl: zevâl bulmaz, yok olmaz. lâyık-ı muhabbet: sevgiye lâyık olan. lâyık-ı veçh: usule uygun. lâyiha-i temyiz: Yargıtay'a yazılan yazı. lâzım-ı hüküm: bir hükmün lâzımı, bir hükmün açık mânâsının dışında gerektirdiği başka bir mânâsı. lazime-i diyânet:din ve diyânetin gerektirdiği. lazime-i zaruriye: zarurî ihtiyaçlar. Kesin gereklilik. lazime-i zaruriye-i zâtiye: Allah'ın zâtının şanı ve zarurî bir gerçeği. lebbeyk: "buyurunuz, emredersiniz, peki efendim, emrine hazırım" mânâsında lebbeykzen:"buyurunuz" diye söyleyen; hazır olan. leh: onun için, onun faydasına, (olumlu olarak kullanılır). Lehü'l-Esmâü'l-Hüsnâ: bütün kâinat, Allah'ın isimlerinin ahseniyet ve tavsifine şehâdet ediyor. lehviyât: kadınlı erkekli haram eğlenceler, oyunlar; nefsâni gayr-ı meşrû eğlenceler. lehviyât-ı muharreme: haram kılınmış olan gayr-i meşru eğlenceler. lem'a: ışık, parıltı, parlama, parıldama. lem'a-i icâz: icaz parıltısı. lem'a-i i'câz: mu'cizelik parıltısı. lem'a-i i'câz-ı Kur'ân: Kur'ân'ın mu'cizelik parıltısı. lem'a-i ihtiyâr: şuur ile yerleştirilen parıltılar. lem'a-i kast: kasden ve bilerek aydınlatma. Konulmuş parıltı. lem'a-i muhabbet-i İlâhiyye: İlâhî sevginin bir parıltısı. lem'a-i tecellî-i rahmet: rahmetin tecellisinin bir parıltısı. lem'a-i Vâhidiyet: birlik parıltısı. lemeât: parlayışlar, parıltılar. Risâle-i Nur Külliyatı'ndan bir eserin adı. lemeât-ı cemâl-i esmâ: Allah'ın isimlerindeki güzellikleri parıltıları. lemeât-ı cemâl: güzellik parıltıları. lemeât-ı Cemâliye: Allah'ın cemâl sıfatının parıltıları. lemeât-ı hikmet: hikmet parıltıları. lemeât-ı hüsün: güzellik parıltıları. lemeât-ı i'câz: mu'cizelik parıltıları. lemeât-ı i'câziye: mu'cizelik parıltıları. lemeât-ı kast: kasden ve isteyerek düzenlenmiş parıltılar. lemha: göz atma, süratle bakış. lemyezel: zâil olmaz, bâkî, dâimî olan. letâfet: güzellik, hoşluk, nezâket, hafiflik, yumuşaklık, tatlılık. letâfet-i beyân: açıklama ve ifâdelerin güzelliği ve hoşluğu. letâif: güzel ve hoş şeyler. İnsandaki bir kısım ince duygular. letâif-i aşere: on latif duygu. letâif-i Cennet: Cennetin güzellikleri. letâif-i insâniye: insanın mânevî duyguları. letâif-i mâneviye: mânevi hisler, duygular. letâif-i rahmet: rahmet duyguları. Acıma hisleri. letâif-i re'fet: şefkât ve merhametin güzellikleri, incelikleri. letâif-i sanat: sanattâki letâfet ve güzellik. letâif-i ulviyet: yüksek duygular, lütuflar. levâzımât: gerekli şeyler; lâzım olan şeyler. levâzımât-ı arziye: dünyaya lüzumlu olan şeyler. levâzımât-ı beytiye: ev için gerekli eşyalar. levâzımât-ı hayat-ı insâniye: insanın hayatına lüzumlu şeyler. levâzımât-ı hayatiye: hayat için lüzumlu olan şeyler. levâzımât-ı insâniye: insana lâzım olan şeyler. levh-i kazâ ve kader: kader ve kazânın yazıldığı levha. Levh-i Mahfuz: olmuş ve olacak her şeyin yazılı bulunduğu kader levhası. Levh-i Mahfuz-u Azam: her şeyin hayatının içinde yazılı bulunduğu ve muhafaza edildiği ilim ve azâmet-i İlâhinin bir unvanı. Levh-i Mahv: Cenâb-ı Allah'ın yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası hükmünde olan işleri. Levh-i Mahv İspat: İlâhî kudretin yazboz tahtası; eşyayı vücuda getirip tekrar ölüme ve âlem-i gayba göndermesi. levha: görünen ibretli manzara. levha-i hakikat: gerçek levhası. levha-i sanat: san'at levhası. levha-i tefekkür: düşünme levhası. levn: renk, boya. leyl-i münevver: aydınlık gece. Nurlu gece. Leyle-i Berat: Berat Gecesi, Şaban ayının 15. gecesi. Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi; Ramazan ayının son on günü içinde bulunan en hayırlı gece. Leyle-i zül-Kadir: Kadir. gecesi. leyli: gececi, geceleyin kalan, yatılı, geceye âit, geceye mensub. lezâiz: lezzetler. lezâiz-i cismâniye: maddeten ve cismen şahsın aldığı lezzetler. lezâiz-i dünyeviye: dünyevî lezzetler. lezâiz-i mâneviye: mânevi zevk ve lezzetler. lezâiz-i matumat: yiyeceklerdeki, nimetlerdeki lezzetler. lezâiz-i nâmeşruâ: helâl olmayan lezzetler lezîz: lezzetli. lezzet-i bekâ: bekâ ve ebedi arzunun içindeki lezzet. lezzet-i cüz'iye: az lezzet. Tadımlık. lezzet-i gayrı meşrua: dine uygun olmayan lezzet. lezzet-i hayat: hayatın zâtındaki lezzet. lezzet-i hürriyet: hür olmanın verdiği lezzet. lezzet-i iman: imanın verdiği lezzet. lezzet-i kâti: kâfi, yeterli derecedeki lezzet. lezzet-i kudsiye: mukaddes lezzet. lezzet-i mâneviye: mânevi lezzet. lezzet-i mârifet: ilim ve irfandaki lezzet. lezzet-i muhabbet: muhabbetin içindeki lezzet lezzet-i nisbi: benzeri lezzet. Kıyaslanan lezzeti. lezzet-i rahmet: merhamet ve ihsanda bulunmanın lezzeti. lezzet-i ruhâni: ulvi, yüce, ruhânî ve nurânî bir lezzet. lezzet-i sohbet: sohbetteki lezzet. lezzet-i şefkat: şiddetli sevginin ve acının. içindeki lezzet. lezzet-i vücud: vücut ve varlığın bizatihi verdiği lezzet. libas: giyilecek şey, elbise. likâ': kavuşmak; buluşmak, görüşmek; Allah'a ve sevdiklerine kavuşma. lillâh: Allah için. lisân: dil, anlatma şekli, tarzı. lisân-ı acz: zayıflık ve güçsüzlüğün dili, yani bir kimsenin güçsüzlüğüyle yardıma ihtiyacı olduğunu ifade etmesi-çocuğun ağlaması gibi. lisân-ı Ahmedi: Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) lisânından çıkan lisân-ı gayb: gayb dili, göremediğimiz âlemin lisanı. lisân-ı hâl: hâl dili, bir hususu hal ve hareketlerle ifâde· etme;. bir şeyin görünüş, tavır ve hareketleriyle bir mâna ifâde etmesi. (Tıpkı 'Türkçe lisanı" gibi, "hal ve hareket lisanı" vardır ki her şey hal ve görünüşüyle pek çok mânâ ifâde eder. ) lisân-ı hikmet: hikmet dili. lisân-ı ıztırar:çaresizlik içinde olan kimsenin hal ve tavrıyla ifâde ettiği mânâ. lisân-ı ıztırâri:çâresizlik ve mecburiyet dili. lisân-ı ismet: günahsızlık dili, ismet sıfatı olan peygamberlerin günah işlememeleri için bu sıfata ulaşmak için yine bu sıfatın manevî diliyle yaptıkları duâ. lisân-ı istidat: kâbiliyet dili. lisân-ı işaret: işâret dili. lisân-ı kâl: dil ile ifâde etme; söz dili. lisân-ı Kur'ân: Kur'ân'ın dili. lisân-ı mahsus:özel dil, bir şeyin kendisine mahsus lisânı. lisân-ı münâsip: uygun bir söyleyiş lisân-ı nâtık: konuşan dil. lisân-ı remz: işâret dili. lisân-ı semâvî: semâvî dil. lisân-ı şehâdet: şâhitlik dili. lisân-ı şer'i:dini tâbir, dinî literatür. lisân-ı ulvi: yüce dil. lisân-ı zâkir: Allah'ı zikr ve tesbih eden diller. livechillâh: Allah için, Allah nâmına, Allah aşkına, Allah rızasınâ. liyâkat: lâyık olmak, iktidar, ehliyet. lüabâlud: salyalı, tükrükle karışık. lutuf (lütuf): güzellik, ihsan, iyilik, ikram, bağış,ihsan. lutf-u cemâl:lütfedilen güzellik. lutf-u irşad: irşad lütfu, doğru yola eriştirme nîmeti. lutf-u mücessem: cisimleşmiş güzellik. lutf-u Rububiyet:terbiye ediciliğin lütfu. lûtf-u Yezdân: Allah'ın lütfu. lü'lü: inci. lü'lü-misâl:inci gibi. lüb: öz. lümey'a:pırıltı, küçük ışık. lümme-i şeytâni: şeytanın vesvesesi, şeytanın verdiği kuruntu. lüzum-u zâti: bizatihi bulunma, gerekme. M: mâ: su. mâ-i rahmet: rahmet suyu. mâ-i Zemzem: Zemzem suyu. maâdin: mâdenler. maâlî-i ahlâk:yüksek ahlâki değerler. maaliftihar: iftiharla, sevinerek, şevkle. maâlim: mâbetler. İbâdethâneler. maâliyât: insan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikirler ve derin bilgiler. maalkifâye: yeterli ve kâfi olan. maâni: mânâlar. maâni-i cemîle: güzel mânâlar. maâni-i irşâdiye: irşadla ilgili mânâlar. maânî-i mukaddese: mukaddes mânâlar. maânî-i sarîha: açık mânâlar. maâni-i mukaddese-i muhabbet: mukaddes muhabbetin mânâları. maarif: tahsil ile elde edilen bilgi, ilim; mahâret, üstadlık, hüner; ma'rifetler, mâruflar, kültürler; eğitim. maarif-i gâmıza: ince bilgiler, kolay anlaşılmayan ince meseleler, kapalı ve karışık derin bilgiler. maarif-i hakikiye: gerçek bilgiler. maarif-i İlâhî: İlâhi bilgiler; dinî tahsil ve kültür. maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler. maâsi: (işlenmemiş) günah ve isyanlar. maaş-ı cüz'i: az bir maaş. maatteessüf: üzülerek, üzüntüyle; yazıklar, teessüfler olsun. ne yazık ki... mâbed: ibâdet edilen yer. Cami, mescid. mâbeyn: ara, arası. mâbihi'l-iftihar: kendisiyle iftihar edilen, övünülen. Mâbud: her şeyin Kendisine ibâdet ettiği ve ibâdete lâyık tek varlık olan Allah. Mâbud-u Bâkî: sonsuz hayat sahibi ve Kendisine ibâdet edilen Allah. Mâbud-u Bilhak: gerçek mânâda ibâdete lâyık olan. Allah. Mâbud-u Cemil-i Zülcelâl: celâl sahibi, sonsuz güzel ve her şeyin kendisine ibâdet ettiği Allah. Mâbud-u Ezeli:varlığının başlangıcı olmayan, her zaman var olan ve her şeyin kendisine ibâdet ettiği Allah. Mâbud-u Hakiki: hakiki ibâdet edilecek olan Allah. Mâbud-u Lâyezâl: hiç zâil olmayan ve kendisine ibâdet edilen Allah. Mâbud-u Lemyezel: hiç yok olmayan ve bütün mahlukatın kendisine ibâdet ettiği Allah. Mâbud-u Mutlak: bütün mahlukatın kendisine ibâdet ettiği zât. Mâbud-u Zülcelâl: celâl sahibi, sonsuz güzel ve her şeyin kendisine ibâdet ettiği Allah. mâbudiyet: mâbud oluş, ibâdet edilmeye lâyık olma. mâcun: hamur kıvâmındaki ilâç; hamur gibi yoğrulmuş olan. madde-i hayvâniye: canlıya ait madde, hayvani madde. madde-i kesîfe: koyu, sık ve sert madde; şeffaf olmayan madde. madde-i latife: ışık ve aydınlık veren maddeler. madde-i mâyia: sıvı madde, akıcı madde. madde-i nur: nurâni, şeffaf madde. madde-i seyyâle: akıcı madde. mâdde-i mâneviye: manevî madde. maddeperest: maddeci. Maddeyi taparcasına seven. maddeten: maddi olarak. maddiyât: madde oluş; var oluş; maddîlik. maddiyyun: Allah'ı inkâr edenler; maddeciler, materyalistler. mâdele: adâlet yeri. mâdele-i ulyâ: adâletin gerçekleştirildiği yüce yer. mâden: kaynak değerli şeylerin çıkarıldığı ocak; değerli yeraltı ürünleri. mâden-i desâis: hileler kaynağı. mâden-i lezzet: lezzetin kaynağı. mâden-i mânevi: mânevi mâden. mâden-i nîmet: nîmetin kaynağı, özü. mâden-i nur: ışık kaynağı mâden-i şefkat: şefkat kaynağı. mâdeniyât: mâdenler. madrub: vurulmuş, dövülmüş. mâdum: mevcut olmayan, yok olan, yok, ölü. mâdün: aşağı, alt, alt derece. mâfihâ: içindekiler. mağdub: hiddet ve gadaba uğramış. mağlup: yenilen. mağrib: akşam. mağrur: gururlu, kibirli. mağz: öz, iç. mâh: ay. mahal: yer, zemin. mahall-i garâip: çok acip ve hayret edilecek yerler, bölümler. mahall-i gark: battığı yer. mahall-i iman: imânın bulunduğu yer; kalb. mahall-i ikâmet: ikâmet edilen yer. mahall-i karar: karar yeri, sâbit ve sâkin olma yeri. mahall-i maksud: varılmak istenen yer. mahall-i saadet: mutluluk yeri. mahall-i taalluk-u kudret: kudret-i İlâhî'nin mahâl ve merkezine dayanan. İlâhî kudretin merkezinden çıkan. mahall-i vürud: geliş yeri. Varılan nokta. mahall-i ziyâfet: ziyâfet yeri. maharet: ustalık, hünerlilik, beceriklilik. maharet-i sanat: sanattaki ustalık. mahbub: sevgili, sevilen, muhabbet edilen. Mahbûb-u Bâki: ölümsüz sevgili olan Allah. Mahbûb-u Bilhak: gerçek yar ve sevgili. Mahbûb-u Ezeli: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratıklar tarafından sevilen Allah. Mahbûb-u Hakiki: gerçek sevgili olan Allah. mahbûb-u kulüb: kalplerin sevgilisi. Mahbub-u Lâyezâl: hiç yok olmayan sevgili, ebedi varlık sahibi ve her şey tarafından sevilen Allah. Mahbûb-u Lâyezâlî: her şeyin kendisine sevgi beslediği yok olmayan Allah. mahbûb-u lizâtihî: bizzat sevilen; muhabbete lâyık olan. Mahbûb-u Sermedi:varlığı sonsuz olan ve ebediyyen sonsuz sevgiye lâyık olan Allah. Mahbûb-u Zülkemâl: sonsuz sevgi ve kemâl sâhibi olan Allah. mahbûbâne:sevilerek, sevimli tarzda. mahbûbât:sevilenler. mahbûbât-ı mecâziye: gerçek sevgiye. lâyık olmadıkları halde sevilenler. Mahbûbetün lizâtihâ: Zâtı için sevilen. mahbûbiyet: sevilecek halde bulunmak. mahdudiyet: sınırlanmış hâl. Hududu çizilmiş. mahdum: evlât, oğul. Kendisine hizmet edilen. Efendi. mahdut: sınırlı, sınırlandırılmış. mahfi: gizli. mâhir: hünerli, sanatkâr, becerikli. mâhiyet:bir şeyin aslı, içyüzü, esâsı bir şeyin neden ibaret olduğu, hakîkatı. mâhiyet-i beşeriye: insanlığın mâhiyeti, gâyesi, vazifesi. mâhiyet-i câmia: çok mânâları içinde toplayan mâhiyet, kâbiliyet. mâhiyet-i hakikiye: gerçek mâhiyet. Maddi-mânevi mevcudiyet. mâhiyet-i hayvâniye: hayvanı gösteren hususiyetler. Hayvani özellikler. mâhiyet-i insâniye: insan mâhiyeti, esâsı, içyüzü, vasfı, aslı. mâhiyet-i mâneviye: mânevî mâhiyet, herhangi bir şeyi meydana getiren manevi unsurlar. mâhiyet-i mücerred: başlıbaşına, alâmet-i farikalı, kendine hâs. Kendi özellikleri. mâhiyet-i mücerrede-i ruhâniye: her bir varlığın ruhânî, mânevî misâli. mâhiyet-i nefsü'l-emriye: nefsü'l-emirdeki mâhiyet; işin hakîkatının mâhiyeti. mâhiyet-i sevap:sevabın mâhiyeti. mâhiyet-i zâtiye: zâti mâhiyet. mahkeme-i kübrâ: en büyük mahkeme; âhirette kurulacak olan büyük mahkeme. mahkum aleyhinde hüküm verilmiş olan, dâvâyı kaybedip cezâlanan, birisinin hükmü altında bulunan; zorunda olan, katlanan. mahluk: yaratık, yaratılmış, yoktan var edilmiş olan. mahlukat: yaratıklar. mahlukat-ı mezkure: adı geçen yaratıklar. mahlukıyet: yaratılmışlık, yaratılmış olma. mahlut: karıştırılmış. Mahmud: övülen; bütün yaratıkların kendisine hamd ettiği Allah. mahpus: hapsedilen, hapsedilmiş olan. mahreç: çıkış yeri, çıkışlı, ses ve harflerin ağızdan çıktığı yer, harfleri doğru ve ağzın çıkması gereken yerlerinden çıkarma. mahrum: maddi ve mânevi nimetlerden uzak kalma. mahrumiyet: elde edemeyiş. mahrutî: konik, koni şeklinde oları; açılmış kurşun kalem ucu gibi olan. mahsur: sınırlanmış, etrafı çevrilmiş. mahsus: ayrılmış, tâyin edilmiş yalnız birine ait olan, hususileşmiş. mahsul: ürün. mahsulat: ürünler, neticeler. mahsulat-ı mâneviye: mânevi mahsuller, yapılan ibâdetlerin neticeleri. mahsuldar: verimli, bereketli, mahsul veren. mahşer: haşir meydanı, Kıyâmetten sonra insanların tekrar dirilip toplandıkları yer. mahşer-i acâip: hayret verici şeylerin toplandığı yer. mahşer-i huveynât: küçük hayvancıkların ve mikroorganizmaların toplandığı yer. mahşerhümâ: mahşeri, insanların yeniden dirildikten sonra toplandığı alanı andıran. mahşüş: içine girilmiş; buğzedilmiş, karalanmış. mâhuf: korkulu, tehlikeli. mahv: Cenâb-ı Allah'ın yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası hükmünde olan işleri. mahviyet: tevâzu, alçak gönüllülük. mahviyetkârâne: mütevâzi bir şekilde, alçak gönüllülükle mahz-ı adâlet: adâletin ta kendisi. Kusursuz, gölgesiz adâlet. mahz-ı cehâlet: cehâletin ta kendisi. mahz-ı edebî: edebin tâ kendisi. mahz-ı emir: sırf emir, sadece emir. mahz-ı fazl: fazîletin ve iyiliğin tâ kendisi. mahz-ı hak: hakkın ta kendisi. mahz-ı hakikat: hakikatin tâ kendisi, tamamen hakîkat, sırf hakîkat. mahz-ı hikmet: bütünüyle hikmet. mahz-ı lütuf: iyilik ve ihsanın tâ kendisi. mahz-ı rahmet: rahmetin tâ. kendisi. mahz-ı vahy-i Rabbânî: her şeyi terbiye eden Allah'ın vahyinin ta kendisi, sadece Allah'ın vahyi, sırf vahiy, hâlis ve katıksız vahiy. mahzen: hazine veya. define gibi şeyleri koruyacak yer; erzak yeri; yeraltı. mahzen-i mu'cizât: mu'cizeler deposu, mu'cizeler mahzeni. mahzen-i ebedi: sonsuzluk ülkesi, tükenmeyen kaynak. mahzen-i erzak: rızıklar mahzeni, deposu. maişet: yaşayış, yaşama, ömür; yaşamak için. lüzumlu bulunan maddeler. mâide-i semâviye: semâvî sofra. makam: durulacak yer, rütbeli yer. makâm-ı âlâ: en yüksek, yüce ve kudsî makam. makâm-ı âlâ-yı ubudiyet: kulluğun en yüce makâmı. makâm-ı âli: yüce ve ulvî mâkam. makâm-ı fahr: en yüksek şeref makâmı. makâm-ı ifhâm: delille ispatlama yeri. makâm-ı irşad: irşad makâmı, doğru yolu gösterme yeri. makâm-ı ispat: isbat yeri. makâm-ı istimâ: dinleme makâmı. makâm-ı küllîye: daha geniş ve üstün olan makâm. makâm-ı lâyık: en münâsip ve lâyık olan yer. makâm-ı medh: medih makamı, övme yeri. makâm-ı nübüvvet: peygamberlik makâmı. makâm-ı Rubûbiyet: idâre ve terbiye edicilik makamı. makâm-ı tâzim: hürmet makâmı. makâm-ı terğib: rağbet verdirme yeri, şevklendirme, ümitlendirme makâmı. makâm-ı terhib: korkutma yeri. makâm-ı Tevhid: Tevhid makâmı, Tevhidin anlatıldığı yer. makâm-ı zemm: kötüleme ve ayıplama yeri. makâmât: makamlar; dereceler. makâmât-ı âliye: yüce makamlar, yüce mevkîler. makarr: karar yeri, karargâh, kararlı yer, merkez, pâyitaht. makarr-ı dâimî: dâimî karar yeri, varlığı devamlı olan başşehir. makarr-ı ebedi: ebedî karar yeri, merkez. makarr-ı saltanat: saltanâtın bulunduğu yer; başşehir, pâyitaht. makâsıd: maksatlar, gayeler. makâsıd-ı âliye-i kudsiye: mukaddes ve yüce maksatlar. makâsıd-ı asliye-i Kur'âniye: Kur'ân'ın asıl maksatları. makâsıd-ı azîme: büyük ve geniş mânâdaki maksad, gâye. makâsıd-ı İlâhiye: Allah'ın kâinatı yaratmasındaki yüce maksatlar. makâsıd-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın maksatları. makâsıd-ı külliye: her şeyi ilgilendiren hayırlı maksatlar. makâsıd-ı Rububiyet: terbiye ediciliğin maksatları. makâsıd-ı ulyâ: ulvî gâyeler, yüksek gâye ve maksatlar. makbul: kabul edilen, beğenilen, geçerli. makbul-ü melek: meleklerin kabul edip. beğendiği şey. mâkes:akseden yer, bir şeyin yansıdığı yer, görüntü yeri, ayna. mâkes-i vahy: vahyin yansıdığı yer, vahye mazhar olan. mâkes-i nur-u iman: iman nurunun yansıdığı yer. makis:kıyas, karşılaştırma. makine-i Rabbâniye: Rabbânî makine. maksad-ı âlâ:yüce maksat. maksad-ı esas: asıl maksad. Ana fikir. maksad-ı irşâdi: doğru yolu göstermeye dair olan maksat. maksad-ı Kur'ân: Kur'ân'ın maksadı. maksad-ı külli: bütünün maksadı. maksat: gaye, ana fikir. maksud: kastedilen istenen; bütün varlıkların, rızâsına ermeyi ve cemâlini görmeyi arzuladıkları Allah. maksud-u bizzat: bizzat kastedilen, esas. (asıl) maksat. maksud-u hakiki: asıl istenen şey. maktâ: kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri. maktul: öldürülen, katledilen. mâkul:akla uygun, aklın kabul edeceği şey. mâkuliyet: akla uygun olma. mâkusen: aksi olarak. Birbirine ters. mâkusen mütenâsip:ters orantılı. mâlâyâni: mânâsız, faydasız, boş mâlâyâniyât:faydasız, boş şeyler veya sözler. Mâlik: sahip olan, mülk sahibi; her şeyin gerçek sahibi olan Allah sahip. Mâlik-i Ebedi: her şeyin ebedi sahibi olan Allah. Mâlik-i Kerîm: bol ihsan ve ikram sahibi olan, her şeyin gerçek sahibi Allah. Mâlik-i Rahim: çok merhametli ve her şeyin sahibi olan Allah. Mâlik-i Yevmiddin: âhirette cezâ gününün sahibi. Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve her şeyin sahibi olan Allah. Mâlik-i Zülkemâl: sonsuz kemâl ve her şeyin sahibi Allah. mâlikiyet: mâlik ve sahip olma, sahiplik. Mâlikü'l-Mülk: bütün mülklerin sâhibi, her şeyin mâliki olan Allah. Mâlikü'l-Mülk ve'l-Melekût: kâinat ve ruhaniyatın mâliki, sâhibi. Mâlikü'l-Mülk-ü Zülcelâl: büyüklük sahibi ve mülkün mâliki Allah. Mâlikü'l-Mülk-ü Zülcelâl-i Ve'l ikram: celâl ve ikram sahibi ve mülkün mâliki olan Allah. malul: sebepli, illetli. maluliyet: bir sebebe, bir hastalığa bağlılık. malum: bilinen. malumat: bilgi, bilgiler. mâlumât-ı sâbıka: geçen bilgiler, geçmişteki malumatlar. mâlûmiyet: bilinirlik, bilinme. mâmelek: elinde bulunan şeyler, sahip olduğu şeyler. mâmur: imar edilmiş, şenlendirilmiş. mânâ: gözle gördüğümüz âlemin dışındaki mânâ âlemi. mânâ-i asli: asıl ve gerçek mânâ. mânâ-i asliye: asıl mânâ ve maksat. mânâ-i hakiki: gerçek mânâ. mânâ-i harf: bir şeyin, Yaratıcısıyla birlikte düşünüldüğünde kazandığı mânâ; Arapça'da birlikte kullanıldığı isim ve fiillerle bir mânâ kazanan kelime çeşidi. mânâ-i irşâdî: irşada âit mânâ. mânâ-i ismi: bir şeyin Yaratıcısından irtibâtı kesildiğinde, kendi başına ifâde ettiği mânâ. mânâ-i kerem: ikramlı ve değerli. mânâ. mânâ-i kinâi: başka bir mânâ için söylenen söz. mânâ-i kinâiye: kinâyeli mânâsı. mânâ-i melâike: meleklerin varlığı, meleklere inanmak. mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçimindeki eski bir savaş âleti. Mançur: Asya'nın Kuzeydoğusunda yaşayan. bir kavim. mânen: mânâ îtibâriyle ve mânevî olarak. mânend: benzer, eş, denk. manend-i belâbil: bülbüller gibi. mânevi: mânâya âit, maddi olmayan. mâneviyât: mânâ âlemine âit olanlar, dinden, imandan ve mukaddesattan gelen kuvvet mâneviye: mânâya âit, manayla ilgili. manevra: savaşta, düşmanın gücünü yok etmek için eldeki askeri kuvvetlerin en tesirli bir şekilde düzenlenmesini temin eden bütün hareketler, askerî tatbikat. mâni: engel. mânidar: bir mânâ ifade eden, nükteli, ince mânâlı. manzâr-ı âlâ: en yüce ve kudsi bakış yeri. manzum: ölçülü ve kâfiyeli sözler, şiir, dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş. Manzûme-i Şemsiye: Güneş Sistemi. manzûme-i rahmet: Allah'ın rahmet sıfatının bir tecellisi olan ve bir şiir gibi düzenli ve çok mânâlar ifâde eden her bir varlık. maraz: hastalık, illet, dert, belâ. maraz-ı hayâli: hayalî hastalık. maraz-ı kalbi: kalbdeki hastalık. maraz-ı vesvese: şüphe ve tereddüt hastalığı. mârık: dinsiz. mürted: Hak. dinden çıkan. mârifet: bilme; Allah'ı isim ve sıfatları ve bunların tecellîleri ile bilmek, tanımak. mârifet-i İlahiye: Allah'ı ilim ve fenlerle tanıma, bilme. Marifetullah: Allah'ı bilme; isim ve sıfatlarıyla tanıma, yaratıkları ve Kur'ânî hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-u İlâhi ile kalbî inkişaf ve basîrete sahip olmak. mâruf: bilinen; bütün mahlukat tarafından bilinip tanınan Allah. mâruz: bir şeyin karşısında ve tesiri altında bulunan, uğrama. mâruz-u tagayyür: değişen, başkalaşmaya ve değişmeye maruz. mani: râzı olunan şeyler. marzî-i İlâhi: Allah'ın rızâsına uygun işler. maniyât: râzı olunacak şeyler, Allah'ın istek ve emirleri; arzular, istekler. marziyat-ı İlahiye: Allah'ın rızâsı ve insanlardan istekleri. masârif: masraflar. maserifât: masraflar, harcamalar. masdar: fiil kökü-yazmak, okumak, görmek gibi; kaynak, bir şeyin çıktığı yer. masdar-ı merre: fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar; merre, kerre, darbe, lem'a gibi "Fa'le" vezninden gelen masdarlardır. masdariyet: kaynaklık. masduk: tasdik edilmiş. mâsivâ: Cenâb-ı Hakkın dışındaki yaratıklar. mâsiyet: itaatsızlık, isyan, günah. maskara: eğlendirici ve güldürücü. maskaraâlud: maskara gibi, maskaraca. maslahat: iş; mesele; sulh yolu; fayda, maksat, keyfiyet. maslahat-ı beşeriye: insanın faydasına olan şeyler; insana faydalı yönde. maslahat-ı irşad-ı umumi: herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet. masnû: sanatla yapılmış eşya, varlık. masnû-u münevver: nurlandırılmış, ışıklandırılmış sanat. masnûât: sanatla yapılmış olan eserler, varlıklar. masnûât-ı cemle: çok güzel ve san'atlı yaratıklar. masnûât-ı fâniye: gelip geçici san'atlı yaratıklar. masnûât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın mükemmel bir sanâtla vücuda getirdikleri. masnûât-ı muntazam: intizamlı ve san'atlı olan varlıklar. masnûât-ı sağire: küçük san'atlı yaratıklar. masnûât-ı sayfiye: yazın yaratılan sanatlı yaratıklar. masraf: harcama. mâsum: günahı, kötülüğü olmayan, suçsuz. mâsumâne: günahsızca, suçsuz olarak. mâsumiyet: suçsuzluk. Mâşallah: Allah dilediğini yapar. Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış; Allah korusun, Allah saklasın meâlinde duâdır. maşrık: güneşin doğacağı cihet, gündoğusu,doğu. maşrık-ı nur: nurun kaynağı. Nurun doğduğu, geldiği yer. mâşuk: aşkla sevilen, sevgili. Mâşuk-u Lâyezâli: kendisine âşık olunan ve hiç yok olmayan ebedî zât. Allah. mâşuk-u mecâzi: fânî mâşuklar gerçek sevgiye lâyık olmadığı halde aşık olunan şeyler. mat'(mât:yiyecekler, yemekler, taamlar. matba': matbaa. baskı yapılan. matbah: mutfak. matbaha-i kudret: kudret mutfağı. matbaha-i mu'ciznümâ: mu'cize gösteren mutfak. matbaha-i rahmet: rahmet mutfağı. matbu:tâbedilmiş, basılmış mâtemhâne-i umumi: herkesin ağlayıp, yas tuttuğu yer. materyalist: maddeci. her şeyin esasının madde olduğunu ileri sürerek, mâneviyâtı ve ruhu inkar eden dinsizler. matlâ: güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer; yıldız veya güneşin zuhur etmesi. matlab: istek, istenilen şey. matlub: istenen, talep edilen. matlubât: istekler. malmah-ı cihâni: cihanın beklediği ve çok arzuladığı şey. matrud: tard edilmiş, kovulmuş. Mâtüridi: itikâdi bir mezhebin adı. Amelde Hanefi olanlar itikadda Maturidi mezhebindendir. Ehl-i Sünnet itikâdına muhalif görüşleri, eserleriyle reddediyor. matvî:dürülmüş, bükülü, kıvrılmış. mavzer: Mavzer adında bir Alman'ın, yaptığı çaplı harp tüfeği. mâye: asıl, esas; maya. mâye-i ibret: ibret aynası, ibret levhası. mâyi: sıvı. mazarrât: zararlar. Zarar veren unsurlar. mazarrât-ı mevhume: gerçeği bilinmeyen, ihtimal ve hayal dâhilindeki zararlar. mazhar: sahip olma, nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri. mazhar-ı câmi:. umumi ve geniş mânâ ve tecelliyata mazhar olma, içinde bulundurma, onların mâkesi olma. mazhar-ı hitap: hitaba mazhar olan. mazhar-ı ilham: ilhamın ortaya çıktığı yer. mazhar-ı tahavvülât: değişikliklere uğramak. mazhariyet-i azime: büyük mazhariyet mazhariyet-i esmâ: Cenâb-ı Hakkın isimlerini görüntüleyen yer olma. mazhariyet-i münkeşife: en gelişmiş ayna oluş, en mükemmel gösterici oluş, dâima gelişen mazhariyet. mazhariyet: sahip ve nâil olma, elde etme, başarı; bir şeyin göründüğü yer oluş. mâzi: geçmiş zaman; geçen, geçmiş olan. mâziyât: geçmişler, geçen zamanlar,. geçmişe âit şeyler. mazlum: zulme uğrayan. mazmun: meâl, mefhum, sanatlı sözler. mazruf: zarflanan, sarılıp muhâfaza edilen. mâzur: özür. me'haz: bir şeyin aslının alındığı yer, kaynak, menbâ. me'lüf: alışılmış, ülfet edilmiş. me'mül: ümit edilen, arzu edilen me'mum: imama uyan kimse. Cemaat. me'nüs: dost, tanıdık, cana yakın me'yus: ümitsiz, kederli. me'yusâne: ümitsizce, ümitsiz bir şekilde. me'yusiyet: ümitsizlik. meâl: bir şeyin kısaca mânâsı, anlamı, bir şeyin kısa ve eksik mânâsı. meâl-i icmâli: kısaca mânâ. meâl-i icmâliye: özet olarak, hülâseten. meâl-i şerit: şerefli mânâ. meâyib: ayıplar, kusurlar. mebâdi: tohum, başlangıç ve. çekirdekler. mebâhis: bahis olunanlar, konular. mebâdi-i zarûriye: temeldeki zaruret, ön şart. mebâhis-i esasiye: temel konular. mebâhis-i külliye: büyük, geniş ve çok şeyle ilgili konular. mebde: başlangıç baş taraf başlama, kaynak, kök, temel, esas. mebde-i evvel: başlangıçtaki. İlk önce. mebde-i hareket: ilk hareket, harekete başlangıç. mebde-i hayat: hayatın başlangıcı. mebde-i hilkat: yaratılışın başlangıcı. mebde-i vahdet: Allah'ın birliğini gösteren asıl kaynak, ilk basamak. mebhas: konu, mevzu, kısım, bahis, fasıl, bir meseleye âit söz. mebus: Allah tarafından gönderilmiş olan, gönderilen. mebzul: bolca bulunma. mebzuliyet: ucuzluk, bolluk. mecâl: derman, kuvvet, inkâr. mecâz: benzetme. Dolayısıyla ve benzetme ile isimlendirme. mecâzî: hakiki olmayan, (edebiyatta)| hakikî mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. mecâzi merhamet: hakîkî olmayan, yapmacık merhamet. mecburiyet: zorunluluk. mechure: açıktan ve yüksek sesle okunan harfler| Zı, lâm, kâf, vav, ra, bâ, dad, hemze zel gayın ze, elif, cim, nun, dal, mim, tı, yâ, ayın. meclis-i âli-i misâli: yüksek bir meclise benzer. meclis-i azim: büyük bir meclis. meclis-i halvet: halvet meclisi, yalnızlık meclisi. meclis-i ihvan: kardeşler meclisi. Kardeş topluluğu. meclis-i imtihan: imtihan yeri olan şu dünya. meclis-i münevver: nurlu meclis. meclis-i Nebevi: Peygamberimizin (a. s. m. ) oturduğu yer. meclûb: kapılmış, âşık, tutkun. mecma-ı ahbap: dostların toplandığı yer. mecmü-ı âher: ikinci toplanma. Âhiret. İkinci hayat. mecmü-ı âli: yüce toplanma yeri. mecmâ-ı ekber: en büyük toplanma yeri; âhiret. mecmâ-ı enbiyâ: peygamberlerin toplandığı yer. mecmü-ı hakâik: gerçeklerin toplandığı mecmü: bütün, tamam, toplam. mecmü-u âlem: bütün âlem, âlemin tamamı, kâinatın hepsi. mecmü-u Kur'ân: Kur'ân'ın tamamı. mecmü-u vahşet: vahşet ve yabaniliğin tamamı. mecmü-u ziyâ: ışığın toplamı, ışığın hepsi. mecmua: toplanıp biriktirilmiş, düzenlenmiş şeylerin hepsi; seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap; koleksiyon. mecmua-i desâtir: kânunlar mecmuası. Prensipler katalogu. mecmua-i kâinat: bir mecmua gibi mânâlar ifâde eden kâinât. mecmua-i kavânîn: Kânunlar topluluğu. Kânun kitabı. mecnun: cinnet getirmiş, deli. mecrâ: suyun aktığı yol, kanal. Mecusi: ateşe tapan; ateşperest. meczub: başkasının tesiriyle hareket hâlinde olan; cezbedilmiş, aklı gitmiş olan, Allah aşkıyla kendinden geçmiş, deli, divâne, mecnun. meçhul: tam bilinmeyen,. belli olmayan, gizli. medâr: sebep, vesile, yörünge, bir şeyin etrafında dolaşırken çizdikleri daire; yörünge. medâr-ı bahs: bahsetmeye sebep, medâr-ı envar: nurlanma yeri, yaşama imkânı. medar-ı fahr: övünme sebebi. medâr-ı fayda: faydaya sebep. medâr-ı hayat: hayat sebebi. medâr-ı ibret: ibret sebebi. medâr-ı iftihar: iftihar sebebi, övünme sebebi. medâr-ı istifâde:faydalanmaya vesile. medâr-ı kemâl: olgunluk vesilesi. medâr-ı kıymet: kıymet veren, kıymet kazandıran. medâr-ı maişet: geçim sebebi, geçim vâsıtası. medâr-ı nazar: göz önünde bulundurulması gereken, asıl nazarda olan. medâr-ı senevi: dünyanın güneş etrafında dönerken çizdiği farazi dâire, bir yıllık dâire, yörünge. medâr-ı sevap: hayırlar, faydalar, mükâfat. medâr-ı sıdk ve kizb: doğru ve yalana yamama, hamletme. medâr-ı şeâmet: uğursuzluk sebebi. medâr-ı taayyüş: yaşama tarzı, geçinme şekli. medâr-ı teklif: teklif sebebi. medârı tenkit: tenkide sebep olan, tenkid sebebi. medârı zevk: zevk alma imkânı, vesilesi. medâr-ı zuhur: olmaya ve. çıkmaya sebep. medâyih: medhe, övgüye lâyık iş ve hareketler. medâyih-i bâhire:sonsuz meth ü sena. Sonsuz övgü. medeni:faziletli, terbiyeli, kibar; şehirde oturan. medeniyet: sosyal meselelerde, ilim, fen ve sanatta daha tekâmül etmiş gelişmiş cemiyet. medeniyet-i Avrupa: Avrupa'nın sefih medeniyeti. medeniyet-i beşeriye: insanlığın medeniyeti, insanların ilim ve teknikte. ilerlemesi. medeniyet-i habise: pis, çirkin ve kötü medeniyet. medeniyet-i hâzıra:şimdiki medeniyet. medeniyet-i sefîhe: zevk ve eğlenceye sevk edici medeniyet, sırf nefsi ve hevesi için lüzumsuz yere para sarfetmeye sebep olan medeniyet. medet: inâyet, yardım, imdat. medetkâr: meded eden, yardımcı. medh (medih): övme. medh ü senâ: medhedip övmek. medine-i medeniyet-i insâniye: insanın medeniyet şehri. medrese: İslâm tarihi boyunca üniversite seviyesinde eğitim yapılan müessese. medyun: borçlu. mefâhir: iftihar edilecek, övünülecek şeyler. mefâhir-i İrâni: İranlılar'ın ettikleri iftiharlar. mefhar: kendisiyle övünülen, iftihar edilen. mefhum-u muhâlif:bir sözde bizzat kastedilen mânânın tersinden anlaşılan. mefhum-u muvâfık: doğrudan anlaşılan mânâ. mefkure: gâye, gâye olan şey, ideâl. mefkut: kaybolmuş. Gayr-ı mevcut. meftun: âşık, aşırı bir sevgiyle bağlanmış, tutkun, fitne ve belâya tutulmuş olan. mehâfetullah: Allah korkusu. mehâric-i huruf: ağızda harf seslerinin çıktığı yerler. mehâsin: güzellikler, iyilikler, iyi ahlâklar, insana verilen hüsün ve cemâl. mehâsin-i ahlâk: ahlâki güzellikler. mehâsin-i ahlâkiye: ahlâk ve huy güzelliği. mehâsin-i kesire: pek çok ihsanât. Pek çok güzellikler. mehâsin-i maddiye: kâinatta görünen maddi güzellikler. mehâsin-i mâneviye: mânevi ve görünmeyen güzellikler. mehâsin-i medeniyet: medeniyet nîmetleri, güzellikleri. mehâsin-i Rubûbiyet: terbiye ediciliğin güzellikleri. mehâsin-i saltanat: saltanat-ı İlâhiyenin güzellikleri. mehâsin-i sanat: sanat güzellikleri. mehaz: bir şeyin aslının alındığı yer, kaynak, menbâ. Mehdi: hidâyete eren veya hidâyete vesile olan; âhir zamanda gelip bütün Müslümanları îman ve Kur'ân hakikatlarını anlatan eserleriyle uyandıracak, dinlerini takviye ve imanlarını yenileyecek olan Peygamberimizin (a. s. m. ) soyundan geleceği rivâyet edilen zattır. mehmüse: gizli, gizlenmiş; gizli okunan harfler, fısıltı ile okunan harfler| Fe Sin, Kef, Te, Şın, Hı, Sad, Hâ; Se, He. mekâdir: miktarlar, ölçüler. mekân: yer. mekân-ı arz: yeryüzü. mekân-ı muayyen: belirli yer. mekik: nakış dokumada kullanılan. bir âlet. mekr-i İlâhi: Allah'ın hilesi, oyunu, düzeni. mekreme: ikrâmın yapıldığı yer. mekreme-i uzmâ: en büyük ikram ve ihsan yeri. mekruh: istenmeyen, hoş karşılanmayan. mekteb-i âli: yüksek okul. Üniversite. mektub-u hakâiknüma: gerçekleri gösteren. mektup. mektub-u Rahmâni: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi bol rızık veren, Allah'a âit mektup. mektubât: mektuplar, yazılanlar. mektubat-ı Sâmedâniye: her biri Cenâb-ı Hakkın birer mektubu olan, yada Onun isim ve sıfatlarını anlatan varlıklar. mektubât-ı Rabbâniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın yarattığı ve her biri bir mektup gibi mânâlar ifâde eden varlıklar. mektubat-ı Samedâniye: her şey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'a âit ve her biri birer mektup gibi mânâlar ifâde eden yaratıklar mel'abe-i hevesât: his, heves ve duyguların oyuncağı. mel'un: lânetlenmiş, kötülenmiş; Şeytan. melâik: melekler. melâike: melekler. melâike-i arziye: dünyadaki işlerle vazifeli melekler. melâike-i izam: büyük melekler. melâike-i mukarrebîn: mânen Cenâb-ı Allah'a yakınlaşmış melekler. melâike-i müekkel: vekil tâyin edilen melekler. melâikemisâl: melekler gibi. melâiketullah: Allah'ın melekleri. melce: sığınılacak yer. melek-i ilham: insanlara iyi şeyler yapmayı ve kötü şeyleri yapmamayı ilham eden melek. melek-i müekkel: vekil tâyin edilen melek. melek-i natık: konuşan melek. meleke: birşeyi çok defa tekrarlayarak ve tecrübe ederek meydana gelen bilgi ve maharet. meleke-i ameliye: iş yapma alışkanlığı. meleke-i sanat: sanat mahareti, bilgisi, alışkanlığı. meleki: meleğe mensup, meleğe âit ve onunla ilgili, paklık, temizlik, günahsızlık. meleksimâ: melek yüzlü. Güzel ve masum çehreli. melekût: tam bir hâkimiyetle,. Saltanatı İlâhiyenin müessiriyeti ve idâresinin esrârı; her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsip ruhu, canı, hakikatı' bir şeyin içyüzü iç ciheti hükümdârlık, sultanlık; ruhlar alemi. melekûtiyet: melekutluk, melekut oluş. melekûtiyet-i eşya: her eşyanın kendi mertebesinde olması. Her eşyanın kendine münasip ruha, canı ve hakikatı olması. melekü'l-bihar: denizlere nezâret eden melek. melekü'l-cibâl: dağlara nezâret eden melek. melekü'l-emtâr: yağmurla vazifeli melek. melfuz: telâffuz olunmuş, okunmuş olan; söylenmiş, ağızdan çıkan söz. melik: hükümdar, sultan, padişah. Melik-i Kadir: her şeye gücü yeten ve her şeyin sahibi olan Allah. memat: ölüm. memduh: övülen, övülmüş. memerr: geçilecek yer. memluk: köle, kul, esir; bende, hizmetkâr, Allah'a âit olan. memnu:men'edilmiş, yasaklanmış. memsuh: sûreti daha çirkin hâle sokulmuş. memur-u İlâhi: Allah'ın memuru, Onun emriyle hareket eden. memur-u mahsus:özel memur, birisine âit olan memur. memur-u musahhar: tam tamına emre itaat eden memur, emre verilmiş vazifeli. memur-u muvazzaf: vazifeli memur. memurin-i İlâhiye: Allah'ın emriyle hareket eden memurlar. memuriyet: emir altında oluş. emir ile hareket, memurluk. memzüc:bitişik; karışık, karışmış. men':yasak etme, yasaklama, engelleme. menâbî: menbâ, kaynak. menâbî-i aşere: on kaynak, on bürhan ve dayanak. On delil. menâbi-i külliye: umumî, genel ve geniş kaynaklar.. menâfi: menfaatler, yardımlar. menâfi-i umûmiye: genel menfaatler. menâfiz: menfezler, nüfuz edecek delik,. pencere, ağız, yarık, girilecek yer. menâhic-i hükemâ: bilgin ve filozofların metodları. menâzır-ı sermediye: ebedî manzaralar. menâzil-i latife: güzel ve hoş menziller. menbâ: kaynak; bir şeyin çıktığı yer. menbâ-ı edep: edebin kaynağı. menbâ-ı envar: nurların kaynağı. menbâ-ı hakâik:gerçeklerin kaynağı. menba-ı hayat: hayatin ana unsuru. Hayat kaynağı. menbâ-ı hurâfât: hurâfeler kaynağı. menbâ-ı kemâlât: kemâlât kaynağı. menbâ-ı vahdet: birlik kaynağı. menfaat: fayda. menfaat-i hasîse: ufak ve değersiz menfaat. menfaat-i ibâdullah: Allah'ın kullarının menfaati. menfaat-i kavmiye: milletin menfaati. menfaat-i nefsiye: nefsî menfaat. menfaat-i şahsiye: şahsi menfaat. menfaatperest:menfaatini seven, kendi çıkarını düşünen. menfez: delik, açıklık, aralık, çatlak. menfî:bir şeyin olması istenmeyen ciheti, nefy edilmiş nâkıs, negatif, müspetin zıddı, olumsuz. menfur: nefred edilen. menhus: uğursuz, kötü. menkul: nakledilen, anlatılan. menkulât:nakledilenler, söylenenler mensuc: dokunan, dokuma. mensucât: dokunan şeyler, dökümanlar. mensucât-ı amel: işlenen fiil ve ameller. mensucât-ı ebediye: ebedî dokumalar. mensucât-ı Rabbâniye: Rabbânî dokumalar. mensucât-ı sanat: san'at dokumaları. mensuh: hükmü kaldırılmış,. hükümsüz kalmış, nesholmuş. menşe: kaynak, kök, bir şeyin çıktığı yer. menşe-i hayat: hayat kaynağı. menşe-i mu'cizat: Cenâb-ı Hak'ka ait mucizelerin kaynağı. menşur: neşrolunmuş, yayınlanmış, dağıtılmış, yayılmış, herkese ilân edilmiş. menzil: konak yeri; ev, oda, yer, mekân, durak. menzil-i dünya: dünya konak yeri. menzil-i naz: nazlı yer, nazenin menzil. menzilgâh: konak yeri. Kalınan yer. merakâver: merak verici, düşündürücü. merâkib: binekler. merâm: maksat, niyet, arzu, istek, içten tasarlanan. merâtib: mertebeler, dereceler. merâtib-i delâlet: sözün mânayı gösterme mertebeleri. merâtib-i esmâ: isimlerin mertebe ve dereceleri. merâtib-i hâlıkıyet: yaratıcılığın mertebeleri, tabakaları. merâtib-i ihsan: ihsan-ı İlâhî'nin dereceleri merâtib-i kemâlât: yükselme, yücelme yolu. Kemâlatta ilerleme. merâtib-i kibriyâ: büyüklük mertebeleri. merâtib-i külliye: küllî mertebeler. Pek çok derece. merâtib-i külliye-i esmâiye: isimlerin külli mertebeleri. Allah'ın isimlerinin külli ve umumi mertebeleri. merâtib-i külliye-i Rubûbiyet: Rablığın büyük ve geniş mertebeleri. merâtib-i külliyet: bütünlük ve umumîlik mertebeleri. merâtib-i muhabbet: sevginin dereceleri. merâtib-i münkeşife-i meşhude: görünen, açılıp genişleyen mertebeler. merâtib-i Tevhid: tevhid-i İlâhi'nin mertebe ve dereceleri. merâyâ: aynalar. merâyâ-i esmâ-i ilâhiye: Allah'ın isimlerinin tecelli ettiği aynalar. merâyâ-i mevcudat: aynanın ışığı aksettirdiği gibi, üzerlerinde Allah'ın isimleri tecelli eden varlıklar. merâyâ-i nazife: temiz aynalar. merâyâ-i Sübhâniye: eksikliklerden uzak olan Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatlarını gösteren aynalar. merbut: rabt edilmiş, bağlı, mensup, ekli. mercan: çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde. olup süs eşyalarında kullanılır. merci: merkez, kaynak, başvurulacak yer, dönülecek yer. merciiyet: merkezilik, kaynak olan yer, çıkış yeri. mercuh: başkası ona tercih edilmiş olan. merdâne: mertçesine; er kişiye yakışır sûrette. merdut: reddedilmiş. mergub: rağbet edilen, istenen, aranan, arzu edilen; bütün mahlukatın kendisinin rızâsını istediği Allah. merhamet: acımak, şefkat göstermek; korumak, iyilik etmek; esirgemek. merhamet-i İlâhiye: Allah'ın merhameti. merhameten: merhamet olarak. merhametkâr: merhametli, merhamet eden, acıyan. merhametkârâne: acıyarak. merhem: deriye, yaraya sürülen ilâç, pomat. merhum: ölmüş, rahmete kavuşmuş. merkep: binek. merkez: bir şeyin ortası, bir şeyin en işlek yeri. merkez-i faaliyet: faaliyet merkezi. merkez-i İslâmiyet: İslâmiyet merkezi. merkez-i saltanat: saltanat merkezi. merkez-i tasarruf: idare, terbiye ve tasarruf dâiresi, merkezi, makamı. merkezi: merkeze mensup, merkezde bulunan. merkeziyet: merkezlik, merkez oluş, merkezden programlama. mert: erkek; yiğit, haysiyetli, yüce huylu. mertebe: derece, mevki, makam. mertebe-i âliye: yüce mertebe. mertebe-i aslî: asıl mertebe. mertebe-i asliye: asli mertebe, derece. mertebe-i âzam: en büyük mertebe. mertebe-i emânet-i kübrâ: en büyük emânet olan Allah'a kulluk mertebesi. (bak. emânet-i kübrâ). mertebe-i feyz-i vücud: bir mevcudun en feyizli ve verimli hâle gelmesi. Eşyanın kemâl noktasına gelmesi. mertebe-i haşir: haşrin mertebe ve dereceleri. mertebe-i hayat: hayat mertebesi. mertebe-i hayatiye: hayatın dereceleri. mertebe-i ismet: günahsızlık mertebesi. mertebe-i istinbat: yüksek ve gizli mânevî mertebe. mertebe-i kübrâ: en büyük mertebe. mertebe-i külliye: büyük, umumî ve geniş. mertebe. mertebe-i külliye-i ubudiyet: kulluğun geniş, umumi ve büyük mertebesi. mertebe-i letâfet: güzelliğin dereceleri. mertebe-i Rubûbiyet: terbiye edicilik mertebesi. mertebe-i şuhud: görme derecesi. mertebe-i tefekkür: tefekkürün dereceleri. mertebe-i Tevhid: tevhid mertebesi. mertebe-i ulyâ: en yüce mertebe. Mi'rac mertebesi. mertebe-i uzmâ: en büyük mertebe merzukıyet: rızıklanmaklık, rızıklanış, nimetlenme. mesâbe: derece, menzile, rütbe, sevap yeri. mesâfe: uzaklık. mesâfe-i azîme: büyük uzaklık, büyük ara. mesâib: musibetler, felâketler, (geçmiş) sıkıntılar. mesâil: meseleler. mesâil-i azîme: büyük meseleler. mesâil-i dakika:çok ince, dakik ve özel meseleler. mesâil-i fer'iye: esâsa âit olmayıp teferruata dâir olan meseleler. mesâil-i imâniye: îmânî meseleler. mesâil-i İslâmiye: İslâmî meseleler. mesâil-i kevniye:oluşla. yaratılışla ilgili meseleler. mesâil-i Kur'âniye: Kur'ân'ın meseleleri. mesâil-i yakiniye: inandırıcı misâller. mesaj: haber. mesâk: bir şey ileri sürmek, sevkedilecek yer. mesâlih: maslahatlar, işler, faydalar, maksatlar. mesâlih-i beden:vücuda ait faydalar. mesâlih-i hayat: hayatın maslahatları, faydaları. mesâlih-i hayatiye: hayata âit faydalar, maslahatlar. mescid: Allah'a secde edilen yer, namaz kılınan yer, câmi. Mescid-i Aksâ: Kudüs'te çok eskiden gelen peygamberlerin (a. s. ) yaptırdıkları mâbed mescid-Azam:en büyük mescid. Mescid-i Haram: Mekke-i Mükerreme'de ve için Kâbe'nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibâdet yeri. mescid-i kebir: büyük mescid. mescid-i kebir-i âlem: büyük âlem mescidi. mescid-i seyyar: seyyar bir mescid. mesel: bir umumi kâideye delâlet eden meşhur söz, atasözü, ibretli ve küçük hikâye, benzer. mesele: düşünülüp halledilecek iş ve husus, ehemmiyetli iş; problem. mesele-i gâmıza: anlaşılması zor olan mesele. mesele-i içtihâdiye: içtihâda ât mesele. mesele-i mühimme: önemli mesele. mesele-i nakliye: naklî mesele, insanların birbirine anlatmaları suretiyle bilinen mesele. mesh: sureti değiştirmek. Silmek. mesir: seyredilecek, gezilecek yer. mesîregâh: mesire, gezinti yeri. mesil: benzer, misil, gibi. mesken:. konut, kalınan, oturulan yer, tutulan yol. mesken-i seyyar: gezici, hareketli olan oturma yeri. meslek: yol, usul, gidiş, mâneviyatta tutulan yol. meslek-i felsefe: felsefe bataklığı. Felsefe yolu. meslek-i imâniye: îman mesleği, iman yolu. meslek-i Tevhid: tevhid yolu. mesmuât: duyulanlar, işitilenler. mesned: dayanak. mesnevi: beyitler halinde ikilik manzume. Her beyti ayrı kafiyeli olan manzume. Mesnevi-i Şerif: Mevlânâ'nın her beyti kendi aralarında kafiyeli olan, dinî ve ahlaki nasihatlar bulunan Farsça eseri. mesrur: sevinçli, sürurlu. mesrurâne: sevinçli bir şekilde. mesruriyet: sevinçlik. Dilediğine ermişlik. mesruriyet-i kudsiye: mukaddes meram. Mukaddes dileklere ermişlik. mess-i nisvan: kadına temâs, erkeklerin herhangi bir şekilde kadınların vücuduna temâsı. mest: haz duyarak kendinden geçmek. mesudâne: mutluca, mutlu olarak geçen. mesudiyet: mutluluk. mesul: sorumlu. mesuliyet: sorumluluk. mesuliyet-i mâneviye: manevi mesuliyet. mesut: saadete ermiş, mutlu. meş'um: uğursuz, kötü. meşâgil: işler, meşguliyetler ve çalışmalar. meşâgil-i dünyeviye: dünya meşguliyetleri, dünyayla ilgili işler. meşâhir: meşhurlar. meşâhir-i insâniye: insanların meşhurları. meşâiyyun: vahye tâbiî olmayıp, sadece akla itimad ile şirk ve dinsizlik yoluna gidenler. meşakkat: zahmet, sıkıntı, güçlük, zorluk. meşârib: meşrebler. meşârib-i evliyâ: evliya olan kimselerin meşrebleri, hizmet tarzları meslekleri. meşegâh: meşelik. meşgale: iş, meşguliyet. meşher: sergi, teşhir yeri. meşher-i acâip: şaşırtıcı ve hayret verici şeylerin bulunduğu sergi. meşher-i âzam: büyük ve geniş sergi, en büyük teşhir yeri. meşher-i âzam-ı kâinat: kâinatın en büyük sergisi. meşher-i eşya: eşyaların sergilendiği yer. meşher-i sanat: sanat eserlerinin teşhir edildiği yer; sanat galerisi. meşher-i sanat-ı İlâhiye: İlâhî san'atın teşhir yeri. meşhergâh-ı arz: yeryüzü sergisi. meşhergâh-ı sanat: sanat dergisi. meşhudât: görülenler, seyredilenler, bazı evliyanın keşfen gördüğü hakîkatlar. meşhudiyet: görünürlük, görünür olma. meşhur: ünlü, bilinen. meşiet: dileme, irade, arzu, matlub, murad, istek. meşiet-i Rabbâni: Cenâb-ı Hakk'ın istek, arzu ve muradı. meşîet-i Rahmân: Allah'a ait olan dilek, murad arzu ve işler. meşkuk: şüpheli. Meşkur: şükredilen; bütün mahlukatın kendisine şükrettiği Allah. meşrep: huy, yaratılış, âdet, ahlâk; mânevî haz ve feyiz alınan yol; her insanın kendi mizâcına uygun olarak mânevi gıdâlarını, bilgilerini aldığı özel yol ve metodu. Mânevî susuzluğun giderildiği kaynak. meşru: helâl, İslâma uygun, haram ve yanlış olmayan. meşruiyet: meşruluk, kânuna; dine uygun bulunma, yasak olmayış. meşrutiyet: bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi. metâ: fayda, menfaat; kıymetli eşya, tüccar malı. metâlib: istekler, arzular, talep edilen şeyler. metâlib-i hikmet: hikmetin isteği, yani gereği. metânet: kararlılık, dayanıklılık, sağlamlık, kavilik. metin: küvvetli, yıkılmaz, sağlam, güçlü, metanetli. metn-i ehâdis: hadislerin metni. metn-i hadîs: hadisin metni. mevadd-ı fâniye: fânî maddeler. mevadd-ı gıdâiye: gıda maddeleri. mevadd-ı muzırra: zararlı maddeler. mevadd-ı münâsebe: birbirine benzeyen, uyan maddeler. mevadd-ı süfliye: alçak ve basit maddeler. mevadd-ı şerir: kötü maddeler, şerli maddeler. mevâlid: doğumlar. mevâlid-i turâbiye: topraktaki madenler, bitkiler. mevâni: mâniler, engeller. mevât: ölü. mevce: bir dalga, dalga. mevcud: var olan. Mevcud-u Hakiki: gerçek varlık sâhibi ve var olmak için hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah. Mevcud-u Lemyezel: hiç yok olmayan ebedî var olan Allah. mevcud-u müzeyyen: süslenmiş şekil ya da vücud. mevcudât: varlıklar; var olan her şey; kâinat; yaratılmış şeyler. mevcudât-ı âlem: âlemdeki varlıklar. mevcudât-ı arziye: dünyadaki varlıklar. mevcudât-ı bahariye: baharda yaratılan varlıklar. mevcudât-ı latife: çok hoş ve güzel varlıklar. mevcudât-ı muhtelife:çeşitli varlıklar. mevcudât-ı muntazama-i kâinat: kâinatın muntazam varlıkları. mevcudât-ı müteâvine: birbirleriyle yardımlaşan varlıklar. mevcudât-ı seyyâle: akıp giden varlıklar, aynı yerde ve halde kalmayıp devamlı değişen varlıklar. mevcudât-ı seyyâre: bir yerde durmayıp yer değiştiren varlıklar. mevcudât-ı zâile:yok olup gidici varlıklar. mevcudiyet: varlık. mevhum: olmadığı halde var sanılan, kuruntu edilen. mevkıf: kısım, bölüm, durak, durulacak yer, istasyon. mevkî: yer, bir şeyin bulunduğu veya meydana geldiği yer. mevkî-i mübarek: mübârek yer. Mevlânâ Câmi (Molla Câmi): Hicri| 817- 898 tarihlerinde yaşamış büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı, Abddurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi: Hicri| 672'de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevisidir. Mevlevî tarîkatının pîrîdir. Mevlevi: Mevlânâ Celâleddin-i Rumî Hazretlerinin tarîkatına mensup. mevsim bemevsim: mevsim mevsim; mevsimden mevsime. mevsim-i elimâne: acı ve üzüntü veren mevsim. mevsim-i hazinâne: hüzün verici mevsim. mevsuf: vasıflanan, kendisinde bir sıfat mevcut olan. mevsuf-u Zülkemâl: kemâl ve vasıf sahibi. mevt: ölüm. mevt-i dünya: dünyanın ölümü. Kıyâmetin kopması. mevt-i ebedi: sonsuz ölüm. mevt-i zekât: zekâtın kaldırılması. Zekât müessesesinin işletilmemesi. mevtâlud: ölüm bulaşmış, ölümlü, ölüm karışmış, korkunç, ölü gibi. mevzu: konu. mevzun:ölçülü, vezinli, tartılı, düzgün. mevzunen:ölçülü olarak. mevzuniyet: düzgünlük. Mükemmel hesaplı. meydan-ı cevelân: dolaşma, gezme hareket ve faaliyet meydanı. meydan-ı garâip: şaşılacak, şeylerin meydanı. meydan-ı harb: harb meydanı. meydan-ı imtihan: imtihan meydanı. meydan-ı imtihân-ı ins ü cân: cinlerin ve insanların imtihan meydanı. meydan-ı iptilâ: hastalıklar ve tutkunluklar meydanı. meydan-ı Kıyâmet: Kıyâmet meydanı. meydan-ı maişet: geçimi temin etme meydanı, yaşamak için lüzumlu maddelerin sağlandığı yer. meydan-ı müsâbaka: yarışma meydanı. meydan-ı tayerân-ı ervah: ruhların uçuş meydanı. meydan-ı tecrübe: imtihan meydanı. meyelân: bir tarafa eğilmiş, ziyâde meyil gösterme, yönelme. meyelân-ı hayr: hayırlara yönelme duygusu. meyelân-ı şer: kötülüklere yönelme hissi. meyelân-ı şevkengiz: şevk verici istek, neşe dolu arzu. meyl (meyil): istek, arzu, yönelme. meyl-i cinsiyet: cinsi yakınlık ve benzeyiş. Soya çekim. meyl-i merhamet: acıma hissi. meyl-i nümüv: yenileme, gelişme, genişleme meyli. Yeşerme meyli. meyl-i saadet: saadete, mutlu yaşamaya olan meyil ve istek. meyl-i saadet-i ebediye: sonsuz hayata olan arzu ve istek. meyl-i sa'y: çalışma arzusu. meyl-i şedit: şiddetli bir meyil ve arzu. meylü't-tehaddi: karşı koyma meyli. meylü't-tevessü: içten dışa doğru açılma, büyüme. meyve-i hâtem: bu âlemin nihaî neticesi ve meyvesi. meyve-i Cennet: Cennet meyvesi. meyve-i kudsiye: mukaddes ve mübârek netice olan insan meyvesi. meyve-i Mirac: Mîrâcın faydalı neticeleri. meyve-i münevver: neticede en münevver ve makbul bir insan. meyve-i zîşuur: şuur sahibi meyve. meyvedar: meyveli, görünen netice. meyyâl: arzulu, istekli. meyyit: ölü. mezâhib: mezhepler. mezâhib-i sâlikin: müridlerin, tarikata süluk edenlerin usulleri. mezâhim-i hâzıra: şimdiki sıkıntılar, zahmetler. mezâhir: çiçekli yerler, bahçe; mazhariyetler, lütuflar mezâk: tatmak, zevk tadacak yer, damak, zevk, tat duyma. mezar-ı ekber: çok büyük mezar. Mazi âleminin mezaristan gibi görünüşü. mezaristan: mezarlık. mezâyâ: meziyetler, hususîyetler, harikalıklar, iyi ve üstün huylar. mezâyâ-yı âher: diğer meziyetler. mezâyâ-yı haşmet: heybetli, haşmetli vasıflar. mezc: katma, kaynaştırma, karıştırma, birleştirme. mezheb-i hak: hak mezhep. mezheb-i zaif: zaif olan bir mezheb. mezhep: yol gidilen yol, tutulan çığır, dinin esâslarında bir olmakla beraber; teferruatta bazı farklı meseleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müçtehidlerin yolları. mezher: çiçeklik. mezhere: çiçeklik. Saksı. Bahçe. meziyet: iyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları. meziyet-i i'câziye: mu'cizelik meziyeti. mezkur: sözü edilen, zikredilen, bahsedilen, anılan; bütün mahlukatın kendisini zikrettiği Allah. mezmum: kötü, makbul olmayan. mezraa: ekilip mahsul alınan yer; tarla. mezraâ-i âhiret: âhiretin tarlası; dünya. mezraâ-i dünya: şu dünya tarlası. Sonradan "ektiğini biçmek üzere" uğraştığı şu dünya harmanı. mezraâ-i masnuât: san'atlı yaratıklar tarlası. mezraâ-i semâviye: semâvî tarla. mıh: çivi. mîde-i insâniyet: insanlık midesi. Mîrac: merdiven; yükselecek yer Peygamberimizin (a. s. m. ) hicretten bir birbuçuk yıl önce Receb ayının 27. gecesinde Cenâb-ı Hakkın huzuruna, ruhen, cismen, hâlen çıkmasıdır ki, en büyük mu'cizelerinden birisidir. Mirâc-ı Azîm: Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) huzur-u İlâhiye gidişi. Büyük Mi'rac. Mîrâc-ı münevver: nurlu Mi'rac. Nurânî yükseliş. mîrâc-ı cüz'i: dar anlamdaki mi'rac. Bir kulun ferdî mi'racı. mirâc-ı mârifet: mârifet merdiveni, Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanıyıp bilme gibi yüce bir makâma çıkmaya vâsıta olan mânevî merdiven. mirâc-ı suud: saadetin en ileri derecesi. miri: devlet malı, devlet hazinesine mensup. mîzâc-ı i'câz: veciz üstünlükteki hususiyet, özellik. mizâc-ı ruh: ruh yapısı, ruhun tabiatı. mizaç: huy, tabiat, yaratılış, bünye. mizan: terazi, tartı, ölçü, denge. Mizân-ı Şârâni: (H. 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan hususlar hakkında eserler telif eden fakih. mizân-ı ekber: mahşerde herkesin amellerini tartmaya yarayan büyük bir terazi olup hakîkî mahiyeti ancak âhirette bilinecektir. mizân-ı hâcet: ihtiyaç ölçüsü. mîzân-ı hikmet: hikmet terâzisi, hikmet ölçüsü. mizân-ı ilmî: ilmin şaşmaz ölçüleri. mizân-ı mahsus: hususî bir ölçüyle. mîzânü'l-harâret: hararetin, sıcaklığın ölçüsü, derecesi. Isı derecesi. mizânü'l-hava: havanın durumu; havanın ölçülmesi. mizânü'l-vücud:vücuda oranla. Vücuduna göre. mizened (mîzenend): söylüyorlar, vuruyorlar. miftah:açan, anahtar. mihenk: ölçü, tartı. mihmandarı kerim: dünya misâfirhanesinde kullarına yardım eden ve nîmet veren Rabbimiz; Müslümanlara dünya misâfirhânesinde rehberlik eden Peygamberimiz. mihrab:câmide cemaatle namaz kılarken imamın bulunduğu yer. mihver:dünyanın kuzey ve güney kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından. geçen mil, merkez, eksen. miktar-ı kamet: boyu nisbetinde uzunluğu ve büyüklüğü nisbetinde. miktar-ı mânevi: mânevî ölçü. miktar-ı muayyen: belirli miktar. Belirlenmiş kadarı. miktar-ı muayyene: belirlenmiş, biçilmiş ölçüler, kalıplar. miktar-ı muntazam: eh mükemmel ve muntazam ölçü, miktar. miktar-ı suri: sûreten görünen zahirî ölçüler. mikyas: ölçü, kıyas edecek, ölçecek âlet, ölçek. milel-i insâniye: insan milletleri. milis: orduya yardımcı halk kuvveti. millet-i İbrâhim: İbrahim milleti. millet-i İbrâhimiye: İbrahim (a. s. ) milleti. millet-i İslâm: Müslümanlar. millet-i küfriye: inkârcı millet. millet-i Yehud: Yahudi milleti. minârât: minâreler. minber:câmide hatibin hutbe okuduğu kürsü. minnet: iyiliğe karşı duyulan şükür hissi birisine iyilik etmek, yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak. minnettar: bir iyiliğe karşı minnet duyan, yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet. minnettarâne: minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak. mir'at: ayna. mir'at-ı ruh: ruh aynası. misâfir-i aziz: aziz ve şerefli misâfir. misâfir-i Rabbâni: Rab olan Allah'ın misâfiri. misâfir-i Rahmân: her türlü rızkı veren Allah'ın misafirleri. misâfirhâne: geçici bekleme yeri. misâfirhâne-i dünya: bir misafirhâneye benzeyen dünya. misâfirhâne-i Rahmân: Cenâb-ı Hakkın bir misafirhâhesi şeklinde nimetlerle donatılan şu dünya hayatı. misafirhane-i Rahmâniye: Rahman olan Allah'ın kullarını geçici olarak bulundurduğu misafirhane olan dünya. misâfirhâne-i terbiye: terbiye ve eğitim yuvası. Yetiştirme yurdu misâl: benzer, örnek. misâl-i latîf: güzel ve hoş bir misal. misâl-i muhabbet: sevgi misali. misâl-i musağğar: küçültülmüş örnek, nümune; bir şeyin bütün özelliklerini taşıyan, ondan daha küçük olan örneği. misâliye: misale dâir, benzer, örnek. misbah: çıra, kandil, lamba. misbâh-ı nevvâr: nurlu yüzgeçler. misil: benzer, eş. misillü: gibi, benzeri, aynısı. miskal: bir ağırlık ölçüsü. Çok küçük bir parça. miskin: zavallı, uyuşuk, tembel, hareketsiz. mislen: benzer olarak. misliyet: benzerlik, benzeri ve misli olma. mismar: çivi. mistar: yazının güzelliğine yarayan âlet, çizgi aleti; cetvel herhangi bir şeyin kaynağından çıkmasına yarayan âlet, (bir çeşmenin suyunun bulunduğu yer. masdar, musluğu ise mistardır) mistâr-ı hikmet: hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vâsıta. mistâr-ı kader: kaderin ölçüsü. mişkât: kandil. İçinde lamba olan küçük hücre. Moğol: Turani milletlerin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsî yakınlıkları vardır. mu'ciz-i hikmet: hikmet ve maksadının mu'cizesi. mu'cizâne: mu'cizeli bir şekilde. mu'cizât: mu'cizeler. mu'cizât-ı Ahmediye: Peygamberimiz Ahmed'in (a. s. m. ) mu'cizeleri. mu'cizât-ı âyât: çok açık ve belli mucizeler, her biri birer mu'cize olan Kur'ân âyetleri. mu'cizât-ı bâhire: ap açık mu'cizeler. mu'cizât-ı enbiyâ: peygamberlerin (a. s. ) mu'cizeleri. mu'cizât-ı fıtrat: mükemmel ve mu'cizâne yaratılış. Yaratılış mu'cizesi. mu'cizât-ı kudret: kudretin akla durgunluk veren ve insanı âciz bırakan neticeleri; kudret mu'cizesi. mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye: Allah'ın kudret mu'cizeleri. mu'cizât-ı Kur'âniye: Kur'ân'ın mu'cizeleri. mu'cizât-ı Museviye: Musâ'nın. (a. s) mu'cizeleri. mu'cizât-ı nakş: nakş mu'cizeleri. mu'cizât-ı sanat: san'at mu'cizeleri. mu'cizbeyân: beyanı herkesi âciz bırakan. mu'cize:insanların benzerini yapmaktan âciz oldukları hârikalıklar; bitkilerin yaratılması gibi; peygamberlerin Allah'ın ihsânıyla ve peygamberliklerini ispat etmek için gösterdikleri normalin dışındaki hal ve hâdiseler-Peygamberimizin(a. s. m)bir işareti ile Ay'ı ikiye bölmesi ve on parmağından su akıtması gibi. mu'cize-i bâhire: büyük mu'cize. mu'cize-i bâki: sonsuz mu'cize, her zaman var olan mu'cize. mu'cize-i ebediye: sonsuz mu'cize. mu'cize-i ekber: en büyük mu'cize. mu'cize-i kudret: kudret mu'cizesi. mu'cize-i kudret-i bâhire: ap açık kudret mu'cizesi. mu'cize-i kudret-i Samedâniye: Cenâb-ı Allah'ın nihâyetsiz kudret mu'cizeleri. mu'cize-i kuvvet: kuvvetin mu'cizesi. mu'cize-i kübrâ: en büyük mu'cize. mu'cize-i kübrâ-i Ahmediye: Peygamberimizin (a. s. m. ) en büyük mu'cizesi. mu'cize-i Musa: Musâ'nın (a. s. ) mu'cizesi. mu'cize-i nübüvvet: peygamberlik mu'cizesi. mu'cize-i risâlet: peygâmberlik mu'cizesi. mu'cize-i sanat: sanat mu'cizesi. mu'cize-i sanat-ı Sâmedâniye: her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın san'at mu'cizesi. mu'cize-i ubudiyet: kulluk mu'cizesi. mu'cizekâr: mu'cize sahibi, mu'cize gösteren mu'cizevâri: mu'cize gibi. mu'ciznümâ: mu'cizeli, mu'cize gösteren. mu'zam: bir şeyin en büyük kısmı, büyütülmüş. muaccel: peşin, hemen verilen. muacciz: sıkıcı, rahatsız edici, bıktırıcı. muahhar: tehir edilmiş, sonraya bırakılmış. muâlece: bir işin üzerinde durarak teşebbüs etme, bir işe girişme. muallâ: yüksek, yüce, âli. muallâk: askıda, hakkında hüküm verilmemiş, havada boşlukta duran, hallolmamış, sürüncemede kalmış iş. muallâkât-ı seb'a: yedi askı; Kur'ân nâzil olmadan önce, câhiliyet devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yazılar ve şiirler. muallem: eğitim görmüş, bilgili. muallim: öğretmen. muallim-i hakâik: hakikatleri öğreten. muallim-i ukul: akılların öğretmeni. muallime-i sefâhet: sefaheti öğreten, alıştıran. muâmelât: muâmeleler, davranışlar, alış verişler, dinin uygulamaya yönelik kısmı. muâmele: davranış, işlem, birbiri ile iş görme, amel etme, alış veriş. muamele-i şer'iye: dinî muâmele, dinle ilgili davranış. muâmele-i mühimme: önemli iş. muâmele-i ubudiyet: kulluk işi. muâmele-i zevciye:evlilik hayatı. muammâ: bilmece, anlaşılmaz iş, anlaşılması. zor olan sır, bilinmeyen hâl, karışık şey. muammâ-i acibâne: hayret verici, anlaşılmaz ve bilinmez bir şekilde. muammâ-i acibe: hayret verici bilinmeyen hal, anlaşılmaz iş. muammâ-i müşkülküşâ: anlaşılması, açıklanması zor mesele. muammâ-i Rubûbiyet: Cenâb-ı Allah'ın sebepleri kudret eline bir perde yapması, imtihana sevk etmesi. muammââlud: muamma karışık, anlaşılmaz ve bilinmez iş bulanık. muannid: inatçı, inat eden. muâraza: biri ile yarışmak, birbirine karşı gelmek, sözle karşılıklı mücadele. muâraza-i bilhuruf: söz, yazı veya fikir ile birisine karşı gelmek. muârız: karşı, zıd, ters. muarrâ:fenâlıktan uzak, beri, yüksek, temiz. muarrif: târif eden. muattal: işsiz, tatil edilmiş, kullanılmaz olmuş. muattal: âtıl bırakan, işsiz eden, işe yaramaz hâle getiren; Allah'ın sıfatlarını inkâr eden felsefeci, Allah'I inkâr eden. muâvenet: yardımcılık, yardımlaşma, yardım, teâvün. muayyen: kati olarak. belli olan, belli, ölçülü, tâyin ve tesbit edilmiş olan. muazzam:fevkalâde büyük, iri, koskoca. muazzez: izzet ve şeref sahibi, saygı gören. Mucib: duâlara cevap veren Allah. mucib: icap eden, lâzım gelen; gereken, gerektiren; cevap veren. mucib-i bizzat: her şeyi yapmaya bizzat mecbur olan. Serbest olmayan. Felasifenin Cenâb-ı Hakkın ihtiyarını elinden alan fasit bir taifesinin görüşü. mucid: icâd eden. Yoktan var eden. Mücid-i hakiki: hakikî icâd sâhibi olan Allah. Mücid-i Küll-i Mevcud: her varlığı var eden Allah. mücid-i hakim: hikmet sahibi olan îcadçı. mudga: et parçası. mudhike: gülünç şey, gülünülen hal, komedya. Mufaddıl: faziletlendiren, iyilik. eden, karşılıksız nimet veren Allah. mufassal: tafsilâtlı, izahlı, geniş izahlı, kısımlara ayırıp anlatılmış. mufassalan: tafsilâtlı olarak, ayrıntılı biçimde, geniş ve izahlı şekilde. mugaddi:gıdalı, besleyici. mugâlâta: yanıltıcı söz etme, safsata. mugayyebât-ı hamse: beş bilinmeyen şey Lokman Suresinin sonuncu ayetinde belirtilen ve Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği ifâde edilen beş şey şunlardır|Kıyâmetin ne zaman kopacağı yağmurun ne zaman yağacağı, rahimlerde olanı, kişinin yarın ne kazanacağı ve kişinin nerede öleceği. Muğiş: yardım eden, yardıma koşan, medet edici mânâsında Allah'ın bir ismi. muhabbet: sevgi, sevmek. muhabbet-i gayr-i meşrua: dine uygun olmayan sevgi. muhabbet-i hakikiye: gerçek muhabbet. Hakiki şefkat. muhabbet-i İlâhiye: Allah sevgisi. muhabbet-i meşrua: dîne uygun sevgi. muhabbet-i zâtiye: Zât-ı İlâhiyeye muhabbet. muhabbetullâh: Cenâb-ı Hakka karşı duyulan ihlâslı sevgi. muhâbere: haberleşme. muhaddis: hadis ilmiyle uğraşan âlimler. muhaddisin-i muhaddesin: Allah tarafından ilhama mazhar olan hadisçiler. muhâfaza: koruma. muhâfaza-i nefs: nefsi korumak. muhâfız: koruyan. muhâkemât: düşünme, zihinde inceleme yapma. muhakeme: akıl yürütüp doğru bir netice elde edebilme, tartma, değerlendirme; yargılama. muhakkak: hakikatı ve gerçeği belli olmuş, doğru. muhakkik: hakîkatı araştırıp bulan, bir meselenin içyüzünü inceleyerek vâkıf olan, hakîkatlara hakkıyla vâkıf olan ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimleri. muhakkikin: hakîkati bulup meydana çıkaranlar" iç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velîleri. muhakkikin-i evliyâ: Vedud ismine mazhar olup Allah'ın muhabbetiyle kendinden geçen evliyalar. muhakkikin-i İslamiye: Müslüman muhakkikler. muhâl ender muhâl: imkânsızlık içinde imkânsızlık. muhâl: imkânsız; olması mümkün olmayan. muhâlât: muhâller, imkânsızlıklar. muhâlefet: karşı gelme. muhâlif: uymayan, zıt olan; karşı duran. muhâlif-i hak: gerçeğe zıt. muhâlif-i hikmet: hikmete zıt. muhalif-i vâki: olan şeye zıt, meydana gelene aykırı. muhâliyet: imkânsızlık, imkânsız oluş. Muhammedü'l Hâşimi: Hâşimî sülâlesinden olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a. s. m. ). Muhammedü'l-Emin: "güvenilir Muhammed" mânâsında Peygamberimiz müşrikler tarafından verilen bir lâkab. muhârebe: savaşma, harb etme. muhârebe-i bissüyuf: kılıçla savaşmak, silâhla mücadele etmek. muharrik: tahrik eden, harekete geçiren. muharrip: yıkan, harap eden, bozan, perişan eden. muhâsebe: hesâba çekme. muhâsebe vakti: hesâba çekilme zamanı. muhâsebe-i a'mâl: insanların yaptıkları işlerin hesabının görülmesi. muhassala-i mesâi: çalışmalar sonunda elde edilen netice. muhassıs: tahsis eden; bir şeye veya bir kimseye bir özellik kazandıran. muhât: ihata edilmiş, kuşatılmış, çevrelenmiş. muhatab-ı İlâhî: Cenâb-ı Hakkın hitap ettiği kimse muhatabin: muhataplar. muhatap: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan. muhâverât: konuşmalar, haberleşmeler. muhâvere: konuşma, görüşerek konuşma. muhâvere-i temsiliye: misâller ile arılatma, izah etme. muhayyer: seçilmesi serbest olan. muhayyirü'l-ukul: akıllara hayret verip hayranlık uyandıran. muhbir: haber veren, haberci, haber toplayan. Muhbiri Sâdık: doğru haberci; Allah ve âhiretle ilgili doğru haberler veren Peygamberimiz (a. s. m. ) ve diğer peygamberler (a. s. ) için kullanılır. muhdis: birşeyi meydana getiren. muhit: ihâta eden, her şeyi kuşatan ve her şeyi içerisine alan; etraf, çevre; büyük deniz, okyanus. muhit-i içtimâi: sosyal çevre, sosyal anlayış. muhib: seven, hayrı isteyen, muhabbet eden. mûhiş: korkutan, korku veren. muhkem: sağlam. muhlisen: içtenlikle, samimiyetle. muhrik: ateş gibi, yakıcı. Muhsin: "kullarına çok ihsanda bulunan" mânâsında Allah'ın bir ismi. muhtaç: ihtiyaç duyarı. muhtar: ihtiyar sâhibi. Hareketinde serbest olan. muhtasar: özetlenmiş, kısa, özet, hulâsa. muhtelif: çeşitli, değişik. muhtelifü'l-cins: çeşit çeşit; cins cins çeşitli cins. muhtelifü'l-ecnâs: ayrı ayrı cinsler, çeşitler. muhterem: hürmet edilen. muhteşem: ihtişamlı, gösterişli, göz alıcı. muhtevâ: bir şeyin içindekiler. Muhyi: ölmüşleri dirilten, her şeye hayat veren Allah. Muhyiddin-i Arabi: Hicrî 560 yılında İspanya'da doğdu. Anadolu ve Arabistan'ı gezdi; mutasavvıf ve büyük âlim idi; Fütuhat-ı Mekkiye, Füsusul Hikem adlı eserleri meşhurdur; 638'de Şam'da vefât etti. Muin: yardımcı; Allah'ın" yardıma muhtaç olanlara yardım eden mânâsındaki bir ismi. mukâbele: karşı karşıya getirme, karşılaştırma, karşılık verme. mukâbil: karşı, karşılık olarak, bedel. mukaddemât:bir şeyin ilk hazırlıkları. mukaddeme: önsöz, giriş, ilk söz, başlangıç, önde gelen. mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika: ileride verilecek mükâfatın başlangıcı. mukadder: tâyin ve takdir olunmuş olan; miktarı ve kıymeti biçilmiş olan. mukadderât: ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler, kader; Allah tarafından takdir edilenler. mukadderât-ı hayat: kader, Allah'ın takdir ettiği hayat. mukadderât-ı hayatiye: Cenâb-ı Hakkın hayat için takdir ettikleri; kader. mukadderât-ı istikbâliye: gelecekteki kader, alın yazısı. mukaddes: kudsî, temiz, pâk, âri ve yüce olan, kusur ve noksandan uzak olan. mukaddime: önsöz, başlangıç, evvel gelen, öne geçen. mukâddime-i temsîliye: başlangıçtaki, girişteki misâl. Mukaddir: bir şeyin kıymetini biçip, takdir eden Allah. mukallid: taklid eden. mukârin: bitişik, beraber. olan. mukarrebin: iman ve ibâdetle Allah'a mânen yakın olanlar. mukarrer: kararlaşmış, kesinlik kazanmış. mukattaât: Kur'ân-ı Kerim'de bazı surelerin başlarında bulunan kesik kesik ikisi üçü birleşik veya tek tek yazılı harfler Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Tâ Hâ gibi bunlar İlâhi bir şifre olup mânâsını Peygamberimiz (a. s. m. ) ve onun vârisleri bilir. mukâvemet: dayanma, karşı koyma, direnme, direnç. mukâvemetsuz: dayanmayı tesirsiz hâle koyan, mukavemeti kıran. mukavves: yay gibi bükülmüş, eğrilmiş. mukayyed: bağlı, kayıtlı, sınırlı. mukim: bir yerde devamlı kalan,. oturan. mukni: iknâ eden, inandıran, kâfi derecede. izah ve ispat eden. muktazi: iktizâ eden, gerektiren, gerekçe, gereklilik. muktedir: gücü yeten, kuvvetli, iktidar sahibi. muktedirâne: güçlü, kuvvetli, becerikli şekilde. muktezâ: gereken, lâzım gelen, icap eden. muktezai-i adl: adâletin gereği. muktezâ-i akıl: aklın gereği. Akla uygun. mukteza-i hakikat: hakikatin gereği ve lâzımı. muktezâ-i hikmet-i İlâhiye: Cenâb-ı Hak'kın hikmetinin gereği. muktezâ-i ihâta-i ilmî: her yeri kuşatan ilm-i İlâhinin gereği. muktezâ-i ism-i Hakim: her şeyi hikmetle yaratan Hakîm isminin gereği. muktezâ-i rahmet: rahmetin bir gereği. muktezâ-i seciye: asalet ve ahlâkın gereği. mukteziyât: gerekli olan şeyler.. mumdâr: ışık veren, ışık tutan. mumdâr-ı şehnâz: nice devirlerdir ışıldayan bir muma sahib olan. Munazzım: sıralayıp dizen her şeyi en güzel bir şekilde tanzim eden Allah. muncezib: beriye çekilen, cezb edilen. munis: alışılmış; ehlîleşmiş, cana yakın, sevimli, dost, itaatkâr. muntazam: düzene girmiş, intizamlı. muntazaman: düzenli, intizamlı olarak. muntazır: bekleyen. murabbâ: dört köşeli şekil, kare. murad: kast, istenen, talep edilen, dilek. murassâ: kıymetli taşlarla, sırmalarla süslenmiş. murassaât-ı rahmet: süslü ve müzeyyen. rahmet eserleri. murassaât: murassâlar, cevher ve inci gibi değerli taşlarla süslenmiş şeyler. murdar: pis, kirli, temiz olmayan. murtabıt: irtibat halinde; bağlı. musaddak: doğruluğu kabul edilmiş, doğrulanmış, tasdik olunmuş. musaddık: tasdik eden. musaddıkâne: tasdik ederek, doğrulayarak. musaffâ: sâfileşmiş, temizlenmiş, süslenmiş. musahhar: emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış. musahhar-ı pürnur: nurlu, nur saçan hizmetkâr. musahhariyet: musahhar oluş, emre. boyun eğdirme. musahhihâne: tashih ederek, düzelterek. musâlâha: barışma, kırgınlığı ortadan kaldırma, karşılıklı anlaşma. musallat: rahatsız eden, sataşan. musannâ: sanatlı bir şekilde yapılan, çok süslü. musannif: kitap tertip eden; sınıflandıran. Musavvir: tasvir eden, şekil ve sûret çizen her şeye kendine lâyık güzel şekil ve suretler veren Allah. musavvire: tasavvur edilen. Şekillenen. Şekillenme. musıka-i İlâhi: İlâhî müzikler. Fıtrî sesler. musıka-i zikriye: zikir hâlindeki müzik. musiki: müzik. musırrâne: ısrarla, ısrarlı bir şekilde musibât-ı dünyeviye: dünya musibetleri. musibet: âfet, belâ, felâket, hastalık, dert sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar. musibet-i âmme: umumî musibet. musibetzede: belâya uğrayan, hastalık veya başka dertlere uğrayan, musîbete uğramış olan. mutaassıp: bir şeyi savunmada aşırılık gösteren ve inat eden; körü körüne inat ve ısrar eden. mutâbık: uygun, muvâfık. mutâbık-ı vâki: ayniyle vâki. Gerçek olmuş. mutantan:tantanalı, gösterişli. mutasarrıf: tasarruf hakkı ve selâhiyeti olan, tasarruf eden bir işi kendi isteğine göre idâre eden, bir malın sahibi. Mutasarrıf-ı Alîm: her şeyi bilerek, yöneterek kullanan Allah. Mutasarrıf-ı Kadir-i Rahim: her şeyde istediği. gibi tasarruf edebilen ve her şeye gücü yeten, mutlak merhamet sahibi Allah. Mutasarrıf-ı Zişan: şan sahibi ve her şeyde istediği gibi tasarruf eden Allah. mutasavver: tasavvur edilmiş, yapılması düşünülmüş, hatırdan geçen. mutasavvıfin: mutasavvıflar, tasavvuf ehli, sofiler. mutasavvire: tasavvur eden, tasarlayan, zihinde suret veren. mutavassıt: ortada vasıtalık eden, arada ıslah edici olan, orta derecede, orta halli, sebep. mutavattinin: yerleşmiş, vatan eylemiş. mutazarrır: zarar ve ziyana uğrayan, zarar görmüş olan. mutedil: îtidalli, orta dereceli. mutekid: dindar, dîni bütün. mutemid: itimad eden. Güvenen. muteriz: îtiraz eden, karşı çıkan. Mütezile: Emeviler devrinde ortaya çıkan ve Allah'ı tenzih etmek maksadıyla meseleleri sırf akılla izaha çalışan ve "Kul fiilinin yaratıcısıdır" görüşüne inanan bâtıl bir itikâdî mezhep. muti: söz dinleyen, itaat eden, saygılı. muti-i kânun-u İlâhî: Allah'ın kânununa itaat eden. mutlak: salıverilmiş, serbest bırakılmış kati, şüphesiz, asla bir şarta bağlı olmayan, yalnız, tek, sınırı ve sonu olmayan. mutmain: tatmin olan, içi rahat, müsterih, şüphesi kalmamış, emin. muttali: bilgili olmak, malumat sahibi olmak; haberli, bilgisi olan. muttasıf: kendisinde bir hal ve sıfat bulunan, vasıflanan. muttasıl: bitişik. muvâfakat: uygunluk, uymak, anlaşmak, karşılıklı anlaşma, razı olma, müsâade. muvaffak:başarmış, gâyesine erişmiş. muvaffâkıyet:başarı, başarılı olma. muvâfık:uygun, uymak, kabullenmek. muvâfık: uygun. muvahhid: Allah'ın birliğine inanan. muvahhiş: vahşet veren; korkutup ürküten. muvakkat: vakitli, fâni, geçici; kısa bir zaman için. muvakkaten: geçici olarak. muvâzene: ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma. muvâzene-i a'mâl:yapılan işlerin tartılması. muvâzene-i hâl:farklı hal ve vaziyetlerin karşılaştırılması. muvâzenet: iki şeyin uygunluğu veya belli bir hususta birbirine eşit olması. muvâzi: paralel, birleşmeden ve ayrılmadan iki şeyin yan yana bir arada uzayıp gitmesi. muvazzaf: vazifelendirilen; vazifeli. muzaaf: iki kat; iki misli. muzır: ziyan veren, zararlı, zarara sokan. muzlim:·karanlık, karanlıklı, siyah, siyahlık; zulmetli, dehşetli. muzmer: gizli, saklı, örtülü. muztar: zaruret içinde, zorlanmış, cebr olunmuş, mecbur. muztarip: ıztırap duyân, acı çeken; sıkıntılı, ıztırap çeken. mü'min: Allah'a ve emirlerine, kânunlarına iman eden, inanan. mübâdele: değiştirme, bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi, trampa. mubah:işlenmesinde sevap ve günah olmayan şey, yapılmaması ve yapılması dinen caiz olan şey. mubâhât: iftihar edici bir güzellik; günahı ve zararı olmayan şeyler. mübâhese: karşılıklı konuşma, bahislerden söz etme, sohbet. mübâlâğa: birşeyi olduğundan fazla veya az göstermek, abartma. mübârek: İlâhî hâyrın bulunduğu şey, bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı, çoğâlmış. mübâreze: çekişme kavga, dövüş, mücâdele, çarpışma. mübâşeret: bir işe başlama; temas etme; meşgul olma. mübâyaa: satın alma. mübelliğ: tebliğ eden, bildiren. mübelliğ-i marziyât: Allah'ın istek ve emirlerini insanlara ulaştıran, bildiren. müberhen: bürhan ve delillerle isbatlanmış olan. müberrâ: berî, müstesnâ, temiz, noksansız, kusurdan uzak ve arınmış. mübtıl: Hakkı bâtıl gören. Battal eden, faydasız hâle getiren. mücâdele: çekişme, uğraşma, savaşma. mücâhede: cihad etme, din düşmanlarına karşı koyma, çarpışma, uğraşma, çalışma. mücâhede-i a'dâ: düşmanlarla savaşma. mücâhid: cihad eden, savaşan, din için gayret eden. mücâveret: komşuluk, yakınlık. mücazat: cezalandırma; karşılık verme, ceza. mücâzefe: sözle karşısındakinin hakkını örtmek, aldatmak. mücedded: yenilenen. mücehhez: cihazlandırılmış, donatılmış. mücellâ: parlak. Cilalanmış. mücelled: ciltlenmiş, ciltli kitap. Mücemmil: güzelleştiren, güzel yaratan Allah. mücerred: yalnız, tek, hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan, çıplak, soyulmuş, tek başına. mücessem: cisim şeklinde olan, cisimleşmiş. mücevherât: kıymetli taşlar, mücevherler, süs eşyaları. mücmel: kısa, öz, muhtasar, sözü az mânâsı çok olan. mücmelen: kısa ve özlü bir şekilde. müçtehid: içtihâd eden, âyet ve hadisler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri. İmam-ı Azam ve İmam-ı Şâfî gibi. (bak. içtihâd) müçtehidin: büyük içtihat âlimleri. müçtehidin-i izâm: büyük müçtehidler. müçtemi: bir arada; toplanmış. müçtemian: toplu olarak, topluca, hepsi birden. müdâfaa: savunma. müdâfaât: savunmalar. müdâhale: karışma, araya girme, sokulma. müdakkik: inceden inceye dikkatle araştıran. müdakkikâne: dikkatle inceleyerek. müdakkikin-i ulemâ: dikkatle araştıran, inceden inceye tedkik eden âlimler. müdâvele-i hissiyât: duygu alışverişi. müddeâ: iddiâ edilen şey. müddeharât: depolananlar. müddei: îddiâ eden. müddet-i bekâ: ömür. Yaşama süresi. müddet-i hayat: ömür, yaşama süresi. müddet-i ikâmet: bir yerde kalma müddeti. müddet-i ömr: ömür müddeti. Müdebbir: İdâre eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah. Müdebbir-i Hakîm: her şeyi hikmetle yaratan ve her şeyi idâre eden. Müdebbiri Rahim-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve merhamet sahibi, her şeyi idâre eden Allah. müdebbirâne: müdebbir olana yakışır şekilde, tedbirlice, her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek. müebbet: ebedî, sonsuz. müeccel: sonraya bırakılan, tehir edilen. müekkel: vekil tâyin edilen, vekil tâyin olmuş. müellif: te'lif eden, yazar. müesses: tesis olunmuş, binâ edilmiş, temeli atılmış. müessir: eseri yapan; tesirli, dokunaklı. müessir-i hakiki: hakikî tesir sahibi. müessir-i ziliktidar: güç, kuvvet ve eser sahibi. müessis: tesis eden, kuran. müeyyed: te'yid edilmiş, doğrulanmış, kuvvetlendirilmiş. müezzin-i âzam: en büyük müezzin olan Hz. Muhammed (a. s. m. ) müferakât: ayrılıklar, ayrılmalar. müfarakât-ı Ahmediye: Hz. Muhammed'den (a. s. m. ) ayrılık. müfehhimâne: anlayarak, anlayana yakışır halde. müferrah: ferahlamak. Üzüntü ve sıkıntıdan kurtulma; rahat, sevinçli. müfessir: tefsir eden, izah eden, anlayabildiği. mânâyı söyleyen ve yazan; Kur'ân'ı tefsir etmek yetkisine sahip, âlim, fâzıl ve kuvve-i kudsiye sahibi zât. müfessir-i hakiki: gerçek müfessir, Kur'ân'ı tam ve doğru olarak açıklayan hâdis. müfettiş: teftiş eden, kontrol eden. müfettiş-i şâkir: verilen nîmetlere karşı şükreden müfettiş, kontrolcü. müflis: iflas etmiş, parası pulu kalmamış kimse. müflis felsefı: mânen iflâs etmiş felsefeci. müfsit: bozguncu, bozan. müftehir: kendisiyle iftihar eden. müftereyât: başkasının üzerine atılan iftiralar, suçlar, kabahatlar. müfteris: yırtıcı, parçalayıcı.. mühefhef: narin, ince. Nazik. müheyyâ: hazır hale getirilmiş. müheyyiç: heyecan verici. mühezzeb: doğru-düzgün. Gelişkin; mühim: önemli. mühlet: vakit, bir işi ileri bir zamanda yapmak için geri bırakmak. mühmel:ihmal edilmiş, bırakılmış, kıymet verilmemiş. mühr-ü Rabbâni: her şeyi idâre ve terbiye eden Allah'ın mührü. mühr-ü Rahmânî: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi bol rızık veren Allah'ın mührü. mühr-ü Vahdâniyet: Allah'ın birliğinin mührü. mükâbere: kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği halde gerçeği kabul etmemek ve kavga çıkarmak. mükâfat: bir hizmet, iyilik veya başarıya karşılık verilen ödül. mükâfat-ı âcil: âcil, acele bir mükâfât. mükâfat-ı ruhâniye: ruhla ilgili mükâfat, mânevi. ödül. mükâleme: karşılıklı konuşma. mükâleme-i ulviye: yüce ve yüksek konuşma. mükellef: vazifelendirilen; Allah'ın emir ve yasağına muhatap olan; mükemmel şekilde hazırlanmış. mükellefîn: verilen vazifelerden mes'ul ve mükellef olanlar. mükemmel:tamam, olgun, kemâl bulmuş, eksiksiz. mükemmeliyet-i hilkat: yaratılışın mükemmelliği. mükemmeliyet: mükemmellik. mükerrem: kerim olan; hürmet ve tazim olunan; şerefli, ikram olunmuş. mükerrer: birçok kere, tekrarlanmış. mükerreren: tekrarlayarak, defalarca. mükrim: ikram edici. Misafir ağırlayıcı. Misafirperver. mükrimâne: ikram ederek. mülâhaza: dikkatle bakmak, düşünme, iyice düşünüp bir işin hakikatını incelemek. mülâkât: kavuşma, buluşma; yüz yüze görüşme. mülâzım:eskiden yüzbaşılığın altındaki bir makâm, rütbe. Teğmenlik. mülevven: renkli, boyalı, çeşit çeşit boyalı. mülevves: kirli, bulaşık. mülhem: kalbe doğmuş, Allah'ın, ilham ile kalbe bildirdiği şey. mülhemâne: ilham alarak. mülhid: dinsiz. mülk:mal, yer, bina. mülkiye: memleket idaresi için çalışan daire veya bu dâireye mensup olarılar; asker olmayanlar; şeriat âlimlerinin hâricindeki memurlar sınıfı. mültebis: iltibas etmiş. Biri diğerine karışmış. mülteci: sığınan. mülzem: susturulmuş, ilzam edilmiş, mağlup edilmiş. mümânaat: engel olmak. mümaselet: benzeyiş, şekil ve sûretce birbirine benzeme. mümessil: temsilci. mümessilât-ı habise: pis ve kötü temsilciler. Mümit: öldüren, öldürücü, ölümü veren Allah. mümkîn: İlâhî tercih ile meydana gelen her şey. mümkinât: var veya yok olması eşit olup, varlığı ve yokluğu için Allah'ın tercihine muhtaç olan şeyler; Allah'ın dışındaki bütün varlıklar. mümkünât: imkân dâiresi, mümkün olabilenler. mümtaz: seçkin, üstün. mümteni: mümkün olmayan, imkân mümteniât: imkânsızlıklar. mümteniâtü'n-bizzat: varlığı hiç bir şekilde mümkün olmayan. mûmtezicen: birleşmiş olarak, birleşerek. mümtezic: imtizaç etmiş, karışmış, uyuşmuş, birleşik. mün'adim: yok olan. Mün'im: herkese lâyık bol rızık ve nîmet veren Allah. Mün'im-i Hakiki: gerçek nimet verici olan Allah. Mün'im-i Hakikiye: hakiki nimet sahibi olan Allah. Mün'im-i Kerim: nîmetlendiren, bol bol ikram. ve ihsanda bulunan Allah. Mün'im-i Rahim: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi nîmetlendirici olan Allah. münâcât: Allah'a yalvarmak, duâ. münâcât-ı Ahmediye: Peygamberimizin (a. s. m. ) duâsı. münâcât-ı Museviye: Hz. Musâ'nın duâsı. münâfât: birbirinin aksine olan, aykırılık, zıtlık. münâfık: ikiyüzlü, araya nifak sokan, ahdinde durmayan, inanmadığı halde inanır görünen. münâfi: zıt, ters, aykırı. münâfi-i edep: adaba zıd, ahlâka aykırı münâfi-i his: duyguya zıt. münâfi-i kemâl: olgunluğa zıt. münâkaşa: tartışmak. münâkaşât: münâkaşalar, tartışmalar. münakkaş: nakışlı, nakışlarla süslenmiş. münâsebât: alâkalar, ilgiler, bağlar, münâsebetler, ilişkiler. münasebât-ı şedidiye: şiddetli münâsebetler. münâsebât-ı hafiye: gizli münasebetler, ilgi ve bağlar. münâsebât-ı rızkiye: rızıkla ilgili münâsebetler, rızıktan dolayı bütün varlıkların birbiriyle ilişki içinde bulunmaları. münâsebet: iki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka. münâsebet-i hafiye: gizli münâsebet. münâsebet-i hayâliye: hayali ilgi ve bağlar. münâsebet-i mâneviye: mânevi,münâsebet. münâsebet-i siyâk-ı kelâm: birbiriyle münâsebetli kelimelerin bir tertib ve düzen içinde ifade edilmesi. münâsebet-i şedide: şiddetli bir münâsebet ve kaynaşma. münasebettar: ilgili, alâkalı, bir şeye uygun ve yakın olan. münâsip: uygun, denk münâvebe: nöbette iş görmek, nöbetleşmek. münâvebeten: nöbetleşerek, sırayla. münâzara: karşılıklı konuşma, tartışma. münâzara-i faraziye: karşılıklı konuşma ve soru-cevap tarzında. münâzaün fih: hakkında tartışılan. münbasit: inbisat eden, yayılan, genişleyen. müncelib: celb edilen, çekilen. müncemid: katılaşmış, buz kesilmiş, donmuş. müncer: dayanmak, nihayet bulmak; bir tarafa çekilmek, sürüklenme, sona eren, neticelenen. müncezib: beriye çekilen, cezb edilen. mündemiç: bulunan, içine alınan, konulmuş olan. münderiç: birşeyin içine konulmuş bulunan, içinde bulunan; derc edilen. müneccemen: bölüm bölüm, parça parça. müneccim: yıldızların hareket ve hallerini tetkikle uğraşan, mevki ve hareketlerinden mânâ ve hüküm çıkaran, falcı, astrolog. münekkit: tenkit eden. münevver: âlimler meclisi, nurlu, aydın. münevverü'l-akıl: aklı nurlanmış. münevverü'l-kalb: îman ve ibâdetle nurlanmış. kalb. münevvim: uyutucu. Uyku ilâcı. Münevvir: her şeyi maddî ve mânevî nurlandıran, sonsuz nur sahibi Allah. münezzeh: kusur ve noksanlıktan uzak olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, pâk, kusursuz. münezzeh Nüsün: kusursuz güzellik. münezzehiyet: temiz ve pâk oluş, kusur ve eksikten uzak oluş. münfail: fiilden tesir gören, tesir ile harekete geçen. munfasıl: birbirinden ayrılmış, kopmuş. münferid: tek, yalnız, tek başına. münhasır: yalnız bir şeye veya kimseye âit olan, tekelleşmiş olan, mahsus olan, tek bir şeye âit olan, has. münhasıran: yalnız bir şeye mahsus olan olarak. münhasif: sönükleşen. Kararmış, Gölgelenmiş. münib: günahları terk edip Allah a yönelen. münkad: inkıyad eden, boyun eğen, itaat eden. münkasım: kısımlara, bölümlere ayrılmış. münkerât: haramlar. Allah'ın yasak kıldığı şeyler. münkir: inkâr eden, kabul etmeyen, inkârcı, görmezden gelen. münkir-i câhil:câhil inkârcı. münkir-i gâfil: gâfil inkârcı müntakim: intikamcı. müntebih: uyanık olan. Gafletten uyanan. müntehâ:son, en son derece, en son yer, nihâyet. müntehri Mirac: Mi'racın neticeleri. müntehap:seçilmiş. münteşir: intişar eden, gelişen, yayılan, dağılan; intişar eden, gelişen. münzevi: yalnız başına çekilip kimse ile görüşmeyen tek başına kalmış. müphem: belirsiz, gizli. müptedi:yeni, acemi. bid'a çıkaran. müptelâ: alışkanlık kazanmış, dertli, hasta, başı sıkıntılı, rahatsız, belâlı, düşkün, tutkun, tutulmuş. mürâât:gözetme, uyma. mürâcaat: başvurma. Mürebbi: her şeyi terbiye ve idâre eden, besleyip büyüten Allah. Mürebbi-i Hakim-i Zülcelâl: celâl sahibi, her şeyi hikmetle yaratan ve her şeyi terbiye eden Allah. mûrebbi-i ervah: ruhların. terbiye edicisi. mürebbî-i nüfus: nefislerin terbiyecisi. mürebbiyâne:terbiye edene yakışır şekilde, terbiye ederek, yetiştirerek. müreccah: daha üstün kabul edilen, tercih edilen. müreccih: tercih eden, üstün tutan; tercih ettiren sebep mürefref: ince nazik kumaştan yapılmış, dalları sallanan latif ağaç tasvirleri. mürekkeb: terkib edilmiş, bir kaç maddeden yapılmış, karışmış, meydana gelmiş. mürekkebât: mürekkepler, birkaç elemandan meydana gelen şeyler. Mürettib: her şeyi tertip ve düzene sokan Allah. mürid: Allah'ı isteyen, Onun rızâsına kavuşmayı arzu eden. mürselin: Allah tarafından insanları irşad için gönderilen peygamberler. mürşid: irşad eden, doğru yolu gösteren. mürşidi-i alim: irşad eden, aydınlatan elim. mürşid-i mutlak: herşeyin mürşidi. mürşid-i Rabbâni: Rabbânî mürşid, doğru yolu gösteren. mürşidâne: hak ve doğru yolu göstererek. mürtezık: rızıklanmış, rızık bulmuş olan. mürür: geçmek, gitmek; bir taraftan girip öteden çıkmak; sona erme. mürûr-u a'sar: asırların geçrnesi. mürûr-u zaman: zamanın geçmesi; zaman aşımı, zamanla. müsaade: izin. müsâbaka: yarışma. müsâbakât: müsabakalar, yarışmalar. müsâdeme: çarpışma, vuruşma, birbirine çarpma. müsâleme: iki taraf arasında barış olması. Barışıklık. müsâmaha: hoşgörü, kusuru görmezlikten gelme. müsâvât: eşitlik. müsâvi: birbirine denk, eşit, aynı seviyede olan müsbit: ispat eden. müsebbeb: netice; sebeplerden sonra meydana gelen şey, sebepleri, vesileleri mevcut olan. müsebbebât: bir sebeple olanlar, sebeple meydana çıkanlar, neticeler. Müsebbibü'l-Esbab: bütün sebeplerin yaratıcısı olan ve onları emrinde bulunduran Allah. müsebbih:tesbih eden. müsekkin: teskin eden, uyuşturan. Ağrı ve elemi izâle eden. müsellem: teslim olunmuş. Tasdik edilmiş. Doğruluğu şeksiz şüphesiz kabul edilmiş. müsellemât: sağlam ve doğruluğunda şüphe olmayan kâideler. müsellemât-ı şer'i: doğruluğuna şüphe olmayan, şeriatın hükümleri; kabul ve tasdik edilmiş genel düsturları. müselsel: birbirine bağlı,. arka arkaya gelen. müsemmâ: isimlendirilen, isim sâhibi. müsemmâ-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve isim sahibi. Müseylime-i Kezzâb: yalancı Müseyleme. Arabistan'da Asr-ı Saadette Yemameli bir yalancı, peygamberlik iddiâ ederek maskara olmuş. Hicri 11. yılda öldürülmüştür. müskir: sarhoş edici içki. müsmir: meyvedâr, meyveli, meyve veren; hayır ve fayda veren. müspet: olumlu, uygun, yapılması memnuniyet veren, pozitif. mûsrif: israf eden. müstağni: kimseden bir menfaat beklemeyen, başkalarına ihtiyaç duymayan, gözü ve gönlü tok. Müstağnî-i Alelıtlak: mutlak surette hiçbir şeye muhtaç olmayan fakat herşeyin Ona muhtaç olduğu Allah. müstağni-i mutlak: sûret-i katiyyede ihtiyacı olmamak. müstağniyetün anha: kendilerine hiç ihtiyaç olmayanlar. müstağrak: gark olmuş, dalmış müstahsen: istihsan edilen, beğenilen. müstahsin: beğenen, iyi. bulan, takdir eden. müstaid: istidat ve kabiliyet sahibi olan. Zeki ve akıllı kimse, uyanık, anlayışlı. müstakar: karar bulan, bir yerde sâbit ve sâkin duran, kararlı, karargâh, durulan yer. müstakbel: ilerideki, gelecek; gelecek zaman, istikbâl edilen. müstakim: istikâmetli, istikâmette giden, doğru yolda olan. müstakil: bağımsız, hür, başlı başına. müstebit: diktatör, zulûm ve baskı yapan. Başkasının hukukunu elinden alan. müstehak: hak eden, hak etmiş, kendisi kazanmış. müstehziyâne: alay edercesine. müstekreh: tiksinilen. mûstemi: dinleyen, dinleyici. müstemid: medet isteyen. Yardım dileyen. müstemir: yerleşmiş, devam eden, sürekli, arasız. müstemirren: yerleşmiş, kesinleşmiş, yaygın hâle gelmiş. müstenid: bir şeye dayanan, dayanmış. müstesnâ: ayrı muâmeleye tâbi tutulan, kâide dışı bırakılmış olan. müstetir: örtülmüş, setredilmiş, gizlenmiş. müstevli: istilâ eden, zapt eden; işgalci. müsvedde: karalama, temize çekilmek üzere yazılan. müş'ir: bildiren, haber veren müşâbehet:. benzeme, benzeyiş. müşâbih: benzeyen,. benzer. müşâhedât: gözle görünen şeyler, keşifle seyredilenler; görülenler. müşâhede: görme, seyretme, şâhit olma. müşâhit: görerek inceleyen, gözcü. müşâkele-i cinsiye: akrâbalık yakınlık. Aynı soydan. Soya çekim. müşâkelet: benzeyiş. Şekildeki, cinsi benzeyiş. müşerref: şereflendirilmiş, şerefli, şereflenen. müşerrefiyet: şeref bulma, şerefli bir muhâtabiyet. Şerefe mazhar olma. müşerri: şeriatın kurucusu. Şeriat kanununu meydana getiren. müşevveş: karmakarışık, düzensiz anlaşılmaz. müşevveşiyet: karışıklık. müşevvikâne: teşvik edercesine. müşfik: şefkatli, acıyan. müşfikâne: şefkatlice. müşir: mareşal. müşiriyet: mareşallik. müşkülât: zorluklar, güçlükler, çetin şeyler. müşrik: Allah'a ortak koşan. müştak: çok özleyen bir ayna; birçok yönleriyle Allah'ın isimlerine olduğu gibi, sonsuz güzelliğini de göstererek ve Ona âşık olarak bir nevi aynalık yapan insan. müştakâne: özlercesine, can atarcasına, şevkle, çok isteyerek. müştehir: açılmış, yayılmış, dağılmış, duyurulmuş. müştehiyâne: iştahlı bir şekilde. müştehiyât: nefsin hoşuna giden ve iştahla yenen şeyler. müşteki: şikâyetçi. müştemil: kavrayan, içine alan. müştemilât: bir şeyin içine aldığı şeyler; eklentiler. müşterek: iştirak etmek, beraber olmak. Müşteri: Jüpiter gezegeni. müstağni: kimseden bir menfaat beklemeyen bir şey istemeyen, kimseye ihtiyacı olmayan. mütâlâa: bir işi düşünme; okuma; tetkik etme, etraflıca düşünme. mütâlâagâh:etraflıca düşünme,. okuma ve inceleme yeri. mütâlea: bir işi etraflıca düşünmek, okumak, incelemek. mütâreke: ateşkes. Karşılıklı olarak anlaşıp silah ve kuvveti bırakmak. müteaddit: ayrı ayrı, birkaç, çeşit çeşit. müteaffin: kokuşmuş, çürüyüp bozulan. müteallik: alâkalı, bağlı. müteallikât: taalluk eden şeyler. müteâvin:yardımlaşan. mütebahhir: ilmi deniz gibi derin olan, büyük. âlim olan, allame. mütebahhirîn: geniş ve yüksek ilim sahibi olanlar. mütebâid: uzaklaşan, birbirinden uzak bulunan. mütebâki:geri kalan kısım. mütebâyin: birbirine uymayan, birbirine zıt olan; birbirinden ayrı. mütebeddil: değişen. mütecâviz: haddini aşan, tecâvüz eden, saldıran. mütecebbir: zorba, zor kullanan, cebir yapan; kibirlenen. müteceddid:yenilenen, tazelenen, tecdit edilen. mütecelli: görünme, tecellî etme. mütecessid: cesed giymiş. Cesed hâline gelmiş. mütecessis: araştıran, meraklı, gizli şeyleri öğrenmeye çalışan. mütecezzi: parça parça olan, ufalanan. mûtedâhil: birbiri içinde, iç içe. mütederric: derece derece ilerleyen, hareket eden. mütedeyyin: dindar, dinî emirlere ve yasaklara uyan. müteellim: acı çeken, elemli ve kederli olan. müteessir:tesir altında kalmış, üzülmüş veya sevinmiş, hissiyatına dokunmuş, üzüntülü. müteezzi: ezâ duyan, üzgün, incinen, cefâ gören. mütefâvit: çeşitli, farklı. mütefekkir: insanlığın ve Müslümanların problemlerini ve çârelerini çok düşünen, âlim kişi. mütefekkirâne: tefekkür ederek, düşünerek; düşünenlere has şekilde. mütefennin: fen adamı, teknik işlerle uğraşan. müteferrik: çeşitli kısım kısım, başka başka, dağınık mütegâyir: mugayir olan, birbirine zıd olan. mütegayyir: değişen, değişmiş, başkalaşmış, bozulmuş. mütehakkim: zorba, zorbalık eden. mûtehakkimâne: zorbaca. mütehâlif: birbirine muhâlif olan, birbirine uymayan, birbirini tutmayan. müteharrik: hareket eden, hareketli, tahrik edilen. mütehassıs: bir meslekte mahir olan, bir işin hakikatini iç yüzünü çok iyi bilen, belirli bir sâhada derinleşen. mütehavvil: bir halde durmayıp başka şekle giren, değişen. mütehayyir: hayrete düşen, şaşıran, ne yapacağını bilemeyen. mütekâtı': ayrı ayrı, kesik kesik. mütekellim-i maalgayr: başkaları adına konuşan. mütekellim-i vahde: kendi şahsî namına konuşan. 1. tekil şahıs. mütekellim: konuşan. mütekellimin: iman esaslarını izah ve ispat eden âlimler, kelâmcılar. mütekerrir: tekraren. Defalarca. mütelemmi: parıldayan. mütelezziz: memnun, lezzetlenmiş. mütelezzizâne: lezzet alıcı olarak, lezzet almak sûretiyle. mütemâdiyen: aralıksız, durmadan, devamlı sûrette. mütemeddin: medenileşmiş, şehirleşmiş. mütemerrid: inatçı,. dik kafalı, hakkı kabul etmekte direnen. mütemessil: bir şeye benzeyen, suretine giren. mütenâhî: sonu belli olan, sınırlı. mütenâkız: birbirine uymayan, birbirine zıt olan, birbirini bozup nakzeden. mütenâsip: uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan, birbiriyle uygunluk arz eden. mütenevvi: çeşit çeşit; çok çeşitli. müterâkim: birikmiş, yığılmış. müterakki: terakkî etmiş, yükselmiş ve ilerlemiş olan. mütereddit: iki şey arasında gidip gelen, kararsız olan, tereddütte kalan mûtesâllib: dayanıklı, sağlam, metin. mûtesânid: birbirine dayanıp kuvvet alan, tesânüd eden. mütesaviyyü't tarafeyn: iki tarafın birbirine eşit olması müteselsil: birbirini tâkip eden, zincirleme, arasız, uzayıp giden. müteşâbih(e): birbirine benzeyen; (fıkıhta)| Kur'ân ve hadislerdeki mânâsı açık olmayıp, mecâzî mânâlar taşıyan ifâdeler. müteşâbihât: müteşâbih olan âyetler; birbirine benzer olanlar. müteşekkil: birleşmiş, meydana gelen, şekillenen. müteşekkir: şükreden, teşekkürlerini bildiren. müteşekkirâne: şükrederek. mütevakkıt: bir şeye bağlı olan, onunla iş görecek olan. mütevassıt: orta derecede, orta halli. mütevâtir: yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun naklettiği haber. mütevâzi: alçak gönüllü, büyüklenmeyen. mütevâziâne: alçak gönüllülükle.. müteveccih: yönelmiş, dönmüş, bir yere doğru yola çıkan. müteveccihen: doğru, yönelerek. müteyakkız: uyanık, uyanmış, tetikte, gözü açık olan. mütezellilâne: zelîl olarak, kendi hiçliğini bilir sûrette kusur ve aczini anlamakta. müthiş: dehşet veren, korkutan. müttakî: günahlardan çok sakınan, dinin emirlerini yapmakta ve yasaklarından kaçmakta büyük gayret gösteren. müttefekun aleyh: üzerinde birleşilen mesele, hakkında ittifak edilmiş olan. müttefik: bir olunan, birleşilen, ittifak edilen. müttefikan: ittifakla, birleşerek, el birliğiyle, sözbirliği ederek. müttehit: ittihat eden, birleşen. müvellid: tevlid eden, doğuran; doğurtan kimse, meydana getiren. müvellide: doğuran. müvellidü'l-humuza: ekşilik, oksitlenme meydana getiren, oksijen. müvellidü'l-mâ: hidrojen. müvesvis: vesvese veren, şüpheye sevkeden. müz'iç: usandıran, rahatsız eden, bunaltan, sıkıntı veren. müzâhamet: birbirine zahmet verme, izdiham meydana getirme. mûzâheme: birbirine zahmet vermek. müzahraf: süprüntü, pislik. müzahrafât-ı arziye: dünyanın pislikleri ve süprüntüleri. müzahrafât: süprüntüler, yaldızlı pislikler; süslü yalan sözler. müzehheb: altın suyu ile,parlatma. A1tınlama. müzehher: çiçekli. müzekkâ: temizlenmiş, tezkiye edilmiş. müzevver: uydurulmuş, düzme; fitne, dedikodu. müzeyyen: süslü. müzeyyenât: süslü şeyler. Müzeyyin: her şeyi süslendiren Allah. müzmin: eskimiş, üzerinden zaman geçmiş, zamanla yerleşmiş olan hastalık, kronik. N: naarât-ı ra'diye: şimşek, gök gürlemesinin çıkardığı nâralar, haykırışlar. nâdan: câhil, haddini bilmez. nâdim: pişman. nâdir: eşine az rastlanan. nadire-i hikmet: bir maksat için benzersiz yaratılmış. nafaka:geçim için lüzumlu olan şey, yiyecek parası. nafaka-i uhreviye: âhiret hayatın mutluluk içinde geçmesine vesile olacak îman ve ibâdet gibi iyi işler. nâfi: nefyeden, yok diyen; inkâr eden. nâfi': menfaatli, faydalı, yarar, şifalı. nâfiz: içe işleyen, delip geçen, içeri giren, tesirli. nağamât: nağmeler, güzel sesler. nağamât-ı emvâc: dalgaların çıkardığı nağmeler, sesler. nağamât-ı hazine: üzüntü veren nağmeler. nağamât-ı zikriye: Allah'ı zikir nağmeleri. nağme: âhenk, güzel, ses, âvaz, ezgi, tegannî. nahîf: çelimsiz, zayıf, ince. nahl: arı. nahnü: biz. nâhoş: hoş olmayan, hoşa gitmeyen. nahv: yol, cihet, etraf, yön, misal, miktar; gramerde| kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemleriyle ilgili kaideleri içine alan ilim; nahiv ilmiyle Arapça cümlelerdeki kelimelerin yeri ve usulü bilinir, kelimelerin cümledeki vazifeleri öğrenilir ve cümle tahlili yapılır; sentaks. nâil: kavuşma, erme; kavuşan, eren. nâkıs: noksan, eksik, tamam olmayan. nâkızeyn:iki zıt. nâkile:nakledici âlet. nakkaş:nakış yapan, süsleyen. Nakkâş-ı Alim: her şeyi bilen ve her şeyi nakışlı yaratan Allah. Nakkâş-ı Ezeli: evveli olmayan, her şeyi en güzel şekilde nakşeden, işleyen Allah. Nakkâş-ı Zülcelâl: celâl sahibi ve her şeyi nakışlı ve süslü yaratan Allah. nakl (nakil): bir bilgiyi kitap ve sünnet gibi kaynaklara dayanarak anlatmak. nakl-i asvât: seslerin nakledilmesi. nakliye:nakille ilgili. naks:noksanlık, eksiklik. nakş (nakış): işleme, süsleme; bir şeyi çeşitli. renklerle âhenkli ve düzenli bir şekilde boyamak. nakş-ı acib-i sanat: san'atın şaşırtıcı nakşı. nakş-ı âzam: en büyük nakış, süsleme. nakş-ı ekmel: en mükemmel nakış. nakş-ı hikmet: hikmet nakşı, hikmet süsü. nakş-ı i'câz: mu'cizelik nakşı. nakş-ı kalem: kalemin nakşı. nakş-ı kalem-i kudret: kudret kaleminin nakşı, her biri çeşitli mânâlar ifâde eden yazılar yazan bir kalem gibi bin bir mânâlı ve hikmetli varlıkları yaratan Allah'ın sonsuz kudretiyle ortaya çıkan nakış. nakş-ı kilkî: bir kalem ya da kamışın ucuyla yapılan nakış. nakş-ı nakkâş-ı ezel: evveli olmayan, ezelî nakşedicinin nakşı. nakş-ı nazm-i i'câzi: mu'cizelikle. ilgili nazma âit nakış, bir nakış gibi muntazam ve güzel olan Kur'ân'ın âyetlerindeki mu'cizelik. nakş-ı nezîh-i sanat: sanatla, incelikle işlenmiş nakış. nakş-ı sanat: san'at nakşı, san'at süsü. nakş-ı semâvî: her insanın yüzüne Allah tarafından nakşedilen ve Onun varlık ve birliğine işaret eden nakış. nakş-ı Vahdet: birlik nakşı ve sembolü. nakz: bozmak, kırmak, çözmek, bir hükmü yok sayma. nâm: isim, ün, şan. nâmdar: nam sahibi. nâme-i nur: nur sayfaları. Nurlu metinler. nâmi (nâmiye): büyüyüp gelişen. nâmus: kânun. nâmus-u ikram: ikramda bulunma kânunu, âdeti. nâmus-u şefkat: şefkat kânunu. Şefkat prensibi. nâmus-u zihayat: Canlılara mahsus işleyen kânun-u İlâhî nâmuvâfık: uygunsuzluk. Olumsuzluk. namzet: aday, istenilen. nâpâk: temiz olmayan. nâr: ateş. nâr-ı aşk: aşk ateşi. nâr-ı beyzâ: "akkor, beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte 1800 derece kadar olan sıcaklıkta erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir. nâr-ı hayat: hayat ateşi ve sıcaklığı. nâs:insanlar. Nasarâ: Hıristiyanlar. nasâyih-i hafiye: gizli nasihatlar, henüz vüzuha kavuşmamış bilgiler. nasihat: öğüt. nasip: pay, hisse, kısmet. nâsiye: çehre, yüz. Nasrâniyet: Hıristiyanlık. İsevilik. nass: Kur'ân veya hadîsin açık ve kesin hükmü. nass-ı hadis: hadîsin açık ve gerçek ifâdesi. nass-ı katî: Kur'ân ve Hadis'in hükmüyle kesinlik kazanan hususlar. nass-ı Kur'ân: Kur'ân'ın kesin hükmü. nâşize: kocasına karşı üstünlük taslayan kadın. nâtık: konuşan, dile getiren, söyleyen. na'y: ölüm haberi. nazâir: nezireler, benzerler, örnekler. nazar: bakmak, bakış, göz atmak, düşünmek. nazar-ı Ahmedî: Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) bakışı; nezâret ve himâyesi. nazar-ı beşer: insan gözü, insan bakışı. nazar-ı dalâlet:. dalâlet gözü, sapıklık bakışı; dalâlet gözüyle bakış. nazar-ı dekâik aşinâ: incelikleri bilen bakış. İbret nazarı. nazar-ı dikkat: dikkat bakışı, dikkatli bakma. nazar-ı ehemmiyet: en önemli bir bakış. nazar-ı gaflet: birşeyin asıl mânâ ve mâhiyetini idrak edemeden bakmak. nazar-ı gaybbîni: gaybı gören göz. nazar-ı hikmet: hikmet gözüyle bakmak. Asıl maksadı. düşünerek bakmak. nazar-ı ibret: ibretle bakma, ibret nazarı. nazar-ı inâyet: yardım ve koruma altında. nazar-ı insaf: insaf gözü. nazar-ı istiğrâb: hayret bakışı, garip ve şaşırtıcı bularak bakma. nazar-ı istihsan: beğenerek bakma. nazar-ı külli: her şeyi görebilen bakış. nazar-ı muhabbet: severek bakmak. nazar-ı müsâmaha: hoşgörüyle bakma, müsâmaha gözü. nazar-ı nübüvvet: peygamberlik bakışı, görüşü. nazar-ı rağbet: dikkat ve bakışların bir tarafa yönelmesi. nazar-ı şehvet: şehvet bakışı. nazar-ı şuhûd: şâhitlerin görmesi ve incelemeleri. nazarı şuhud ve işhâd: hem kendisi görme; hem de başkasına gösterme bakışı. nazar-ı umumi: genel bakış, genel anla nazar-ı zâhirî: zâhiri nazar, dış görünüşe ehemmiyet vererek bakma. nazarendâr: bakınan; nazar eden. nazargâh: bakacak yer. Görüntü yeri. nazargâh-ı enâm: bütün yaratıkların baktığı yer. nazari: nazara ve düşünceye âit, yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş halde bulunan bilgi. nazariyât: görüşler, düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş, kesinleşmemiş ilmi görüşler. nazariyât-ı şer'iye: şeriat dahilinde olup henüz kesinleşmemiş hususlar. nazdar: nazlı, naz yapan. nâzen:nâzik, ince, zayıf. nâzenin:ince, nâzik, latif, nazlı. nâzeninâne:nâzikçesine. nâzır-ı mâhir: hünerli bakıcı. nâzır-ı umumi: bütün yeryüzüne nezâret eden, bakan Hz. Mikâil'in bir ismi. nâzır: nazar eden, bakan, idâre eden. nazif:temiz, pâk, nazik. nazir(e): benzer. nâzik: nezâketli, terbiyeli, zarif, ince, dayanıksız; ehemmiyet verilmesi gereken; tehlikeli husus. nâzil: inen, nüzul eden, yukarıdan aşağıya inen, bir yere konan. nazm: sıra, tertib, kafiyeli, vezinli söz, şiir; dizili olan şey; Kur'ân'ın âyetleri. nazm-ı garib-i hikmet: hikmetin hayret veren düzeni. Nazzam-ı kevn: kâinata nizam veren Allah. nebat: bitki. nebâtât: bitkiler. nebâti: bitki cinsinden, bitkiye âit, yerden biten cinsten olan. nebeân: kaynayıp yerden çıkmak, pınar suyunun çıkışı, fışkırmak. nebi: peygamber. nebiyy-i peygamber: nebi ve peygamber. nebie: az miktar, cüz'î, bir şeyin artığı. necâset:pislik, kazurat, murdarlık. necât: kurtuluş, selâmet. necis: pis, murdar. necm (necim): yıldız. necm-i âyet: âyetin yıldızı. necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız. nedâmet: pişmanlık, pişman olmak. nef':fayda, yararlılık. nefer: asker, er. neferât: neferler, askerler. nefh-i Sûr: dört büyük melekten biri olan Hazret-i İsrâfil'e âit Sur'a üflemek. nefisperest: nefsin arzularına aşırı derecede uyan. nefisperver: nefsini seven. nefisperverâne: yaratılan bir şeyin zâtını zâtı için, nefsi için sevmek. nefret: tiksinmek. nefrîn: lânet, beddua; sövüp saymak. nefs (nefis):can, kişi, kendi, öz varlık; insanı dâimâ kötülüğe ve maddi isteklere sevk eden kuvvet. nefs-i amel: amelin kendisi. nefs-i bihuş:akılsız nefis. nefs-i emmâre: insanı kötülüğe teşvik eden içindeki hayvâni duygu; kötülüğü emreden nefis. nefs-i hakîkat: hakîkatin kendisi. nefs-i ibâdet: ibâdetin kendisi. nefs-i ihbar: haber vermesi. Bildirmesi. nefs-i insâniye: insanda bulunan, kötülüğü isteyen duygu. İnsanın kendisi. nefs-i kâfir: kâfirin nefsi. nefs-i nâdan: câhil, haddini bilmez nefis. nefs-i pürheves: istek ve arzularla dolu nefis. nefs-i pürvesvâs: çok vesveseli nefis, çok şüpheci nefis. nefs-i rezile: rezil nefis. nefs-i serkeş: isyan eden nefis. nefsâni: nefsin hoşlandıkları. nefsi: nefse âit ve onunla ilgili, nefisten kaynaklanan. nefsü'l-emir: aslında, hakîkatin kendisi, işin hakikati. nefy (nefiy): sürgün etme, olumsuz olma, yokluk; yok sayma, inkâr, reddetme. nefy-i nefy: yokluğun yokluğu. nefy-i ulûhiyet: ilâhlığın inkârı, reddi. nehâr: gündüz. Gün aydınlığı. nehâri: gündüzlü, gündüz ile alâkalı ve gündüze âit, yatılı olmayan mektep veya talebe. nehr-i azîm: büyük bir nehir gibi akıp giden zaman. nehy (nehiy): sakındırma, yasaklama. nehy-i İlâhî: Allah'ın yasaklaması. nekâis: noksanlıklar, eksikler. nekâl: şiddetli azap, işkence ve ukubet. Nemrud: zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allah'a isyan ve küfür ile büyüklük taslamış bir kral olup, Hz. İbrahim (a. s. ) zamanında yaşamış, onu ateşe atmış, ancak Hz. İbrahim mu'cize olarak yanmadan kurtulmuştur. Nemrud'un özelliklerini taşıyan insanlara da bu ad verilir. Neptün: Güneş sistemindeki gezegenlerden biri. nesc: dokuma, örme. nesc-i nakş: nakşın dokuması. nesim: hoşa giden, hafif ve latîf esen rüzgâr. nesir: şiir ve manzum şekilde olmayan yazılar. Düz yazı. nesl-i âti: gelecek nesil. nesl-i cedid: yeni nesil. nesl-i mübârek: mübârek nesil. nessâc: dokuyan. Dokumacı. neş'e-i uhrâ: ikinci diriliş. Haşirde yeniden vücuda ruhun gelmesi. neş'e-i ulâ: ilk hayat. Ruhun bedene girmesiyle dünyaya ilk gelişimiz. neş'et: meydana gelmek, vücuda gelmek, yetişmek,. çıkmak, kaynaklanmak. neşîde: şiir, manzume, ilâhi neşr (neşir): yayma; Kıyâmetten sonra insanların bir yerde toplanmaları ve tekrar dağılıp yayılmaları. neşr-i ahkâm-ı Kur'âniye: Kur'ân hükümlerinin yayılması. neşr-i dünyeviye: dünyevi neşir, dünyadaki varlıkların, hayvanların ve bitkilerin dağılıp yayılmaları. neşr-i envar: nur yaymak, nurları saçmak. neşr-i insâni: insanın diriltilmesi. neşr-i suhuf: insanın bütün yaptıklarının yazıldığı sayfaların açılması, yayınlanması. neşv ü nemâ: büyüme ve yetişme, gelişme. netâic: neticeler, sonuçlar. netâic-i âliye: neticesi güzel, mükemmel ve yüksek olan. netâic-i amel: amellerin neticesi; yapılanların hesabı. netâic-i efkâr: fikirlerin neticesi. netâic-i hayat: hayatın neticeleri. netâic-i hidemât: hizmetlerin neticeleri. netâic-i rahmet: rahmet-i İlâhiyenin neticeleri. netâic-i uhreviye: Âhiretteki durum. netâic-i uzmâ: hikmetli, azâmetli ve mühim neticeler. netâic-i vahîme: şüphe ve vesvesenin bir neticesi. netice: sonuç. netice-i câmia: çok mânâları ve özellikleri içine alan ve bir çok şeyle alakalı olan netice. netice-i efkâr: fikirlerin neticesi. netice-i hareket: verilen vazifenin sonucu. netice-i hayat: hayatın neticesi. netice-i hilkat: yaratılışın neticesi. netice-i hilkat-i beşeriye: insanın yaratılışının neticesi. netice-i hilkat-i insâniye: insanın yaratılışının neticesi. netice-i hilkat-i semâvât: göklerin yaratılış neticesi. netice-i ıztırar: çâresiz bir hale düşmek. netice-i imtihan: imtihan neticesi. netice-i kelâm: sözün neticesi. netice-i meram: gâye ve maksadın neticesi. netice-i muzırra: zararlı netice. netice-i nîmet-i sâbıka: geçmişte verilen nimetin neticesi. netice-i sa'y: çalışma ve gayretlerin neticesi. netice-i sanat: sanatın neticesi.. netice-i uhreviye: âhiretteki netice. nev: çeşit, sınıf, cins, tür. nev-i beniâdem: âdemoğlu, insan. nev-i beşer: insan nev'i, insanlık, bütün insanlar. nev-i hayvanât: hayvanlar çeşidi. nev-i insan: insan nev'i. nev-i tohum: tohum çeşidi. nev-i Vahid: bir tek şahıs. Tek başına. nevâhi: yasaklar, nehiyler. nevâmis: kânunlar, nâmuslar, şeriatler. nevâmis-i İlâhiye: Allah'ın kânunları. nevâi: tatlı ve âhenkli ses. nevi: neve âit ve ilgili, çeşit, sınıf, cins. nevm:uyku. nevm-i gaflet:gaflet uykusu. nevmâlüd: uykulu. Nevruz: Celâlî takvimine göre yılbaşı; baharın başladığı ilk gün (21 Mart). neyyirât: nurlular, nur saçanlar. neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri. nezâfet: temizlik. nezâhet: ahlâk temizliği. Temizlik. İncelik. Rikkat. nezâir: örnekler, benzerler. nezâret:bakmak, seyir bakış; nâzırlık etmek, gözetmek; reislik, bakanlık. nezâret-i şâhâne: padişahın idâre ve kontrolü. nezih: temiz, pâk, iyi, hoş, güzel. nısf: yarı. nısf-ı arz: dünyanın yarısı. nısf-ı ekall: yarıdan az. nısf-ı ekser: yarıdan çok. nısf-ı kutr: yarıçap. nimet: Allah vergisi olan her hoşa giden şey; iyilik, ihsan, giyecek ve yiyecek gibi şeyler. nimet-i İlâhiye: Allah'ın verdiği, ihsan ettiği her şey. nimet-i vücud:vücud nimeti, varlık nimeti, yaratılan nimetin vücudu. nimetdide:nimet gören, nimete kavuşan. nimetperverâne: nîmetle besleyerek. niam:nimetler, yiyecekler. niâm-ı Cennet: Cennet nimetleri. niâm-ı İlâhi: Allah'ın nimetleri. niâm-ı İlâhiye: Allah'ın türlü nîmetleri. nida-i hâcet: ihtiyaç lisânı. İhtiyaç çağrısı. nidâ: seslenmek, yalvarmak. nidd:misil, denk. nifak: dıştan Müslüman göründüğü halde inanmamak, ikiyüzlülük, dinde riyâ. nigâh: bakış. nihâyât: nihâyetler, sonlar, neticeler. nihayet: son. nihayet-i tahkik: araştırmanın sonu. nihayetsiz: sonsuz, sınırsız. nikap: yüz örtüsü, peçe, perde, örtünme. nikbin: iyimser, her. şeyin güzel tarafını gören. nikmet:nimetsizlik, faydasızlık, zarar, nimetin zıddı; şiddetli cezâ. Nil-i mübarek: mübârek Nil, Mısır'ın en büyük nehri. nimbedevi: köy hayatı gibi, yerleşik fakat medeniyetten uzak yaşama tarzı. nimmanzum: yarı manzum tür şekilde. nimmedeni: az gelişmiş; yarı medenileşmiş nimnurâni: yarı nurâni nimşeffaf: yarı şeffaf. Saydam. nisâ-i dünyeviye: dünyadaki eşler, hanımlar. nisbet: alâka, bağ; derece, münâsebet, yakınlık, bağlılık, oran, ölçü; rağmen, inat olarak, inat olsun diye. nisbet-i Rabbâniye: Allah'a bağlılık; kalb yoluyla Allah'a olan yakınlık. nisbet-i ref': kalkma oranı. nisbeten: göre, nisbetle, kıyaslanarak, öncekine göre, bir dereceye kadar, şöyle böyle. nisbi: kıyaslama ile olan; diğerine öncekine göre; alt üst, sıcak soğuk gibi biribirsiz olmayan vasıflar. niseb: ölçüler, dengeler. nisyân-ı mutlak: karanlığa ve yokluğa mutlak mahkumiyet. nisyan: unutmak. Hatırdan çıkarmak. nisyân-ı nefs: nefsini unutmak, orada yok farzetmek. nişan: iz, alâmet, işaret. nişâne-i tasdik: doğruluğunu gösteren işaret. niyaz: yalvarma, yakarma, duâ. niyaz-ı istirhamkârâne: merhamet isteyerek duâ etmek, yalvarmak. niyazdar: duâ eden, yalvaran yakaran. niyet: kast, kalbin bir şeye yönelmesi; (fıkıhta)| yapılan bir vazife ile Allah'a taatta bulunmayı ve Ona mânen yaklaşmayı kasdetmektir. niyeten: niyet olarak. niyyet-i hâlise: saf ve temiz niyet. nizâ: çekişme, kavga. nizam: düzen, ölçüler, kâideler; usül ve esaslardaki uyumluluk. nizâm-ı ahsen: güzel ve mükemmel düzen. nizâm-ı âlem: âlemin düzeni. nizâm-ı ekmel: mükemmel bir nizâm ve düzgünlük. nizâm-ı fıtrat: yaratılıştaki düzen. nizâm-ı garip: şaşırtıcı düzen. nizâm-ı kaderi: kadere âit bir düzen. nizâm-ı kânun: kânun gereği, disiplinli. nizâm-ı kevn: mevcudâtın, kâinatın nizamı, düzeni. nizâm-ı umumiye: her yerde geçerli olan düzen. nizâmât: düzenler, düzenlemeler.. nizâmât-ı âlem: âlemin düzenliliği. nizâmât-ı âliye: yüksek ve mükemmel nizam nizâmât-ı askeriye: askerî kânun ve kâideler. Askerî disiplin. nizâmât-ı külliye: her yerde geçerli olan nizamlar. nizâmât-ı muayyene: belirli ölçüler. Yapılmış düzenlemeler. nizâmât-ı umumiye: kâinatta cereyan eden umumî kânun ve kâideler. noksaniyet: eksiklik. nokta-i istimdat: medet ve yardım istenecek nokta, makam. nokta-i istinad: dayanak noktası, dayanma yeri. nokta-i ittisal: bitişme noktası, bağlılık noktası. nokta-i kemâl: en olgun ve mükemmel seviye. nokta-i merkeziye: merkezi nokta. Dâirenin merkezi. nokta-i mihrâkiye: hareket noktası, odak noktası; pek çok İlâhî, ismin tecelli ettiği nokta. nokta-i müntehâ: son nokta. nokta-i nazar: bakımından, bakış açısı, bakış noktası. nota: birşeyi sonradan hatırlamak için konulan işaret. nöbettar: nöbetçi. nukuş: nakışlar, işlemeler. nukûş-u âliye: yüksek nakışlar. nukûş-u esmâ: Cenâb-ı Hakkın isimlerinin sanatlı ve süslü görüntüleri. nukûş-u esmâ-i İlâhiye: Cenâb-ı Allah'ın isimlerinin nakışları. nukûş-u esmâ-i Rabbâniye: Allah'ın isimlerinin nakışları. nukûş-u kalem-i kudret: kudret kaleminin nakışları. nukûş-u sanat: sanat nakışları, işlemeleri. nukûş-u tecelliyât: tecelli eden, ortaya çıkan sanatlı nakışlar. nûr-u Ahmedî: Peygamberimizin (a. s. m. ) nûru. nûr-u âsumâni: gök nuru. nûr-u âzam-ı Nübüvvet: Peygamberimizin o büyük nuru. nûr-u ezelî: Ezelî Zât olan Allah'a dayanan ve kâinatı aydınlatan nur. nûr-u hakikat: hakîkat nuru. nûr-u hakikatedâ: hakikatli bir nur. nûr-u hayat: hayatın nurlu yüzü nûr-u hidâyet: doğru, hak ve hakikat ve iman yolunun ışığı, nûr-u îman îmandan gelen nur, aydınlık, parlaklık. nûr-u İlâhi: Allah'ın verdiği nur. nûr-u İslâmiyet: karanlık kalpleri aydınlatan. İslâm fütûhatı. nûr-u kabir: kabir nuru nûr-u kast: her şeyde bulunan nurlu cephe; nurâni yüz. nûr-u Kur'ân: Kur'ân'ın nuru. nûru mârifet: Allah'ı tanımanın meydana getirdiği nur, ışık. nûr-u münbasit: yayılan, genişleyen, inbisat eden nur. nûr-u Nübüvvet: Peygamberimizin (a. s. m. ) nuru. nûr-u ruh: ruhun aydınlığı, parlaklığı, sâfiliği. nûr-u Tevhid: Tevhid nuru. Allah'ın birliğini güneş. gibi gösteren. nûr-u Vahdâniyet: Allah'ın birliğinin parlaklığı, ışığı. nûr-u Vahdet: Allah'ın birliğinin nuru; fikri aydınlığı. nûr-u vücud: varlık nuru, nurun kendi vücudu. nûrâni: aydınlık, parlak, ışıklanmış. nurâniyet: aydınlık oluş, parlaklık. nurefşan: nur saçan, nur yayan, etrafı aydınlatan nûristân-ı Rahmân: rahmetiyle esirgeyen Allah'ın nurlu âlemi. nûristan: nur ülkesi. Nurlu yer. nûrun alâ nur: daha âlâ, daha iyi; nur üstüne nur. Nûrü'l-Envar: nur saçan nur sahibi olan Allah. nusüs: nasslar; Kur'ân ve hadîsin açık ve kesin hükümleri. nûşe: şâd ve sevinçli. Mesrur olan. Tatlı şerbet içen. nutfe: duru ve sâfî su; erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmiş şekli; zigot. nutk (nutuk): konuşmak, haykırmak; söyleyiş, hitâbet. nutukhan: nutuk okuyan, konuşma yapan. nübüvvet: peygamberlik. nübüvvet-i Ahmediye: Peygamberimizin (a. s. m. ) peygamberliği. nücûm: yıldızlar. nücûm-u âsumâni: gökteki yıldızlar. nücüm-u âyet:yıldız gibi olan âyet. nücûm-u sevâbite: sabit olan yıldızlar. nücumperest: yıldızlara tapan. nüfûs-u emmâre: kötülüğü emreden nefisler. nüfûs-u habîse: kötü ve pis ruhlar. nüfûs-u seb'a:yedi çeşit nefis| emmare, levvame, mülhime, mutmainne, râdiye, mardiyye, sâfiye. nüfûz: sözü geçer olmak, sözü dinlenmek; bir yere işleyip geçmek; içine alan. nühâs:bakır, duman. nühûset:yaramazlık, uğursuzluk. nükte: ince mânâlı söz; ancak dikkatle anlaşılabilen mânâ. nükte-i belâgat: belâğat inceliği. nükte-i ekber: en büyük ince mânâlı söz. nükte-i esâsiye: mânâlardaki asil incelik. Can alıcı nokta. nükte-i hakikat: ince, nezâket ve zerâfetli sözlerle anlatılan gerçekler. nükte-i Tevhid: Tevhid nüktesi, inceliği. nümune:örnek, misal. nümune-i ekber: en büyük örnek. nümune-i imtisâl: uymak, nümune kabul etmek. nümunegâh: örneklerin bulunduğu yer. nüsha: yazılı. şey, yazılı. bir şeyden çıkarılan suret. nüsha-i câmia: bir çok mânâ ve maksadı toplayan, içinde bulunan. nüsha-i musağğara: küçültülmüş nüsha. nüsuc-u levhiye: dokunmuş, işlenmiş levhalar. nüvat: nüveler, çekirdekler. nüve: çekirdek, asıl, menbâ. nüve-f emr-i Rabbânî: Allah'ın izin ve emriyle teşkil olunan çekirdek, tohum. nüve-i imtisâl: öze bağlılık, asıl ile irtibatlı. nüzhetgâh: seyir yeri, gezi, eğlence yeri. nüzul: inmek, iniş. O: okka: eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü, olup, bin iki yüz seksen iki grama denktir. on medâr: ehl-i şirk ve felsefenin "Ukulu Aşere" (on akıl) ile ileri sürdükleri ve iddialarını Üstad Bediüzzaman "On Medar" ile çürüterek, haşir ve kıyâmetin hakkaniyetini gayet veciz ve muknî bir tarzda izah ve ispat ediyor. (29 Söz. İkinci Esas) ordu-misâl: ordu gibi. ordu-yu Sübhâni: eksik ve kusurlardan uzak olan Allah'ın ordusu. ordugâh: ordunun konakladığı yer. Ö: ömr-ü bâki: sonsuz ömür. ömr-ü beşer: insan ömrü. ömr-ü dünya: dünya ömrü. ömr-ü fıtrî: biçilmiş ömür. ömrü gâlibî: insanların çoğunun yaşama müddeti. ömr-ü vasati: ortalama ömür. ömr-ü zâil: gelip geçici ömür, yok olup giden ömür. örfî: âdet olan. Âdetle alâkalı. öşr-i mişar: yüzde bir. P: padişah-ı âli: yüce padişah. padişah-ı bimisâl: benzersiz pâdişah. padişah-ı raiyetperver: idâre ettiği halka iyi bakan, iyi idâre eden; insanların ihtiyacını temin eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. padişah-ı ruhâni: âlem-i gayba nüfuz eden çok nurâniyet kazanmış pâdişah, dinî bir hizmetle Allah tarafından vazifelendirilen peygamber veya velî padişah. Padişah-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi bir padişah olan Allah. palaska: askerlerin kullandığı geniş kemer. panzehir: zehire karşı ilâç. papaz: kilisenin ruhânî reisi. paydos: tâtil, teneffüs, serbestlik. pâyidar: iyice yerleşmiş, sağlam, devamlı, kadim. pâyimâl: ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş. pâyitaht: devlet veya hükümet merkezi, başkent. peder: baba. pederâne: babaya yakışır şekilde. penah: sığınma. Sığınılacak yer. Dayanak noktası. pencere-i âzam: büyük pencere.. pencere-i Tevhid: Allah'ın birliğini gösteren pencere. pençe: el ayası ile beş parmağın tamamı. perdaz: tesir edici, yönlendirici. perde-i cümûd-u tabiat: s. 345. s. 404. tabiatın donuk ve katı perdesi. perde-i dalâlet: sapıklık perdesi perde-i gaflet: gaflet. perdesi. Gerçekleri görmeye engel olan dalgınlık, Haktan habersizlik. perde-i gayb: gayb perdesi İnsanların göz, his ve akıllarıyla bilinemeyen alemle insanlar arasındaki perdesi. perde-i hacâlet: utanma perdesi. perde-i hafâ: gizlilik perdesi. perde-i hikmet: bütün maslahat ve faydalılığın görüntülendiği mânevi hikmet perdesi. perde-i inâyet: yardımlaşmaların teşhir edildiği mânevi perde. perde-i izzet: izzet perdesi. perde-i rahmet-i âmme: her şeyi kaplayan rahmet perdesi. perde-i turâbiye: toprak perdesi. perde-i ülfet: alışkanlık perdesi. perde-i zâhiri: görünüşteki perde. perde-i zâhiriye: zahirî ve görünüşteki perde. perdedâr-ı dest-i kudret: İlâhi kudret elinin önündeki perdelik. perestiş: aşırı bağlılık, tapar derecesinde sevme, mükemmel sevgi. perestişkâr: aşırı derecede bağlılık. Riyakâr gösterişten. perestişkârâne: taparcasına, taparak. perişan: dağınık, karışık, bozuk, kederli; fakir. perişâniyet: perişanlık. pervâ: korku, çekinme, ilgi, bağ. pervâne: geceleri ışığın etrâfında dönen küçük kelebek. pervaz: kanat açmak, uçmak. perverde: terbiye görmüş,. yetişmiş, beslenmiş. pest: alçak, aşağı. peşkeş:. karşılıksız vermek. Haksız yere birşeyi vermek. peydâ: mevcut, var olan, âşikâr, meydanda olan. pırlanta: çok tıraş edilmiş, foyasız parlak elmas. pırlanta-misâl: pırlanta gibi. pir: yaşlı ihtiyar; reis herhangi bir meslek ve san'atın başlatıcısı. pişdar: öncü, kumandan, önde giden. pişe: alışmış, huy edinmiş. propaganda-i siyâset: propagandaya dönük siyâsi fikir ve düşünceler anlayışlar. purutluk: Protestanlık. Papayı ruhani lider. olarak tanımayan Hiristiyanlar. pürcemâl: pek güzel. püremvat: pek çok ölü. Ceset dolu. pürhatarkâr: buz kesilmiş, donmuş. pürheves: çok hevesli, geçici isteklerle dolu. pürkemâl: tam olgunlaşmış. pürniyaz: yalvararak, niyaz ederek. pürsevdâ: sevda dolu, aşk dolu. pürşâşaa: çok şaşalı ve gösterişli. R: Rab:terbiye eden, besleyen, yetiştiren Allah. Rabb-i Âlâ: her şeyden yüce olan Allah. Rabb-i Azîm: sonsuz büyüklük sâhibi ve her şeyi terbiye eden Allah. Rabb-i Hakim: sonsuz hikmet sahibi, her şeyi hikmetle yapan merhamet ve şefkatle idâre eden Âllah. Rabb-i Hakim ve Kerim: sonsuz hikmet ve ikram sahibi, her şeyi hikmetle yapan, merhamet ve şefkatle idâre eden ve Allah. Rabb-i Kerim: sonsuz ikram ve ihsan sahibi, her şeyi idâre ve terbiye eden Allah. Rabb-i Rahim: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi, her şeyi idâre ve terbiye eden Allah. Rabb-i Zülcelâl: celâl sahibi ve her şeyi terbiye eden Allah. Rabbânî: Rabbe âit, Cenâb-ı Hakka dâir ve ilgili. Rabbenâ: Rabbimiz. Rabbü'l Alemin: âlemlerin Rabbi. Bütün âlemleri idare ve terbiye eden Allah. râbıta: bağ, bağlayan, rabteden, bitiştiren. râbıta-i dini: din bağı. râbıta-i esas: birleştiren; bağdaştıran esaslar. Birleştirici esaslar. râbıta-ı hayat: hayat bağı. râbıta-i vahdet: birlik bağı. râbia: dördüncü; salisenin altmışta biri. râbian:dördüncü olarak. rabt: bağlamak, bitiştirmek. rabt. ı kalb: kalben bağlanma, gönül bağı. râci': geri dönen; dâir, âit, alâkası olan, dokunur olan; (gramerde) bir şahıstan kinâye olan zamir. râcih: üstün olan, kıymet ve fazîlet ve itibarı fazla olan, tercih edilen. ra'd: gök gürültüsü. ra'd-misâl:gök gürültüsü gibi. Radyumvâri: etrafa radyasyon saçan Radyum elementi gibi. Râfizî: Şii ve Râfıza fırkalarından bir taife; Hz. Ebu bekir ve Hz. Ömer'in (r. a. ) halifeliklerini kabul etmeyen namazsız, nizamsız ve itikadı bozuk olanlar. rağbet:istek, arzu; bir şeyi beğenerek istemek. rağm: inat, ters. rahat-ı beşeriye: insanlığın rahatı. rahat-ı kalb: kalb rahatlığı. Rahim: sonsuz merhamet sahibi ve mahlukata çok şefkat eden Allah. Rahim-i Hakîm: nihâyetsiz hikmetlerle rahmet ve bereketini ihsan eden Allah. Rahim-i Kerim: çok merhametli ve ikramı bol olan Allah. Rahîm-i Mutlak: sonsuz ve sınırsız merhamet sahibi Allah. Rahim-i Zât-ı Zülcelâl: nihâyetsiz rahmet ve kudret sahibi olan Allah. Rahim-i Zülcemâl: güzellik sahibi, yaratıklarına karşı sonsuz şefkat ve merhametli olan Allah. Rahîmâne: şefkat ve merhametli bir şekilde. Rahimiyet: merhamet edicilik, âhirette ebedi mükâfat vericilik vasfı. rahm-ı mâder: ana rahmi. Rahmân: çok merhamet sahibi ve şefkatle bütün yaratıkların münâsip rızkını veren Allah. Rahmân-ı Rahîm: dünya ve âhirette yaratıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah. Rahmân-ı Zülcelâl: cemal ve güzellik sahibi ve her şeye merhamet edip münasip rızkını veren Allah. Rahmâni: Rahman olan Allah'a âit. Rahmânü'r-Rahim: sonsuz merhamet sahibi, her mahluka münâsip rızık veren ve yaratıklarına karşı çok şefkat eden Allah. rahmet-i binihaye: sonsuz rahmet. rahmet: şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek, acımak, ihsan etmek. rahmet-i cemâl: İlâhî güzelliğin rahmet ciheti. rahmet-i İlâhiye: Allah'ın sonsuz rahmeti. rahmet-i mutlaka: sonsuz ve kayıtsız rahmet. rahmet-i mücesseme: cisim hâline gelmiş rahmet. rahmet-i Rahmân: yaratıklara sonsuz şefkat ve merhametle davranan Allah'ın rahmeti. rahmet-i vâsia: bütün mahlükâtı içine alan genişlikte ve bol rahmet. rahmet-i vâsia-i muhita: her şeyi kuşatan geniş rahmet. Rahmeten li'l-i alemin: "Âlemlere rahmet olan" mânâsında Peygamberimizin (a. s. m. ) bir unvanı. rahve: tecvidde| harf sükûn ile söylenirken sesin akması hâlidir ve böyle harfler ikiye ayrılır; birincisi rahve-i mechuredir ki, dad, zı, zel, gayın, ze, vav, yâ, elif harfleridir; ikinci kısım rahve-i mehmusedir ve fe, ha, se, he, şın, hı; sad, sin harflerinden meydana gelir. raîyet: birisinin idâresine bağlı olanlar; halk; vatandaş. raîyetperver: halka iyi bakan, iyi davranan, iyi idâre eden. râik: hâlis, sâfi, sâde, katışıksız. Rakîb: her şeyi görüp gözeten, kontrol eden Allah. rakik: yufka yürekli ince merhamet ve şefkat sahibi olan. râm: boyun eğme, itaat etme. Ramazan-ı Şerit: mübârek Ramazan ayı. rânâ: iyi, güzel, hoş, lâtif; pür ve revnak olan. rasâs: kurşun, kalay, lehim. rasat: gözetlemek, beklemek, pusuda olmak. râsih: temeli kuvvetli, sağlam; bilgisi bilhassa dinî bilgileri geniş olan. ra'şet: titreme, ürperti. râvi: rivâyet eden, nakleden. ravza-i Cinân: Cennet bahçeleri. rayb: şüphe. râyiha: hoş, güzel koku. râyiha-i tayyibe: temiz ve güzel koku. râz: sır, gizlilik. recâ: ümit. recm: taşlamak, taşa tutmak, insanı taşlayarak öldürmek. recm-i şeyâtîn: şeytanların taşlanması. recm-i şeytan: şeytan taşlanması. recül-i fâcir: haram ve günaha dalmış adam. red: kabul etmeme. redd-i müdâhale: başkasının karışmasını kabul etmemek. ree: akciğer. re'fet: merhamet etmek, acımak. re'fet-i Rabbâniye: Cenâb-ı Hakkın acıması. ref': kaldırmak, lağvetmek, hükümsüz bırakmak. ref'-i tesettür: tesettürün kaldırılması. refah: huzurlu ve rahat olan. refâkat: arkadaşlık, beraberlik. refik: arkâdaş, ortak, eş, yardımcı, yoldaş. refika: eş, arkadaş, yardımcı. refîka-i hayat: hayat arkadaşı. rehber: yol gösteren. rehber-i kemâlât: güzellikleri, doğruları mükemmelen gösteren. rehber-i mutlak: her bakımdan rehber. reis: baş, başkan. reis-i enver: en nurlu reis, çok parlak başkan. rekât: namazın bir rüknü. remiz: işâret, alâmet. remiz: işaret, işâret etmek. remz-i hikmet-i kâinat: kâinâttaki sebeplerin arkasındaki asıl hikmetler. Yaratılıştaki hikmetler, işâretler, şifreler. remz-i hikmet: hikmet işâreti. remz-i kudret: İlâhî kudreti gösteren işâretler. remz-i ulvî: yüce işâret. remzen: işaret yoluyla, remiz ile. rencide: incinmiş, kırılmış. rendelemek: yontmak, düzeltmek. rengârenk: pırıl pırıl renklerle bezenmiş. re's: baş. resm-i geçit:geçit merâsimi, askeri bir kıt'anın veya bir okul talebelerinin gösteri mâhiyetinde geçişi. resul: peygamber, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatle bir ümmete veya bütün insanlığa Allah tarâfından peygamber olarak gönderilen zat. resul-i Ekrem: en şerefli elçi olan Peygamberimiz (a. s. m. ). resul-i Kerim: Peygâmberimiz Aleyhissalâtü vesselam. reşahat: reşhalar, sızıntılar, serpintiler. reşahât-ı hidâyet: hidâyet sızıntıları. reşahât-ı ihtiyar: istek ve. arzuyla dizilmiş damlalar, ayarlanmış sızıntılar. reşha:sızıntı, serpinti, yaşlık, rutubetler. reşha-misâl: reşha gibi. revâbıt: bağlantılar, rabıtalar. revâbıt-ı kevniye: kâinatla oları irtibatlar. revâbıt-ı nizam: düzenli, muntazam bağlılıklar. revaç: sürüm, kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet. revak: binâ önündeki saçak, önü açık üstü kapalı yer. revân:akıp gitmek. Yolculuk. Gidiş. revâyih-i tayyibe:temiz ve güzel kokular. revnâk:süs, parlaklık, göz âlıcılık, güzellik. revnaktar: zinetli, göz alıcı bir parlaklık ve güzellikte, iyi, hoş, lâtîf. reyhân: hoş ve güzel koku. rezâil: rezillikler. rezil: alçak, âdî, utanmaz. Rezzak: bütün yaratılmışların rızkını veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah. Rezzâk-ı Hakiki: herşeyin kendisine münâsip rızkını gerçek veren, Allah. Rezzâk-ı Kerim:bütün mahlukata münâsip rızık veren ve bol ikram sahibi olan Allah. Rezzâkıyet: rızık vericilik, Allah'ın her varlığa münasip rızık verici oluşu. rıbh: kâr, kazanç, fâiz. rıhlet: yolculuk, göç. rızâ-i İlâhi: Allah'ın rızâsı. rızık: Allah'ın, maddi ve mânevî ihsan ettiği her türlü nimet. rızk-ı helâl: helâl rızık. riâyet:yapma, uyma, gözetme. ribâ: fâiz. ricâ: ümit. ricâl: adamlar, mevkî sahibi kimseler. rikkat:acıma; incelik; yufka yüreklilik, yumuşaklık. rikkat-i cinsiye:insanın kendi cinsinden olanlara (diğer insanlara) acıması. risâle: mektup, küçük kitap. Risâle-i Hamidiye: dinî Hüseyin-i Cisrî'nin en mühim eseridir. Türkçeye tercüme edilmiştir. Risâle-i Kader: Kader Risâlesi. risâle-i Arabiye: Arapça risâle. risâlet: peygamberlik. Risâlet-i Ahmediye: Peygamberimizin (a. s. m. ) peygamberliği rivâyât: rivâyetler, hadîs olarak rivâyet edilenler. rivâyât-ı ehâdisiye: Hadislerin rivâyeti. Hadislerin verdiği haber, müjde ve şifreli mânâlar. rivâyet: Peygamberimizden işittiklerini veya Sahabeden duyduklarını, birisinin başkasına anlatması. riyâ-yı mütecessid: cesed hâline girmiş gösteriş. riyâ: özü sözü bir olmamak, inandığı gibi hareket etmeyiş, gösteriş, iki yüzlülük. riyâkâr: gösterişçi, içi dışı başka olan. riyâkârâne: gösteriş yaparcasına riyâset: reislik, başkanlık. romanvâri: roman gibi. Roman tarzında. rovelver: tabanca, küçük silâh, toplu tabanca, altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca. Rubûbiyet: Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi. ve idâresi altında bulundurması vasfı Rubûbiyet-i âmme: her şeyi terbiye edicilik, bütün varlıkları içine alan terbiye edicilik. Rubûbiyet-i İlâhiye: Allah'ın terbiye ediciliği. Terbiye ve tasarruf-u İlâhî rubûbiyet-i mevhume: yalancı ilâhlık. Rubûbiyet-i mutlaka: her şeyde geçerli olan terbiye edicilik, sonsuz ve sınırsız rablık. rubûbiyet-i mutlaka-i ilâhiye: herşeyin ilâhı ve ma'budu olan Allah'ın terbiye ediciliği. ruh-u aslî: bir şeyin özü. ruh-u beşer: insan ruhu, insan varlığı. ruh-u fıtrî: yaradılışa uygun ruh. ruh-u insâni: insan ruhu; insanın bizatihi kendisi, benliği, ruhu. ruh-u kâfir: kâfirin ruhu. ruh-u mânevi: mânevi ruh. ruh-u Muhammediye: evliya kalplerinden daha lâtif, melâike cisimlerinden daha hafif ve parlayan yıldızlardan daha zarif Mi'rac sâhibi olan Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) ruhu veya ruhaniyeti. ruh-u mü'min: mü'minin ruhu. ruh-u nurâni: nurânî ve aydınlatılmış bir ruh. ruh-u şeriat: şeriatın özü, aslı, ruhu. ruhâni: cisim olmayıp gözle görünmeyen cin ve melâike. gibi bir mahluk; ruhâ âit; ruhtan meydana gelmiş melek. ruhâniyât: ruhâniler, cisim olmayıp gözle görülmeyen cin. ve melaike gibi mahluklar. ruhâniyet: yalnız ruhtan ibâret olan şeyin hali, ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. ruhefzâ: ruhu okşayan. Ruha hoş gelen. ruhen: ruh bakımından. ruhsat-ı şer'iye: şeriatın izin ve müsaade ettikleri. rumuz: işaret, remiz, ince nükte, mânâsı gizli olan işaret. rumuz-u celâl: büyüklük işâretleri. rumuzat: remizler, işaretler, ince nükteler. rumuzât-ı neşriye: yeniden dirilişe işâret eden deliller. rumuzat-ı hayatiye: hayatın işâretleri. rüsul: resuller. rutubet:yaşlık, ıslaklık. ruy-i arz: dünya yüzü. ruy-i zemin: yeryüzü. ruznâme: günlük. Her gün kaydedilen. rü'yet: görme; Cenâb-ı Hakkın cemâlini görme. rü'yet-i cemâl: (Cenâb-ı Hakkın) güzelliğini görme. rü'yet-i cemal-i İlâhî: Allah'ın güzelliğinin görünmesi. rü'yet-i cemâl-i İlâhiye: Allah'ın cemâlinin görüntüsü. rü'yet-i Cemâlüllah: Allah'ın cemâlini görmek. rü'yet-i ilâhiye: Allah'ın cemâlini görmek. rücu': geri dönüş. rüçhân: üstünlük, öncelik, yükseklik. rüçhâniyet: üstünlük, üstün oluş, daha mühim olma hâli. rüesâ: reisler, başkanlar. rükn (rükün): esas, şart, prensip. rükn-ü iman: îmânın şartı. rükn-ü îmâniye: imanın esâsı. rükn-ü İslâm: İslâm'ın bir esası. rükn-ü metin: sapa sağlam temel, dayanak. rüku: Allah'ın huzurunda eğilmek, namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek. Rüstem-i Sistâni: Şark edebiyatında. kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem. rütbe: basamak, derece, mertebe. rütbe-i kâbiliyet: kabiliyetin derecesi. rütbe-i risâlet: peygamberlik rütbesi. rütbeten: rütbece. rüyâ-yı sâdıka: doğru olan rüya. Peygamberimizin (a. s. m. ) göründüğü rüya. S: Saad Taftazâni:. (M. 1322-1389) Horasan-Taftazan'da doğmuş eserleriyle İslâma büyük hizmetlerde bulunan kelâm alimidir. saadât:saâdetler, mutluluklar. saadet-i beşer: insanın mutluluğu. saadet-i beşeriye: beşerin saâdeti, insanlığın mutluluğu. saadet-i dareyn: iki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti. saadet-i dünya:dünya mutluluğu. saadet-i dünyevi: dünya saadeti. saadet-i dünyeviye:dünya hayatındaki mutluluk. saadet-i ebediye: sonsuz saadet; Cennet hayatı, ebedî Mutluluk. saadet-i hayatiye: hayattaki mutluluk. saadet-i lâyezâli: hiç bitmeyen mutluluk. saadet-i uhreviye: uhrevî, âhiret saadeti, huzuru. saadet-i uzmâ: en büyük saadet. saadetâver: saadet verici. Saadetli. saadetgâh: mutluluk yeri. saadetkârâne: mutlu olarak. saadetresân:saadete ulaştıran, saadet bulan. saat-i hardal-misâl: hardal tohumu gibi bir saat. saat-i icabe-i duâ: duânın kabul edildiği ve insanlarca bilinmeyen Cuma gününde bir vakit. saat-i Kıyâmet: kıyâmet vakti. saat-i kübrâ:en büyük. saat. saat-i uzmâ: büyük saat. Devirleri, dönemleri, ömürleri gösteren saat mânâsında İlâhi zaman dilimleri. sabâvet: çocukluk. sâbık: geçen geçen devre geçmiş, daha önce, önceki, evvelki. sabıkan: bundan önce, evvelce, az önce geçtiği gibi. sâbia: yedinci; sâdisenin altmışta biri. sâbian:yedinci olarak. sabiiyyun: itaattan ayrılmakla bâtıla meyleden; yıldıza tapan sapkınlar. sabit:duran; doğruluğu ispatlanmış. sabitiyet: mekân değişikliği, yer değiştirme. sadâ:ses. sadâ-i hâcet: ihtiyaç sesi. sadâ-i hakiki:gerçek sahip. sadâ-i ihtilâl: ihtilâlin sesleri. sadâ-i semâvi: semâvî ses. sadaka: Allah rızâsı için fakirlere verilen para, mal v. s. gibi şeyler. sadaka-i azime: büyük sadaka. sadakât:zekatlar, sadakalar. sadâkat: tam ve mükemmel bağlılık; sağlam ve sarsılmaz kalbi bağlılık. sadakte ve bil hakkı natakte: "Doğru söyledin ve hakkı konuştun" mânâsında söylenir. sadakte: "Doğru söyledin", "Doğrudur", "Doğruluğunda şüphe yoktur. " sadef: inci kabuğu, Şeffaf sert kabuk. sâdık: doğru, doğru sözlü; bağlı Sâdıku'l-Va'di-l Kerim: vaadinde, sadık ve ikramı bol olan Allah. sâdise: altıncı; hâmisenin altmışta biri. sâdisen: altıncı olarak. saf: sıra sıra dizilmek. safâ: eğlence, gönül şenliği, gönül rahatlığı ve sevinçli olma hali. safâ ender safâ: safa içinde safâ. safahât:safhalar. saff-ı evvel: ön saffa, ilk safta bulunanlar, Çığır açanlar. safha-i rengîn: güzel, hoş ve rengârenk sayfalar. safha: aynı şey üzerinde görülen değişik hallerden her biri, kısım. sâfi: saf, temiz, pâk, duru. sâfiye: safi, temiz ve katışıksız, ter temiz olma. safsata: yalan, uydurma, hezeyan, hakîkatte yanlış ve yalan olan kıyas. safsatiyât: görünüşte düzgün, fakat gerçekte akıl dışı yalanlar. safvet: saflık, temizlik, paklık, hâlislik. sahâ-i ukbâ-i ferdâ: yarının, âkibetin sahası, mevkii. Sahâbe: Peygamberimizi (a. s. m. ) sağ iken mü'min olarak görmüş ve mü'min olarak vefat etmiş olan erkek Müslüman. sahâif: sayfalar. sahâif-i âlem: âlem sahifeleri. sahâif-i a'mâl: yapılan işlerin sayfaları. sahâif-i arz: yeryüzü sayfaları. sahâif-i ef'al: amel ve fiillerin kaydedildiği manevi ve itibari sayfalar. sahâif-i leyl: gece sayfaları. sahâif-i mevcudât: varlıkların meydana getirdiği sayfalar. sahâif-i nukûş-u Sübhâniye: kusur ve eksiklikten münezzeh olan Allah'ın yarattığı nakışlar sayfası. sahîfe: sayfa. sahife-i âlem: âlem sayfası. sahîfe-i a'mâl: amellerin sayfası; yapılan işlerin sayfası. sahîfe-i Arz: dünya sayfası. sahîfe-i âyât-ı tekviniye: yaratılışa ve oluşa âit ayet ve delillerin sayfası. sahife-i fıtrat: yaratılış sayfası. sahîfe-i hava: hava sayfası. sahife-i havâiye: havaya âit sayfa. sahife-i misâliye: asılların misâlleri. misali görüntüler sahife-i semâvi: gök sayfası. sahib-i âlem: bütün kâinatın sahibi olan Allah. sahib-i kâinât: kâinâtın sahibi olan Allah. sahib-i kemâlât: kemâlât sahibi, kâmil insan. sahibi mertebe-i hilâfet-i arziye: yeryüzünde hilâfet mertebesine sahip insanoğlu. sahib-i Mirâc: Mirâc'a çıkmaya nail olan Peygamberimiz (a. s. m. ) sahibü'l-yed: mal sahibi, malı elinde tutan kimse. sahih: doğru, kusursuz, şüphesiz. sâhir: sihir yapan. sahrâ: büyük çöl, geniş saha, kır, ova. sahrâ-i azime: büyük bir çöl ya da sahra. sahrâ-i bedeviyet: bedevilik çölü, göçebe Arapların bulunduğu çöl. sahrâ-i hâil: ürperti veren çöl, sahra. Sahrâ-i Kebir: büyük çöl; Cezayir, Tunus ve Libya'nın güneyinden Çat Çölü hizasına kadar uzanan Afrika'nın en büyük çölü. sahrânişin: çölde oturan, sahrada hayat geçiren. sahtekâr: sahte iş yapan, hilekâr, kalpazan. sâik-i Hakim: her şeyi bir hikmet ile sevkeden Allah. sâik-i şedit: şiddetli sebep. sâika: yıldırım ateşi. Semadan gelen şiddetli ses; sevk eden, sürükleyen. sâil: soru soran. sâil-i misâlî: hayâl dâiresinde ve misâlî soran. sâir: diğer, başka. sakar: Cehennemin bir ismi. sakf: hızla atmak. Sür'atle ahzetmek. sâkıt: düşmek; düşüş sakil: ağır, can sıkıcı, çirkin. sakîm: hasta, keyifsiz. Sağlam olmayan. sâkin: bir yerde oturan. sâkit: sükût eden, susan. salâbet: sertlik, katılık, sağlamlık. salâh: bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık. salâhat: dindarlıkta çok ileri olma. hâli, günahsız ve temiz oluş. salât: namaz, rahmet. salât-ı kübrâ: büyük namaz. salât-ü selâm: Peygamber Efendimiz için yapılan rahmet ve selâmet duâsı. salâvât: Peygamberimizin saadet, selâmet ve iyiliği için Allah'a duâ etme; "SallAllahü Aleyhi Vesellem," deme. salâvât-ı tayyibe: Peygamberimiz (a. s. m. ) için yapılan temiz ve hoş rahmet duâları. salâvât-ı şerife: Peygamber Efendimiz (a. s. m. ) için yapılan rahmet duâsı. sâlih: dîne uygun. hayırlı fiil, iyi iş, işe yarar, uygun, elverişli, iyi; haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. sâlihat: dine uygun iyi işler. sâlise: üçüncü; saniyenin altmışta biri. sâlisen: üçüncü olarak Sallâllahü Aleyhi Vesellem: Allah ona salât ve selâm eylesin. saltanat: kudret, kuvvet, hâkimiyet, sultanlık. saltanât-ı âmme-i Sübhâniye: her türlü kusur ve eksikten münezzeh olan Allah'ın her şeye hükmeden saltanatı. saltanât-ı azime: büyük sultanlık. saltanât-ı insâniyet: insanlık saltanatı. saltanât-ı külliye: her şeye hükmeden bir saltanat. saltanât-ı Rubûbiyet: Allah'ın kâinatı terbiye ve idâre edicilik sıfatının saltanatı. saltanât-ı şâhâne: mükemmel ve hayret verici saltanat-ı ilâhiye. saltanât-ı Uluhiyet: ilâhlık saltanatı. Kâinatta şerik kabul etmez İlâhî saltanat. saltanât-ı uzmâ:en büyük sultanlık. saltanât-ı zâtiye: zâtın lâzımı olan ve hiç ayrılmayan saltanat. Samanyolu: gökte sık yıldız ışıklarıyla hâsıl olan, yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara. Samed: her şey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah. Samedâniyet: her şey kendisine muhtaç olduğu halde Allah'ın hiç bir şeye muhtaç olmaması. Samediyet: herşeyin Cenâb-ı Hakkın kendisine muhtaç olması, fakat Cenâb-ı Hakkın. kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmaması. Samediyet-i İlâhiyye: Allah'ın hiç bir şeye muhtaç olmaması, herşeyin Ona muhtaç olması. sâmie:yüksek, yüce. samimi: candan, gönülden, içtenlikle. sâmine: sekizinci; sabiânın altmışta biri. sanat-ı âliye: yüce sanat. sanat-ı beşeriye: insan san'atı. sanat-ı ecmel: en güzel sanat. sanat-ı hârika: hârika san'at. sanat-ı hat: hat sanatı. Yazı yazma sanat ve kâbiliyeti. sanat-ı İlâhiye: İlâhî sanatlar, Cenâb-ı Hakkın yaratıklarındaki sanat. Sanat-ı Rabbâniye: her şeyi kendi ölçüleri içerisinde terbiye eden Allah'ın sanatı. sanaten:san'atça, san'at bakımından. sanatkâr: sanatçı. Sanatkâr-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her şeyi san'atlı yapan Allah. sanatkâr: sanatçı, usta sanatkârâne: sanatlı olarak, özenip maharetle yapmak suretiyle. sanatperver: sanatsever. sanatperverâne: san'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek. sanâyi-i garibe: görenleri hayrette bırakan san'atlar. sanâyi-i beşeriye: insanın san'atları, insanların meydana getirdiği endüstri. sanâyi-i garîbe-i sultâniye: hükümdara âit şaşırtıcı sanat. sanâyi-i lâtife:güzel sanatlar. sanâyi-i umumiye: herkesin istifâde ettiği san'atlar. sandukça-i cevâhir: cevherler sandukçası. sandukça-i uhrevi: bâzı kimselerin istikbalde karşılaşabilecekleri sıkıntılı durumlarda kullanmak üzere gelirlerini biriktirdikleri yardımlaşma sandığı gibi, insanın başına mutlaka gelecek olan âhiret halleri ve sıkıntıları için mânevî azık hükmünde olan namaz ve sâir ibâdetin yapıldığı yer. sandukça: küçük sandık. sanem: put, heykel. sanem-misâl: put gibi. sanemperest: putperest, puta tapan. Sâni: san'atla yaratan. Sâni': her şeyi sanatla yaratan Allah. Sâni'-i Basir: her şeyi hakkıyla gören ve her şeyi sanatla yaratan Allah. sâni'-i Hakîm: her şeyi faydalı, gâyeli ve sanatlı yaratan Allah. Sâni'-i Hakim-i Zülcelâl: her şeyi bir izzet, heybet ve hikmet ile yaratıp, san'at ile donatan Allah. Sâni'-i Kadir: her şeye gücü yeten ve her şeyi san'atlı yaratan Allah. Sâni'-i Kadir-i Zülcelâl: büyüklük ve sonsuz kudret sahibi, her şeyi sanatlı yaratan Allah. Sâni'-i Kâinat: kâinatı mükemmel bir san'atla yaratan Allah. Sâni'-i Kerim: sonsuz ikram ve ihsan sahibi, her şeyi sanatlı yaratan Allah. Sâni'-i Küll-i Şey: her şeyi san'atlı yapan Allah. Sâni'-i Mevcudât: bütün mevcudatı san'at ile yaratan Allah. Sâni'-i Mu'ciznümâ: mu'cize gösteren yaratıcı. Sâni'-i Mukaddes: her türlü kusur ve noksandan münezzeh olan Yaratıcı. Sâni'-i Vâhid: bir olan ve her şeyi san'atla yaratan Allah. Sâni'-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve ikram sahibi, her şeyi san'atla yara-. tan Allah. Sâni'-i Zülcelâl ve'l-ikrâm: sonsuz büyüklük ve ikram sahibi, her şeyi san'atla yaratan Allah. Sâni'-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her şeyi san'atla yapan Allah. Sâni'-i Zülkemâl: sonsuz kemal sahibi. ve her şeyi san'atla yaratan Allah. sâniiyet: ustaca ve tertipli yapıcı olma durumu. sâniye: ikinci; dakikanın altmışta biri sâniyen: ikinci olarak. sarâhat: açıklık. sarâhaten: açıkça. saray-ı âlem: âlem sarayı, dünya sarayı. saray-ı kâinat: kâinat sarayı. saray-ı meşhure: meşhur saray. saray-ı muhteşem: ihtişamlı saray. saray-ı saadet: saâdet sarayı. sarf: harcama, masraf, gider; (gramer)| bir dili meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinin türemesinden bahseden ilim dalı, kelime bilgisi morfoloji, fiil çekimlerini, isim ve fiil çeşitlerini öğreten ilim. sarf-ı nazar: nazardan uzak, gözden kaçırma. sarih: açık. sarihan: açıklıkla, berrak bir şekilde. sârikâne: hırsızcasına. sarraf: sarf eden; cevherci, kuyumcu. sath: bir şeyin dış yüzü, üstü. sath-ı arz: yeryüzü. sathi: derinliğine dalmadan, görünüşe göre, üst kısım, satıhta. satır-ı nûrâni: parlak ve nurlu satır. Satih: Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) peygamber olacağını bildiren Arap kâhini. savt: ses. sa'y: gayret, çalışma, emek. sa'y ü amel: çalışıp gayret etmek, çalışmak ve işlemek. sa'y-i helâl: helal çalışma, helâl kazanç. sa'y-i maddi: maddi çalışma. sayhâ: çağrış, çığlık, feryad, nârâ; azap, eziyet. sayhâ-i ihyâ: diriltici ses. sebat: yerinden oynamamak, kararlı olmak. sebeb-i azl: bir işten veya bir vazifeden uzaklaştırma sebebi. sebeb-i hayat: hayata sebep olan. sebeb-i hilkat: yaratılış sebebi. sebeb-i husûl: meydana gelme sebebi. sebeb-i istimrâr-ı zaman: zaman çarkının durmadan dönme sebebi. sebeb-i kurbiyet: yakınlık sebebi. sebeb-i kusur: kusur sebebi. sebeb-i muhabbet: muhabbete, sevmeye sebep olan. sebeb-i münâkaşa: münâkaşaya sebep olacak şey. sebeb-i noksaniyet: hata, kusur, ayıp olmaya sebep. sebeb-i tahakküm: hükmetmeye sebep olan. sebeb-i vâhid: tek bir sebep. sebeb-i vücud: varlık sebebi. sebeb-i zuhur-u iktidâr-ı müsbete: müsbet olan iş ve icraatı meydana çıkaran sebepler. sebebiyet: sebep olma, sebeplik. sebike-i hak: hakkın derecesi, miktarı. sebr ve taksim: mantıkta bir isbatlama usulüdür Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıflar, birer birer illet olmaktan birer birer iptal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit edilir. sec'a: kuşların cıvıltısı gibi olan ses. secâyâ-yı âliye: yüksek seciyeler. Yüksek ahlâkî değerler. secâyâ-yı gâliye:çok kıymetli ve yüksek seciyeler, huylar. secâyâ-yı hasene: güzel huy ve hasletler. secâyâ-yı sâmiye: yüksek ve kıymetli seciyeler, hususiyetler, vasıf ar. secde-i hayret: hayret secdesi, yaratıklardaki hârikalıkları görüp hayrete düşerek Allah'a yapılan. secde. secde-i itâat: itaat secdesi. secde-i kübrâ: en büyük secde. seceât: kuşların ötüşleri, sec'aları; hâlindeki yazının kafiyeleri; belli bir ritim ve tempo ile çıkan sesler. seciye: huy, karakter, güzel ahlâk. Sedd-i Çin: Çin Seddi. sed:tıkamak, kapamak, mâni olmak; baraj, perde, mânia; rıhtım; set, tümsek. sefâhet:zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; akılsızlık edip sonunu düşünmeden, nefsinin lezzet alması için masraf etmek. sefâhetkârâne:lüzumsuz yere masraf edercesine. sefâlet:perişanlık, yoksulluk. sefer-i imtihan: imtihan yolculuğu. seferber: harbe hazırlık hâli. sefih: helâl olmayan zevk ve eğlencelere düşkün, sefâlete düşmüş kimse. sefil: sefâlet çeken, sıkıntıda olan sefine: gemi. sefine-i hayat: hayat gemisi. sefine-i Rabbâniye: Rabbe âit gemi, Allah'ın yaratıklarını taşıyan gemi, dünya için kullanılan bir ifâde. sefine-i sultâniye: hükümdarın gemisi. sefine-i Sübhâniye: Cenâb-ı Hakkın bir gemi hükmündeki yaratıkları-yıldızlar ve gezegenler gibi. sehâ: cömertlik. sehâb: bulut. sehâvet:el açıklığı, cömertlik. sehâvet-i cud: cömertliğin cömertliği, kuvvetli cömertlik. sehâvet-i mutlak:tam bir cömertlik; sonsuz cömertlik. sehâvetkârâne:cömertçe, cömert olan zâta uygun şekilde. sehâvetperverâne: cömertliği çok seven kimseye uygun şekilde. seher: tan, sabah olmaya başladığı vakit. sehergâh: tan yeri. Seher vakti. sehhâr: büyüleyici, büyü gibi bir kuvvetle çeken, büyü yağan; çok. aldatıcı. sehiv: hatâ, yanlışlık. sehl: kolay. sehl-i mümteni': edebiyatta "hem güç, hem kolay" mânâsına gelen bu tâbir yazılışı ve söylenişi kolay göründüğü halde, yapmaya kalkıldığında taklidi imkânsız olan eserler için kullanılır. sekene: sâkinler, kalanlar, oturanlar, meskun olanlar. sekene-i arz: dünyada oturanlar. sekene-i habise: kötü ve pis sâkinler. sekene-i zemin: dünya sâkinleri, dünyada oturanlar, yaşayanlar. sekerât: ölüm ânı, can çekiştirme, ölmek üzere olan bir kimsenin kendinden geçmesi. Sekkâki: (Hicrî| 555-626) Harzemli olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. selâmet: tehlikeden, korktuklarından ve kötülüklerden kurtulma; (edebiyatta) doğruluk, sağlamlık. selâmet-i kalb: kalb selâmeti. selâset-i lisân: dilin akıcılığı. selâset-i nazm: Kur'an'ın âyet ve cümlelerinin tertip ve düzenindeki açıklık, âhenklilik, rahatlık. selâset-i ifâdedeki: akıcılık, açıklık, kolaylık ve rahatlık. selb: zorla alma, kapma, ortadan kaldırma, giderme, izâle. selef: evvelce bulunmuş olan, yerine geçilen. selef-i sâlihin: ehl-i sünnet ve cemaatin ilk rehberleri. selim: sağlam, kusursuz, refah ve selâmet üzere bulunan. selîm halim: zararsız ve yumuşak huylu kimse. selis: selâsetli, düzgün ve akıcı ifâde. selm: barış, sulh. selsebil: Cennette bir çeşme veya ırmak. sem: zehir. sem': işitmek. semâ-i Kur'ân: Kur'ân'ın semâsı. semâ-i risâlet: peygamberlik semâsı gökler kadar yüksek peygamberlik makâmı. semâ: gök. semâvât: gökler, gökyüzü. semâvât kandilleri: gökteki yıldızlar. semâvât-ı hakâik: hakikatlar semaları. semâvât-ı latife: güzel gök âlemi. Uzayın güzelliği. semâvi: Cenâb-ı Hak tarafından gönderilen, insan eseri olmayan, vahiyle gelen. semek: balık. semerât: meyveler, neticeler, faydalar, kârlar, menfaatler. semerât-ı cüz'iye: azıcık meyveler, verimler. semerât-ı ef'al: fiillerin neticesi. semerât-ı hârika: hârika meyveler. semerât-ı niam: nimetlerin neticeleri, meyveleri. semerât-ı rahmet: rahmet meyveleri. semerât-ı uhreviye: âhirete âit meseleler. semere: netice; kâr, meyve. semere-i âlem: âlemin meyvesi. semere-i kâinât: kâinatın meyvesi ve neticesi. semere-i Mîrac: Mi'rac'ın faydaları. semere-i sa'y: çalışmanın meyvesi. Emeğin karşılığı. semere-i şecere-i hilkat: yaratılış ağacının meyvesi. semeredar: meyveli, güzel neticeler doğuran. Semi: her şeyi işiten mânâsında Allah'ın bir ismi. Semi-i Basir: işiten ve gören Allah. Semi-i Mutlak: her şeyi işiten Allah. semiâne: duyarcasına, işitir gibi. semiz: iyi beslenmiş. semm-i katil: öldürücü zehir. senâ: methetmek, övmek. senâkârâne:överek; senâ ederek. senet: iki veya daha fazla kimseler arasındaki anlaşmayı belgelemek için karşılıklı imzalanan kağıt. senevi: senelik, seneye âit ve ilgili. ser: baş. serâ: yer, toprak, arz, en alt, aşağı. serâdan süreyyâya:yerden göğe. serâir-i İlâhi: İlâhi sırlar. serap: çorak yerlerde çölde sıcak ve ışığın tesiriyle, ilerde, yakında, yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi. serâser: baştan başa. Her taraf. serasker: ordu kumandanı, komutan. Genelkurmay. Milli Savunma Bakanı. serbestiyet: rahat ve serbest olma hâli, serbestlik. serd-i kelâm: söz söylemek. Fikir beyan etmek serdar: kumandan. Serendip: Hindistan'ın güneyinde bir adanın ismi. serfirâz: başını yukarı kaldıran, yükselten, benzerlerinden üstün olan. serfüru: baş eğme, söz dinleme, itaat. sergerdan: başı dönmüş, şaşkın, hayran. sergüzeşt: mâcera,. baştan geçen haller. sergüzeşt-i hayat: hayat mâceraları; hayat hikâyesi. sergüzeşt-i hayatiye: hayat mâcerası, hayatta başdan geçenler. seriü'z-zevâl: çok süratli bir şekilde yok olan. seriû't-teessür: çabuk müteessir olan, hemen kırılıp üzülen. serkeş: isyan eden, başıbozuk, dikkafalı. serkeşâne: isyan edercesine, başıbozukçasına, dikkafalılık yaparcasına. sermâye-i ömür: ömür sermayesi. sermâye: ana para, mal. sermed: ebedî, sonsuz, dâimi. sermedî: ebedî, sürekli. sermediyet: dâimîlik, süreklilik, sonsuzluk, ebedîlik. sermediyet-i hâkimiyet: hâkimiyetin sonsuzluğu. sermest-i câm-ı aşk: aşk kadehiyle başı. dönen; Allah aşkıyla kendinden geçen. serrişte: başa kakmak; ipucu. serseri: başıboş. server: reis, baş. serzâkir: zikredenlerin başı. setr: örtme, gizleme. sevâb-ı a'mâl: amellerin karşılığı. sevâb-ı ef'âl: hayırlı fiiller, hizmetler, sevaplı işler. sevad: karartı. sevâd-ı âzam: insanların ekseriyeti. sevap: hayır. İlâhî mükafatı kazandıran işler. sevk:önüne katıp sürmek, yollamak, göndermek. sevr: öküz. seyahat:yolculuk. seyahat-i cüz'iye: kısa zaman içindeki seyahat. seyahat-i hayâliye-i fikriye: fikri ve hayali seyahat. seyahat-i hayâliye: hayal ile yapılan seyahat. seyerân (seyran): gezme, gezinme, bakıp görme, hareket etme; açılma, ferahlama, teferrüc. seyl-i kâinat: kâinatın daimi olarak değişme, gelişme ve başkalaşma, bir hedef ve maksada doğru sevk olma hali. seyl- mevcudât: akıp giden, değişen ve gelişen mevcudat. seyl i şuunât: Cenâb-ı Hak'kın emir irade ve şuur adına dayanan, Onâ bakan, Ondan çıkan ve Ona akan. seyl-i zaman: akıp giden zaman. Zamanın akışı. seyr: hareket etme ve gezme. seyr ü sefer: gidiş-geliş. Dolaştırma. seyr ü seyahat: hareket etme ve gezme, yolculuk ve gezi. seyr ü sülük: bir terbiye yoluna girip devam etme. seyr ü sülük-u velâyet: bir velâyet tarikiyle (yoluyla) mânevi terbiyeye devam etmek. seyr-i âfâki: tekâmül için. hariçten, afaktan delil ve vasıta getirme usulü. seyr-i enfüsî: nefsin iç âlemindeki delil ve vasıtalarla tekâmül etme usulü. seyr-i ûmumi: herkesi ilgilendiren bir yürüyüş ve yolculuk. Umumî ve geniş bir seyahat. seyrangâh: gezinti yeri, gezilecek yer, muhteşem manzaralı yerler. seyrangâh-ı dâimi: devamlı bir seyr ve gezme yeri. seyyah:yolcu. seyyâl: akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Yer değiştiren her şey. seyyâlât-ı latife: hava; ısı; ışık ve elektrik gibi akıp giden güzel, hoş ve şeffaf varlıklar. seyyâle: akıcı olan. Akıp giden. seyyâle-i lâtife: nuranî, şeffaf veya elektrik gibi akıp giden. seyyar: bir yerde durmayıp yer değiştiren; sabit ve devamlı olmayan. seyyârât: gezegenler. seyyâre: gezegen; gezen, dolaşan. seyyiât: kötülükler, kötü ameller, günahlar, suçlar. seyyid: efendi. Seyyid-i Kerîm: ikram ve ihsan sahibi ve herşeyin efendisi olan Allah. Seyyidü'l-Mürselin: gönderilen Peygamberlerin Efendisi, Hz. Muhammed (a. s. m. ). seyyie: kötülük, günah, suç, fenalık. sezâ: lâyık, münâsip. sıbga: boya. sıbga-i Rahmânî: Rahmânî boyalarla yapılmış İlâhi nakışlar. sıddikıyet: doğruluk. sıddikin: çok doğru kimseler, sıddık olanlar, Allah yolunda sadakatte en ileri olanlar. sıdk: doğruluk. sıdk-ı cenân: kalplerin sadık oluşu. Sadakatli kalpler. sıfat: nitelik, vasıf. sıfât: nitelikler, vasıflar. sıfat-ı İlâhiye: Allah'ın sıfatları. sıfat-ı irâde: Cenâb-ı Hak'kın emir ve iradesini bildiren, gösteren hal ve keyfiyet. Sıfât-ı Kudsiye: Allah'ın mukaddes, temiz ve yüce sıfatları; acz, kusur ve noksanlıktan uzak, yaratılmışların vasıflarından uzak ve onlara benzemeyen mukaddes sıfat. sıfât-ı mukaddese: mukaddes sıfatlar. sıfât-ı muhita: her şeyi kuşatan sıfatlar. sıfât-ı mutlaka: sonsuz ve sınırsız sıfatlar. sıfat-ı seb'a: yedi sıfat. sıfâti: sıfatlarla ilgili. sığâr-ı nefis:kişinin küçüklüğü. Karakter bozukluğu. sığâr-ı sahife: sahifenin küçüklüğü. sıklet: ağırlık. sıla-i rahm: hısım akrabayı ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme. sır: gizli hakîkat, gizli iş, Allah'ın hikmeti. sıravârî: sıra gibi, sıralı. Sırat: Cennete gidebilmek için herkesin üzerinden geçmesi gereken ve Cehennem üzerinde kurulmuş köprü. sırât-ı müstakim: Kur'ân'ın gösterdiği doğru yol. sırr-ı hilkat: kâinatın yaratılış sırrı. sırr-ı hilkat-i âlem: kâinatın yaratılış sırrı. sırrı azim-i i'câz: mu'cizeliğin büyük sırrı. sırr-ı azim: büyük sır. Kâinattaki İlâhî nizâmın sırrı. sırr-ı câmiiyet: pek çok mânâ ve şeyleri içine almadaki gizlilik, maksat. sırr-ı Ehadiyet: Allah'ın, her. bir varlıkta görülen birlik tecellîsinin sırrı. Sırr-ı ehem: önemli bir sır. sırr-ı gâmıza: ince sır. Anlaşılması zor mesele. sırr-ı hikmet: fayda ve gâyenin sırrı. sırr-ı hikmet-i hilkat: yaratılışın hikmet sırrı. sırr-ı i'câz-ı Kur'ân: Kur'ân'ın ifâde üstünlüğü ve mucize oluşunu gösteren sırlar. sırr-ı imtihan: bu dünyada her insanın karşı karşıya bulunduğu ilâhi imtihan. sırr-ı inâyet: yardım sırrı. sırr-ı insâni: insandaki "sır" denilen ve müşâhadetullahın mahalli bulunan kalpteki lâtîfe. sırr-ı irşad: insanları hidâyete sevketme dâvâsı. sırr-ı kader: kaderin sırrı. sırr-ı lüzum: neden lâzım olduğu. sırr-ı Mirac: Mi'racin gizli hakikatları. sırr-ı teâvün: yardımlaşma sırrı. sırr-ı teklif: insanların dünyaya gelip, Allah tarafından vazifelendirilmeleri sırrı. sırr-ı tenâsülât: çoğalma, üreme sırrı. sırr-ı teşri: şer'i kanunların sırrı. sırr-ı tevfîk: bağdaştırılmasının sırrı. sırr-ı ubudiyet: kulluğun sırrı. sırr-ı Vahdet: birlik gerçeği. Allah'ın birliği hakikatı. sîgâ: kip, fiilin çekiminden gelen şekillerden her biri. sîmâ: yüz, çehre. simâ-i mânevi: mânevi yüz. sîne: göğüs, sadr, kalb. sibâk-ı kelâm: bir şeyin öncelik hâli, birisinden ileri geçmek, bir şeyin geçmişi; bağ, bağıntı. sibak-ı kelâm: sözün ilk hâlindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ. sicn (sicin): hapis, zindan. Sidre: ağaca teşbih ile benzetilen, yedinci kat gökte bir makam ismi. Sidretü'l-Müntehâ: yaratıklarının ilminin ve amelinin kendisinde nihâyet bulup, içinde bulunduğumuz madde âlemi olan kevn âlemini sınırlandıran bir işâret; yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Peygamberimizin (a. s. m. ) ulaştığı en son makâm. sihir: büyü, büyücülük; büyü kadar tesirli olan şey. sihirbaz: büyücü. sikke: imza, damga' nereye ve kime âit olduğunun bilinmesi için konulan mühür. sikke-i Ehadiyet: Allah'ın "her bir şeyde birliği tecellî etme" mânâsındaki sıfatını gösteren mühür. sikke-i hâssa: özel mühür. sikke-i i'câz: mu'cizelik mührü. sikke-i kudret: kudret mührü. sikke-i kübrâ-i Ulûhiyet: Allah'ın, herşeyin ilâhı olduğunu gösteren en büyük mühür. sikke-i kübrâ-i Rahmâniyet: Allah'ın, "çok merhametli ve herşeyin münâsip rızkını verme" mânâsındaki sıfatını gösteren en büyük mühür. sikke-i mahsusa:özel mühür. sikke-i Rubûbiyet: Allah'ın 'Terbiye edicilik' sıfatını gösteren mühür. sikke-i Samediyet:Cenâb-ı Hakkın, hiçbir şeye muhtaç olmayıp, herşeyin kendisine muhtaç olmaklığının mührü. sikke-i şer'i: şeriatın mührü, damgası, tasdiki. sikke-i 7evhid: Allah'ın birliğinin mührü, imzası. sikke-i ulyâ-i Rahimiyet: Allah'ın "her şeye şefkat etme ve acıma" mânâsındaki sıfatını gösteren yüce mührü. sikke-i uzmâ-i rahmet: rahmetin en büyük mührü. sikke-i Vahdet: Allah'ın birliğini gösteren mühür ve damgalar. sikke-i Vâhid-i Ehad: zâtı ve sıfatlarıyla tek olan Allah'ın mührü. silâh-ı insani: insanın silâhı. sille: tokat. sille-i azap: azab tokadı. sille-i tahkir: hakaret tokadı. sille-i te'dib: terbiye etmek için tokatlamak, haddini bildirme tokadı, edeplendirme tokadı. silsile: zincir. silsile-i berâhin: deliller zinciri. silsile-i cevâhir: cevherler zinciri. silsile-i diyânet:dinî akım. Peygamberler vasıtasıyla. silsile-i ef'al: zincirleme fiil ve hareketler. silsile-i efkâr: fikirler zinciri. silsile-i enbiyâ: peygamberler zinciri. silsile-i esbab: sebepler zinciri. silsile-i eşya: eşyanın birbirine zincirleme bağlılığı. silsile-i felsefe: felsefe akımı. silsile-i hakâik: gerçekler zinciri. silsile-i hasenât: iyilikler ve güzellikler zinciri. silsile-i hilkat-i kâinat:kâinâtın yaratılış zinciri, kâinâtın bir zincirin halkaları gibi kademe kademe yaratılışı. silsile-i îcâz-ı i'câzi: bir zincir gibi peşpeşe gelen ve mu'cize olan veciz ifâdeler, mânâlar. silsile-i ihsanât: İhsanlar zinciri, peş peşe yapılan iyilikler, bağışlar. silsile-i kâinat: kâinâtın yaratılış zinciri, kainâtın bir zincirin halkaları gibi kademe kademe yaratılışı. silsile-i mahlukât: varlıklar silsilesi. silsile-i nur: nur zinciri. silsile-i nübüvvet: peygamberlik zinciri. silsile-i şuunât: hâdiseler zinciri, işler zinciri. silsile-i tefekkür: tefekkür daireleri. Düşünce halkaları. silsile-i vücud-u ilmi: ilmen var olma silsilesi. simâh: kulak, kulak deliği. sinema-i uhreviye: uhrevî sinema. sinn-i kemâl: olgunluk çağı. sinn-i teklif: insanın dinî emirleri yapmakla mükellef olduğu çağ; buluğ çağı. sinn-i temyiz: Hak ile bâtılı farketme yaşı. Büluğ çağı. sinnen: yaşça, yaş itibâriyle. siper: arkasına saklanılacak şey, koruyan, mânia. sirac: ışık; lâmba, fener. sirâc-ı hakikat: hakikat lâmbası, nuru. sirâc-ı musahhar: emre boyun eğen lâmba, itaatkâr lâmba sirâyet: bulaşma, yayılmak, gelişmek. sirkat: çalma, hırsızlık. sitâyiş: överek. sitâyişkârâne: överek. siyak: söz gelişi, ifâde tarzı; üslub, tarz, yol. siyâk-ı kelâm: sözün gelişi, sevk edilişi. siyâset-i hâzıra: şimdiki dünyevî. siyâset. siyâsiyyun: siyâsetle uğraşanlar, siyâsetçiler. siyer: tarzlar, gidişler, yollar; mevzuu Peygamberimizin (a s. m. ) hayatı, ahlâkı, ve yaşayışı olan, onun gâyesi ve insanlığı irşad eden mesleğinden bahseden kitap. Sofestâi: Allah'ı kabul etmemek için kâinatı ve kendi varlığını da inkâr eden felsefe ekolü. sofra-i erzâk-ı umumiye: herkesin istifade ettiği rızık sofrası. sofra-i nimet: nîmet sofrası. sofra-i Rahmân: Allah'ın ihsan ettiği sofra, sonsuz nimetler. sofra-i Rahmânirrahim: acıyıp,. merhamet edip rızık veren Allah'ın nimet sofrası. sohbet-i Nebeviye: Peygamberimizin (a. s. m. ) sohbeti. sû-i âkıbet: kötü son. sû-i edep: kötü edeb, çirkin. ahlâk. sû-i fehm: kötü. anlayış, yanlış anlama. sû-i ihtiyâr: irâdenin kötüye kullanımı, kötü istek, yanlış seçim yapma; hatâlı tercih. sû-i istimâl: birşeyi kötüye kullanma. sû-i mîzaç: kötü huy ve tabiat. sû-i zan: bir kimse hakkında kötü düşünceye sahip olma, başkasının hareketini kötü zannetme. suâl: istemek. suâl-i azim: büyük soru. suâl-i hâcet: ihtiyaç isteği;. ihtiyacını isteme. suâl-i müşkül: en zor ve müşkül soru. suâl-i vâhid: tek bir sual. subh-u haşir: haşir sabahı. Öldükten sonraki diriliş sabahı. subh-u Kıyâmet: kıyâmetten sonraki sabah. sudûr: çıkma, meydana gelme, sâdır olma. sudur-u gayr-i ihtiyâri: ihtiyarsız olarak meydana gelme. sufüf-u ibâd: kulların safları, Allah'a ibâdet için saf saf olmuş yaratıklar. suhre: zoraki iş gören, ücretsiz zorakî çalışan kimse. suhuf: sahifeler; Âdem, Şit, İdris ve İbrahim (a. s. ) peygamberlere indirilen sahife şeklindeki kitaplar. suhuf-u semâviye: semâvî sayfalar, bak. suhuf. sukut: değerden düşme, düşüş, alçalış. sukût-u mutlak: tam alçalış, tam düşüş; insanlıktan çıkma. sukût-u ruh: ruhun alçalması. sulh: barış. sultan: hükümdar, saltanat sahibi. sultân-ı azîm: büyük sultan. Sultân-ı Cihan: cihanın sultanı olan Allah. sultân-ı ervah: ruhların sultanı. Sultân-ı Ezel: öncesi ve sonu olmayan ve hükmeden Allah. Sultân-ı Ezel ve Ebed: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hâkimiyet sahibi Allah; ezel ve ebed sultanı Allah. Sultân-ı Ezeli: varlığının başlangıcı olmayan ve her şeyi idâre eden Allah. sultân-ı mu'cizekâr: mu'cize sahibi sultan. Sultân-ı Mutlak: hâkimiyeti sınırsız sultan olan Allah. Sultân-ı Sermedî: sonsuz hayat sahibi ve her şeyi idare eden Allah. Sultân-ı Zîşân: şan sahibi sultan olan Allah. Şanı yüce olan Sultan. Allah. Sultân-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi herşeyin sultânı olan Allah. sultân-ı Zîfünün: fenlerden anlayan, ilim ve fen sahibi. sultân-ı zişan: şan sahibi sultan olan Allah. Sultânü'l-Evliyâ: bütün evliyanın reis ve sultanı olan Hz. Muhammed (a. s. m. ). sun': sanatlı iş; yapmak. Sur: Kıyâmet gününde İsrafil'in (a. s. ) çalacağı, üfleyeceği boru. Sür-u İsrâfil: İsrâfil isimli meleğin Kıyâmetin kopuşu esnâsında üflediği büyük boru. sûre: Kur'ân-ı Kerîm'in 114 bölümünden her biri. sûre-i azime: büyük sûre. Sûre-i Amme: Kur'ân'ın 78. suresi olup 40 âyettir. Nebe' Sûresi. Sûre-i Feth: Fetih Süresi. Kur'ân'ın 48. süresi. Sûre-i İhlâs: İhlâs Süresi. sûre-i izâ zülzileti'l-ardu: Zilzâl Sûresi. sûre-i kul ya eyyühe'l kâfirün: Kâfirün Sûresi. sûre-i Kur'âniye: Kur'ân'ın süresi. Sûre-i Yâsin: Yâsin Sûresi. sûret: resim, şekil, görünüş; biçim tarz; yol. sûret-i bâsitâne-i zâhirâne: görünüşe göre ve basitçe bir şekil. sûret-i câmia: çok şeylerle alâkalı ve çok mânâ ve özellikleri içine alan sûret. sûret-i Dıhye: içi gibi dış görünüşüyle de oldukça güzel ve yakışıklı olan bir sahabenin sûreti. sûret-i emir: emir şekli. sûret-i fâniye: gelip geçici görünüş. sûret-i hakiki: aslı, kendisi, bizâtihi. gerçeğin görünüşü. sûret-i Hakimâne: hikmetli bir sûret, faydalı bir tarz. sûret-i icmâli: kısa ve özlü bir şekil. sûret-i insâniye: insan sureti. Normal bir insan şeklinde. sûret-i intişar: yayılma şekli. sûret-i istimâl: kullanma şekli. sûret-i libas: elbise görüntüsü. sûret-i muâmele: davranış şekli. sûret-i mülevves: kirli ve pis sûret sûret-i tagayyür: değişme şekli. sûret-i tahakkuk: şeklen ve vücuden tahakkuk etmesi, ortaya çıkması. sûret-i zâhiriye: dış görünüş. sûret-i zaife-i vâhiye: çok zayıf işaret, anlayış ve maksatların sûreti. Zaif ve esassız görüntü. Yalancı bir düzen. sûreten: sûret olarak, sûret itibariyle, görünüşte, sanki. sûretperest: görünüşe, sûrete çok değer veren, resimleri çok seven ve tutkun olan. sûrî: görünüşte; hakîki, ciddi ve samimi olmayan. suûbet: güçlük, zorluk. suûd:yükselmek, yukarı çıkmak, derece artmak. suver-i Kur'âniye: Kur'ân'ın süreleri. SübhânAllah: "Allah her türlü eksiklikten uzak ve bütün üstün sıfatlara sahiptir" demek; tesbih etmek. sübut-u ilmî: ilmen sâbit olma, bir şeyi ilim olarak bilmek. sübut: sabit oluş. Kesin olarak meydana çıkmak. sübuti: sabit olan; müsbet. sücud: secdeye varmak. süedâ: saidler, Allah'ın rızâsına erenler, mes'ud olanlar. süflî: aşağıda bulunan, alçak, âdi. sûfliyet:aşağılık, âdilik. Süfyân: âhirzamanda geleceği ve İslâm dinini yıkmak için çalışacağı sahih hadislerde haber verilen dinsiz ve münâfık bir şahıs. Süfyân İbn-i Uyeyne: (H|107-198) Yedi bin hadis hıfzedip nakleden, ikinci derecede tabiin olan, zâhid, müttaki ve sâlih bir zât. suhûlet: kolaylık. suhûlet-i beyân: açıklamanın kolaylığı. suhûlet-i fevkalâde: olağanüstü kolaylık. sühûfet-i mutlak: sonsuz kolaylık. suhûlet-i mutlaka: sonsuz derece kolaylık. sükûn: durgunluk, sâkin olmak, hareketsizlik; dinmek, kesilmek; bir harfin "a, e, i, ü" gibi sesli okunmayıp, yalnız kendi sesiyle okunması. sükûnet: sâkinlik, durgunluk, rahatlık, hareketsizlik. sükut: suskunluk, sessizlik. sükut-u ecrâm: gök cisimlerinin sessizliği. sülehâ: sâlih kimseler. Süleymanvâri: Süleyman (a. s. ) gibi. sülûk: belli bir gruba girme, bir yolu tâkip etme, bir tarîkata bağlanma, mânevî terakkî mertebelerinde devam etme. salis: üçte bir. sülüs-ü Kur'ân: Kur'ân'ın üçte biri. sümme: sonra. sünbül: başak. sündûs·misâl: ipekten yapılmış bir kumaş gibi. sünnet: Peygamberimizin (a. s. m. ) sözü, emri, fiili ve görüp de ses çıkarmayarak kabul ettiği şeyler. Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin (a. s. m. ) sözlerine, emirlerine ve hareketlerine dâir en yüksek ve kıymetli haller, tavırlar, hareket düsturları. sünnet-i dâimi: bitmeyen, devamlı ve doğru işleyen kânun. sürat: hız. sürat-i harekât: hareketteki sürat, sür'atli hareket. sürat-i mutlak: sonsuz ve sınırsız sür'at, çabukluk. sürat-i mutlaka: son derece hızlı. süratli: çar çabuk. Süreyyâ: Ülker (Pervin) yıldızı; yedi veya altı yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ay'ın geçtiği yerlere yakın görünürler. sürür: neşe, sevinç. sürür-u mesûdiyetkârâne: sürûr, sevinç ve saadet veren. sütûn-u elmas: elmas gibi bir direk. sütûn-u iman: imanın direği. sütûr-u hâdisât: hâdiselerin satırları, mânâlı olaylar. süveydâ-i kalb: kalbin ortasında var olduğu kabul edilen siyah nokta. Ş: şâşaa: parlama, zâhiri parlak görünüş. şâşaa-i cemâl: parıltı, gösterişli güzellik. şâşaa-i saltanat: şeref bulma, şerefli bir muhatabiyet. Şerefe mazhar olma. şâşaa-i suriye: görünüşteki parlaklık. Şâfî: şifâ veren Allah. Şâfiî: Hicrî 150-204 yılları arasında yaşamış Şafii Mezhebinin imâmıdır; asıl ismi Muhammed bin İdris'tir. şah: padişah. Sultan. Sahip. Şâh-ı Geylâni: Kâdirî tarikatinin kurucusu,1166'da Bağdat'ta 90 yaşında vefât eden büyük bir İslam büyüğü. Şâh-ı Nakşibend: Hicri 740-791 tarihleri arasında yaşamış, kendi adıyla anılan ve hafî zikre büyük ehemmiyet verilen Nakşî tarîkatının kurucusudur. şahap: yıldızlardan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı. şâhâne: şah gibi şaha yakışır surette; pek güzel, mükemmel, çok iyi. şahap ( şihab): parlak yıldız, yıldızlardan fırladığı kabul edilen ve atmosfere girip bir anda kaybolan göktaşı. şâhid-i âdil: adâletli ve doğru sözlü şâhid. Şâhid-i Ezelî: ezelden ebede her şeyi gören ve her şeye şâhid olan Allah. şâhid-i sâdık: doğru sözlü şâhid şahik: yüce. Yüksek yapı. şâhika:tepe, doruk, zirve. şahmpâre: iç yağın bir parçası. şahs-ı Âdem: Hz. Âdem'in şahsı. şahs-ı farazi: bir şahıs farz ederek. Mânevî şahıs. şahs-ı mânevî: bir şahıs olmayıp, kendisine bir şahıs gibi muâmele edilen şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar; belli bir kişi olmayıp bir cematten meydana gelen mânevî şahıs. şahsî: şahısla ilgili ve şahsa âit. şahsiyet: kişilik, (kişi mânâsına da kullanılır. büyük bir şahsiyet, tanınmış şahsiyet cümlesinde olduğu gibi. ) şahsiyet-i ademiyet: yokluğa âit şahsiyet-i insâniyet: insanlık kişiliği. şahsiyet-i mâneviye: manevi kişilik; mânen bir yerde bulunma. şâibe-i taklit: taklid lekesi ve kiri, taklid pisliği ve kusuru. şâika: şevkli, hevesli. şâirâne: şâirce, şâire uygun şekilde. şakî: haydut, yol kesen, eşkiyâ. şâkir: halinden memnuniyetini bildiren; Allah'a şükreden. şâkirâne: şükrederek. şâkird: talebe. şakk: bölmek, yarmak. Şakk-ı Kamer: Peygamberimizin (a. s. m. ) bir işâretiyle ayın ikiye bölünmesi mu'cizesi. şâmil: kaplayan; içine alan, ihtivâ eden, çevreleyen; fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren. şâmme: koklama duygusu. Burun. şarab-ı muhabbet: sevgi, muhabbet şerbeti. şârık: şarktan çıkan. Tulü eden. Parlayan. şark: doğu. şarlatan: yalancı, yüksekten atarak karşısındakileri aldatan; hayâsız. şart-ı âdi: bağlılık gerekçesi sebebi. Daha büyük olan irâde-i Îlâhiyeye cüz'i irâdeyi bağlayan sebep. şart-ı evvel: ilk şart. şart-ı vücud-u küll:lâzım olan herşeyin olması şartıyla. şâşaa: parlama, parlaklık. şatahat:mânevî sarhoşluk. şavk: ışık, parıltı. şâyân-ı temâşâ: seyretmeye değer. şâyeste: uygun, yaraşır, lâyık. şe'n: birşeyin hususiyetinin fiilî tezâhürâtı, neticesi ve eseri; iş, gerek, tavır, hal. şe'n-i Rubûbiyet: terbiye ediciliğin gereği. şe'n-i zâtî: zâtın lazımı olan ve hiç ayrılmayan kabiliyet. şe'n-i merhamet: merhametin gereği. şeâir-i İslâmiye:islâma sembol olmuş iş ve ibâdetler. şeâir: alâmet; İslâmın alâmeti olan şeyler-dinî kıyâfet, ezan, kurban gibi. şebâbiyet: gençlik. şebih: benzer, benzeyen. şebnem: çiğ. Rutubet. Nem. şebnem misâl: nem gibi. Rutubetli. şecere: ağaç. şecere-i âzam: büyük yaratılış ağacı. şecere-i azime: büyük ağaç. Büyük silsile. şecere-i bâkiye: bâkî olan ağaç, bâki ağaç. şecere-i hayat: hayat ağacı. şecere-i hilkat:yaratılış ağacı; kâinat. şecere-i kâinat: kâinat ağacı. şecere-i kudret: Allah'ın kudretiyle yarattığı ağaç. şecere-i mel'une: lânetlenmiş, yasaklanmış Cehennem ağacı. şecere-i meşhure: meşhur ağaç. şecere-i nurâniye: nurlu ağaç, Tuba ağacı gibi. şecere-i ömr:ömür ağacı. şecere-i Tûbâ: Cennetteki Tûbâ ağacı. şecere-i Tûba-i mâneviye: mânevi bir Tûba ağacı olan Mi'rac hakikatı. şecere-i Tûba-i nübüvvet: Peygamberliğin nurani ağacı. şecere-i Tûba-i nur: Cennetteki saâdet ağacı, dalları aşağıda ve kökleri yukarıda olan Tubâ-i Nur ağacı. şecere-i Tubâ-i ubudiyet: nurânî kutluk ağacı, yapısı. şecere-i uzmâ: en büyük ağaç. şecere-i Zakkum: Cehennem ağacı. şecere-i zihayat: hayat ağacı. şecere-i hayretnümâ: hayret veren ağaç. Şeddad: Eskiden Yemende çıkıp Allah'a isyan eden Ad kavminin padişahı olup, Gazab-ı İlâhi ile taraftarlarıyla birlikte yerin dibine batmış gark olmuştur. şedîde: tecvidde| harf-i sükun ile ve nefesin hepsi haps olarak sâkin bir halde okunduğu zaman sesin asla okunmamasına denir; iki kısımdır| birinci kısım şedîde-i mechuredir ki, elif, bâ, cim, dal, tı harfleridir; ikinci kısım olan şehîde-i mehm(se ise, kaf ve tâ harflerinden meydana gelir. şedit: çok şiddetli. şefaat: bir kimsenin bağışlanması ve azâbının hafiflemesi için aracı olma. şeffaf: ışığa meni olmayan, ışığı geçiren madde, saydam. şeffâfât: şeffaf şeyler, saydam olanlar. şeffâfiyet: şeffaf olma, şeffaflık.. şefik: çok şefkatli, merhametli, acıyan. şefkat: karşılıksız sâfı sevgi besleme başkasının kederiyle alâkalanma, acıyarak merhamet etme. şefkat-i rahimâne: tam ve mükemmel bir şefkat ve merhamet duygusu. şefkatkârâne: şefkatlice, şefkat ederek. şehâdât: şehâdetler, şehitlikler. şehâdât-ı sâdıka: sadık ve doğru şâhitlikler. şehâdet: şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen her şeyi kabul ve tasdik etme. şehâdetmeâb: şehâdet dönüşü. Dönerek şehâdet etmek. şehâmet: cesaretlilik. şehbâz: beyaz doğan. Çevik ve cesâretli. şehbâz-ı edvar pervaz: her devirde, her asırda uçarcasına hâkimiyetini kuran. şehd-i şehâdet: bilmenin ve idrak etmenin dünyadaki lezzeti. şehid: Allah yolunda canını fedâ eden Müslüman. şehnâz: musikide ahenkli makam. şehrâyin: şenlik. şehr-i bîlezâiz: lezzetten mahrum şehir. Tadı kaçmış şehir. şehr-i muhteşem: muhteşem şehir. şehr-i püremvât: ölüler şehri. Ölülerle dolu şehir. şehrâyin: şenlik; büyük hâkimiyet ve kuvvete âit sevinç, donanma. şehrâyîn-i Rahmân: Rahmân olan Allah'ın şenlendirdiği şehir. şehvâni: şehvetle ilgili, şehvete âit, şehvetten kaynaklanan, şehvete çok düşkün olan kimse. şehvet: nefsin arzu ve istekleri, cinsî istek. şek: şüphe. şekâvet: her çeşit kötülük içinde olmak, belâ ve zillete düşmek; sıkıntı, mutsuzluk. şekâvet-i ebediye: ebediyyen belâ ve sıkıntıya düşmek, kötülük. içinde olmak. şekâvet-i uhreviye: âhirette kötü duruma düşme, mutsuz olma, âhirette belâ ve zillete düşmek. şekl-i mahsus: en uygun ve yakışır bir şekilde. şekl-i mânevi: mânevî şekil ve mâhiyet. şekl-i umumi: genel hatları ile. şekvâ: şikâyet, şikâyet etmek; sızlanmak. şem: ışık. şemâtetkârâne: başkasının başına gelene sevinircesine. şemme: koklama, bir defa koklama. şems: güneş. şems-i Ehadiyet: herşeyin bütün olarak Allah'ı göstermesi güneşi. Şems-i Ezel: varlığının başlangıcı olmayan ve ebediyyen var olan her şeyi nurlandıran Allah hakkında söylenen bir tâbirdir. Şems-i Ezel ve Ebed: varlığının başlangıcı olmayan ve ebediyyen var olan her şeyi nurlandıran Allah hakkında söylenen bir tâbirdir. Şems-i Ezeli: varlığının başlangıcı bulunmayan, her zaman var olan, sonsuz nur sahibi ve her şeyi nurlandıran Allah hakkında teşbihen kullanılan bir tâbirdir. şems-i hakikat: hakikat güneşi. Gerçeğin tâ kendisi. şems-i hidâyet: hidâyet güneşi. şems-i kemâlât: kemâlât güneşi. şems-i mu'cizbeyân: mu'cizeli beyan tarzı güneş gibi parlayan. şems-i nübüvvet: peygamberlik güneşi. Şems-i Sermed: "ebedî güneş" mânâsında olan bu tâbir, her şeyi nurlandıran Allah için teşbihen kullanılır. Şems-i Sermedi: Vâcib-ül Vücud ve ebediyyen var olan her şeyi nurlandıran Allah c. c. hakkında teşbihen söylenen bir tâbirdir. şemsü'ş-şümus: güneşlerin güneşi, en büyük güneş. şenaat: fenâlık, kötülük, alçaklık. şeni' : kötü, çok fenâ, çirkin, günahlı iş. şer: kötülük, günahkârlık, iyi olmayan iş. şer'i: şeriata âit, dîne uygun, İslâmi. şer'-i enver: nurlu ve aydınlık saçan şeriat. şer'-i tekvini: Yaradılış kanunları. Kâinat işleyişindeki ilahi âdetler. şerâit: şartlar. şerâit-i hayat: hayat şartları. şerâit-i hayat-ı dünyeviye: yaşamak için gerekli şartlar. zaruri ihtiyaçlar. şerâit-i hayat-ı şahsiye: şahsî hayatın şartları. şerâit-i hayatiye: hayat şartları. şerâit-i kabul: kabul şartları. şerârât: parlak kıvılcımlar. şerâret: şerlilik, kötülük, fenâlık. şerâyi': şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri emirleri. şerâyin: atardamarlar. şeref-i insâniyet: insânlık şerefi.. şeref-i nev-i insan: insan nevinin şerefi. şerh:açıklama, izah etme. Şerhü'l·Makâsıd: kelâm ilminin büyük âlimlerinden Saadeddin-i Taftazâni'nin en mühim eseri. Şerhü'l-Mevâkıf: kelâm ilminin önde gelen elimlerinden Seyyid Şerif Cürcani'nin mühim bir eseri. şeriat:doğru yol hak din yolu, İslâm dini; İslam'ın bütün hükümleri. şeriat-ı fıtrîye:yaratılış kânun ve kâideleri. şeriat-ı fıtrîye-i kübrâ: Allah'ın tabiata koyduğu büyük kânun. Büyük yaratılış kânunu. Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye: büyük, parlak ve nurlu İslâm şeriatı. şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı. şeriat-ı kübrâ: Allah'ın tabiata koyduğu büyük kânun. şeriat-ı kübrâ-i İslâmiyet: büyük İslâm şeriatı. şeriat-ı meşhure: bilinen İslâm şeriatı. şeriat-ı tekviniye: Cenâb-ı Hakkın kâinatta koyduğu yaratılış kânunları. şerid: zincir, halat. şerif: şerefli. Şerif-i Cürcâni: (Hi| 760-830) Astarâbad'da doğup. Mısır'da ders-i ilim görmüş ve Şiraz'da müderrislik yapmıştır. şerik: ortak. şerik-i Ulûhiyet: Yaratana ortaklık dâvâsı. şerik-i saltanât-ı Rubûbiyet: terbiye edicilik saltanatının ortağı. şerr-i cüz i: az kötülük, içinde az bir zarar ve fenâlık bulunabilen; hayra çevrilebilen küçük şer. şerr-i hazin: üzüntü ve keder meydana getiren ser. şerr-i kesir: daha büyük şer. Zarar ve fenalığı daha çok olan. şerr-i mahz: sırf kötülük, yüzde yüz kötülük. şerir:çok şerli, kötü, zararlı. şeş: altı. şeş cihet: altı yön, altı taraf. şetm:sövmek, azarlamak, küfretmek. şevâhid-i Vahdâniyet:. Allah'ın birliğinin şâhitleri. şevk: çok istek, şiddetli arzu, neşe. şevk ü cezbe: neşe ve Allah sevgisinden kendinden geçme. şevk-i ebediyet: sonsuzluk şevki. şevk-i itaat: severek itaat etmek, bir söze uymak. şevk-i nefsâni: nefsin hoşuna giden, tahrik edici şeyler. şevk-i sa'y: çalışma şevki. şevk-i taklit: taklit etme, benzerini yapma arzusu. şevk-i tenzili: Kur'ân'ın verdiği şevk. şevkengiz: şevk verici istek, neşe dolu arzu. şevket: kudret ve kuvvetten gelen haşmet, padişaha mahsus heybet ve saltanat. şey-i zihayat: canlılar. Hayatta olanlar. şey-i vâhid: bir tek şeyde, bir meselede, bir hususta. şey'en: yavaş, ağır, âheste. şeyâtin: şeytanlar. Şeyh Said:13 Şubat 1925'te devrin hükümetine karşı doğu aşiret hareketine girişen doğu aşiret reislerinden biri. Şeyh-i Geylâni: (Hi| 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî tarikatının kurucusu olan zâttır. şeyhülislâm: Osmanlılar zamanında din işlerine bakan ve sadrazamdan sonra en yüksek vazifeli şahıs. şeytânât: şeytani şeyler, şeytancasına. şeytâni: şeytanla ilgili ve ona âit. Şık (Şıkk): İslâmiyetin zuhurundan bir müddet önce yaşayıp Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğini bildiren kâhinlerden biri. şıkk-ı muhâlif: muhalif şık, karşı şık. şive: söyleyiş, tarz, ağız, üslup, edâ, naz. şiâr-ı râz: gizli işâretler. şiddet: sertlik, katılık. şiddet-i galeyan: şiddetli coşup taşma. şiddet-i harâret: sıcaklığın şiddeti, şiddetli sıcaklık. şiddet-i ihtiyaç: ihtiyacın şiddeti, şiddetli ihtiyaç. şiddet-i şefkat: aşırı derecedeki şefkat, acımak. şiddet-i takvâ: Allah korkusunun nihayet derecesi. şiddet-i tehdit: tehdidin şiddeti. şiddet-i zaaf: dayanaksız; Şiddetli zaiflik ve acizlik. Nefse esaret. şifre: gizli ve işâretle yazı usulü; herkesin yazamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü. şifre-i İlâhiye: İlâhî şifre. şifre-misâl: şifre gibi. şikâyât-ı Kur'âniye:. Kur'ân'ın şikâyetleri. şikemperver: yemek tiryakisi, midesine düşkün. şimâl: kuzey. şimendifer: demiryolu katarı, tren. şirin: tatlı. şirk: Allah'tan başka ilâh tanıma, Ona ortak koşma şirk-i azim: büyük şirk yolu. şirkâlud: şirk karışmış, şirk bulaşmış. şita: kış mevsimi. şöhretperest: şöhreti seven, şöhret düşkünü, üne düşkün. şöhretşiâr: şöhretli, şöhret sâhibi. şuâ: bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri, ışık hüzmeleri. şuaât: şuâlar, ışık demetleri, parıltılar, nurlar, ışıklar. şuâât-ı ayniye: gözün ışınlara benzetilmiş görme kâbiliyeti, göz feri. şuâât-ı merhamet-i İlâhiye: Allah'ın merhametinin şuâları. şuâât-ı rahmet: rahmet ışıkları, parıltıları. şuarâ: şâirler. şube: bölük, bölüm; dal, budak; bir merkezin kolu. şuhud: görme, şâhit olma; şâhitler; görünecek halde şekillenmek; kâinatta Allah'ın varlık ve birliğini gösteren delilleri aynen seyretme, İlâhi ve gizli sırları yine Allah'ın izniyle görme. şuhud-u kalbi: kalbin görme, şahit olması. şuhud-u kevniye: yaratılışla birlikte var olan görme kabiliyeti şuhud(: keşfe ve görmeye dâir görünebilir olana âit ve onunla ilgili. ş(le: alev, ateş alevi. ş(le-i hikmet: hikmetle, bir sebep ve kasıt ile teşkil edilen ışık, aydınlık. ş(le-i mahiyet: mâhiyetinin parıltısı. İçteki aydınlık. ş(lefeşân: ışık, nur fışkıran. şu(n: işler, fiiller. şu(n-u İlâhiye: Allah'a âit şenler; Allah'a âit çok yüksek ulvî kudsî, güzel mânâlardır ki, "lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye" diye tâbir edilir; yâd edilmesine dînen izin olmayan bu şuunlar, kâinatta görünen aşk, ferah ve sevinçten nihâyetsiz derece daha yüksek, daha kudsî ve daha münezzehtir. şuun-u mukaddese: kusur ve noksandan uzak şe'nler, keyfiyetler. şuun-u münezzeh: insanların tâbir ve ifâde etmekten âciz kaldıkları Cenâb-ı Hakka âit işler, şuunlar. şuun-u zâtiye-i Rabbâniye: Cenâb-ı Hakkın zâtında var olan kâbiliyet ve özellikler. şuun-u zâtiye: zâtından ayrı düşünülemeyen ve zâtının gereği olan istidat ve kâbiliyet. şuunât: şuûnlar; keyfiyetler, haller; emirler, kasıtlar, talepler; işler, hâdiseler. şuunât-ı esmâ-i İlâhiye: Allah'ın isimlerinin gerektirdikleri ve talepleri; İlâhi işler, fiiller, hâdiseler. ' şuunât-ı hakîmâne: faydalı ve. hikmetli işler. şuunât-ı İlâhiye: Allah'ın işleri, fiilleri, şuunları. şuunât-ı kesire: pek çok haller ve işler. şuunât-ı Rabbaniye: Allah'ın kâinatı idâre ve terbiye edicilik faaliyetleri. şuunât-ı seyyâle: akıcı ve bir halde durmayan işler. şuûnât-ı Ulûhiyet: Allah'ın büyüklüğünün tezâhürü olan emir ve faaliyetler. şuunat-ı zâtiye: Zât-ı İlâhîyenin has işleri ve emir dâiresine âit kanunları. şuur: anlayış, idrâk, bilme, farkına varma şuur-u külli: küllî şuur. şuurâne:anlayarak, bilerek. şuurdârane:şuura dayalı, şuurlu. şuurkârâne: bilerek, anlayarak, şuurlu bir şekilde. şuvaz: kızgın, ateşli mâden, kızgın ateş. şübeh:şüpheler. şübehât: şüpheler. şükr-ü külli: Allah'ın verdiği bütün nimetlere karşı şükretme. şükr-ü mânevi: insanın âzâ ve âletlerinin şükrü, mânevî şükür. şükran:teşekkür etmek, iyilik bilmek, minnettarlık. şükür: Allah'ın verdiği nimetlere karşı memnunluk göstererek, teşekkür etmek. şümul: kaplamak, içine almak. şümul-ü hikmet: hikmetin her şeyi kaplaması. şümûl-ü kudret: kudretin her şeyi kaplaması. şümul-ü rahmet: rahmetin her şeyi içine alması. şümul-ü tasarruf:tasarrufun her şeyi içine elması. şümûl-ü tasarrufât:tasarrufların her şeyi kaplaması. şümûs: güneşler. şüphe-i tarik: şüpheli yol. şürb: içme, içecek. şürekâ: şerikler, ortaklar. şüzûz: kâide ve kânun dışı kalmak, yalnız kalmak; karşı olmak, muhâlif olmak. şüzüzât-ı kânuniye: kânunun istisnâları, kânunun genel hükümlerinin dışında kalanlar, kâide dışı olanlar. T: taaddüd-ü ezvâc: çok evlilik, bir kaç kadınla evlilik hâli. taaddüd-ü merkez: merkezin bir kaç tane olması. taaddüt: çoğalma, birden fazla olma, tekessür etme. taaffün: kokuşma, bozulma, çürüme. taahhüt: bir işin yapılması için birine söz verme, üzerine alma; garanti verme, teminât. taakkul:akıl erdirme, zihin yorarak anlama, hatıra getirme. taallûk: alâkalı oluş, bağlılık, münâsebet. taallüm: ilim edinme, öğrenme, ders okuyarak öğrenme. taam: yemek, yiyecek, gıdâ. taammüm: umumîleşme. Umumun bilgisinde olma. taarruz: sataşmak, ilişmek, saldırmak. taarrüf: kendini tanıtmak; marifet bulmak. taassub-u mezheb: mezheb ya da grup taassubu. tâat: itaat etme, söz dinleme, ibâdet. taayyün: meydana çıkma, belirlenme. taayyünât-ı itibâriye: indi İlâhide ve ilm-i İlâhi'de bir şeyin var olup henüz şeklen ortaya çıkmamış olması. tab': basma, baskı. tabaka: kat. tabaka-i avâm: halktan ilmi irfanı kıt olanların tabakası. tabaka-i azîme: büyük kat. tabaka-i hâkimiyet: hâkimiyet derece, mertebe ve merkezleri. tabaka-i hayat: hayat tabakası tabaka-i hükümet: hükümet tabakası. tabaka-i insâniye: insanların bulundukları yerler. İnsan toplulukları. tabaka-i mesturiyet: örtülmüşlük tabakası. tabaka-i muazzama: muazzam tabaka. tabaka-i Tevhid: tevhid tabakası. tabaka-i turâbiye: toprak tabakası. tabaka-i ûlâ: birinci tabaka. tabakât: tabakalar, katlar, makâmlar. tabakât-ı âliye: yüksek tabakalar, katlar. tabakât-ı beşer: beşer tabakaları. tabakât-ı beşeriye: sosyal sınıflar, tabakalar. tabakât-ı cemâl: güzelliğin dereceleri. tabakât-ı ehl-i kemâl: kemâl sâhibi insanların tabakaları. tabakât-ı evliyâ: velilerin tabakaları. tabakât-ı hitâbiye: hitâp tabakaları. tabakât-ı hükümet: hükümetin muhtelif dâireleri. tabakât-ı hüsün: güzelliklerin dereceleri. tabakât-ı kâinat: kainatın muhtelif tabakaları. tabakât-ı kelâmiye: bir sözün tabakaları, içine aldığı çeşitli mânâlar. tabakât-ı kesret: kalabalıklar tabakası. Kalabalık aşağı tabaka. tabakât-ı kümmelin-i insâniye: insanların tekâmül dereceleri. tabakât-ı mahlukat: yaratıkların mertebe, derece ve tabakaları. tabakât-ı mevcudât: varlıkların tabakaları, dereceleri, grupları. tabakât-ı ömr-ü insan: insan ömrünün tabakaları; çocukluk, gençlik, ihtiyarlık gibi. tabakât-ı sıfât:sıfatların tabakaları. tabakât-ı umum: bütün tabakalar. tabâkât-ı vücud: icad olunan eşyanın tabaka ve dereceleri. tabâyi: tâbi olanlar, uyanlar. tabâyî-i esâsiye: temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaratılışlar; toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen, ·karbon, azot gibi unsurların özellikleri. tâbi: uyan, itaat eden. tâbi': tab eden. Basan. tabiat: canlı-cansız varlıklar. tabiat-ı insâni: insanoğlunun yapısı ve fıtratı. tabiat-ı müessire: tesir sahibi tabiat. tabiatperest: kâinattaki varlıkların ve hadiselerin fâili olarak tabiatı kabul eden, Allah'a inanmayan, tabiatçı. tabiî: fıtrî, doğal, normal. tâbiin: Peygamberimizi (a. s. m. ) sağ iken görmüş olan mü'minlerle, yâni sahabilerle görüşmüş ve onlardan ders almış olan salih Müslümanlar. tabiiyyun: tabiatçılar; tabiatın her şeyi yaptığını kabul ederek Allah'a inanmayanlar. tâbir: yorumlamak, yorum, ifâde anlatma, söz, mânâsı olan söz, deyim, terim. tâbir-i sarfiye: sarf deyimi. (bak. sarf) tâbirât: tâbirler, deyimler, sözler. tabla: içinde ufak tefek şeyler satmak için elde veya başta taşınan tepsiye benzeyen kap. tabla-i erzak: erzak tablası. tabla-i nimet: nîmet tablası. tablacı: yiyecek sunan, takdim eden. tabur: bölüklerden teşekkül eden bir askeri birlik. tabur-misâl: tabur gibi. tabut: ölen birisini mezara kadar taşımak için kullanılan dört kulplu tahta sandık. tâcil: çabuklaştırmak, acele ettirmek. tâciz: huzursuz etmek, sıkıntı vermek, rahatsız etmek, canını sıkmak; âciz etmek, âciz görmek. tâdâd: sayma, sayıp dökme, sıralama, birer birer söyleme. tâdil: değiştirme, düzeltme, yok etme. tâdil-i erkân: namazın bütün rükünlerini, esaslarını usulüne göre yerine getirmek. tafsil: aslına zarar vermeden değiştirmek. tafsil: ayrıntılarıyla anlatmak, bildirmek, açıklamak, etraflı olarak, daha teferruatlı. tafsil-i mâhiyet: mâhiyetin ayrıntılı olarak anlatılması. tafsilât: açıklamalar, etraflı bilgiler, izahlar. tafsilin: etraflıca bilgi vererek; teferruatlı tarzda. tagaddi: gıdalaşmak, gıda almak. teganni: muhtaç olmamak, kâfi bulmak, zengin olmak, şarkı söylemek, bir ibareyi makamla okumak. tâği: azgın, azmış, âsi. tâğut: insanları Allah'a karşı isyana sevkeden isyankar her bâtıl mabud, şeytan; İslam'dan önce Kâbedeki putlardan birinin ismi. tağyir: değiştirme, başkalaştırma, bozma. tahabbüb: sevgi göstermek, muhabbet beslemek. tahakkuk:delil ile ispat edilme, gerçekleşme. tahakkuk-u vücud: varlığın gerçek olduğu. tahakküm: zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. tahakkümi: mânâsız ve olmayan bir şeyi dâvâ etmek. tahallük: ahlâklanmak. tahallül: içine girme; hulül etme, sızma. tahallül-û bürudet: buzlanmanın çözülmesi. Buzun erimesi. tahammül: sabretme, kâtlanma, dayanma; yüklenme, kaldırma. tahannün:şefkat etme, çok istekle sızlanma, meyl ve muhabbet. taharet: temizlik. taharri: araştırmak. taharrük: hareketlenmek, kımıldamak, hareket etmek. tahassun:sığınma. tahassüngâh:sığınma yeri, sığınak. tahassür: hasret çekmek, elde edilmesi istenen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek, kalben ve ruhen hissetmek. tahattur:akla gelmek, hatırlamak. Tahattur-u hükm-ü şer'î: dinî hükmün hatırlanması. tahavvül: bir halden diğer bir hale geçme, değişme, dönüşme, değişiklik. tahavvülât: tahavvüller, bir halden diğer hâle geçmeler, değişiklikler. tahavvülât-ı zerrât: zerrelerin hareket ve faaliyetleri, vazifeleri. tahayyül:hayal etme hayâle getirme; fikir kurma, hayalde canlandırma. tahayyül-ü kütür: küfrü hâyâl etmek. tahayyül-ü şetm: sövmeyi hayal etmek. tahayyüz:yer tutmak. Bir cismin uzayda yer alması. tahdid-i kayd: bağın sınırlaması. tahdit: sınırlama, sınırlandırma. tahiyyât: selâmlar, duâlar, mânevî hayat hediyeleri. tahiyyât-ı mâneviye: mânevî hayat hediyeleri; mânevi selâm ve duâlar. tahiyyât-ı muayyene: belirlenmiş, tesbit edilmiş selam ve duâlar. tahiyyat-ı mübareke: mübârek selâmlar, duâlar ve mânevî hâyat hediyeleri. tahkîk: doğru olup olmadığını araştırmak, veya doğruluğunu yanlışlığını ortaya çıkarmak, incelemek, iç yüzünü araştırmak. tahkikât: araştırmalar, hakikati ve doğruyu öğrenmek için yapılan incelemeler. tahkik( iman: İmâna dâir bütün meseleleri inceden inceye araştırarak ve ispatlarını öğrenerek meydana gelen sağlam ve sarsılmaz îman. tahkir: hakâret etme, hor görme, küçük görme, horlama, aşağılama. tahlil: müşkül bir meseleyi halletme; değerlendirme; ayırma, ayrılma. tahmidât: tahmidler, Allah'ı övüp hamdetmeler, "Elhamdülillâh" demeler. tahmil: yükleme. tahmidât-ı Rabbâniye: bizi idâre ve terbiye eden Allah'a yapılan hamd ü senâlar. tahmini: tahminle ilgili ve tahmine dâir. tahribât: yıkımlar, bozmalar, harap etmeler, yok etmeler. tahrif: harflerin yerlerini değiştirmek, bozmak, kalem karıştırmak. tahrifât: bir şeyin aslını bozmalar, değiştirmeler. tahrik: harekete geçirme; kışkırtma. tahrim: haram kılma. Yasaklama. tahrip: yıkma, bozma, harap etme, yok etme. tahrir: yazmak. tahsis-i taabbüd: kulluğu sadece. bir kimseye âit kılmak. tahsil: gelir elde etme, hâsıl etme, elde etme, meydana getirme, kazanma. tahsin: beğenmek ve alkışlamak güzelleştirmek, iyi ve güzel bulmak tahsinât: alkışlamalar, beğenmeler. tahsis: bir kimseye ve bir şeye âit kılma; bir şeye veya bir kimseye bir özellik kazandırma. tahşid: yığma, toplama, biriktirme, kuvvetlendirme, destekleme; siper olma, yardım etme. tahşidât: toplamalar" yığmalar, bir şeyin üzerinde fazla durmak. taht: alt, aşağı; hükümdarların oturduğu büyük koltuk. taht-ı Belkıs: Süleyman (a s. ) zamanında, Yemen'de Sebe şehrinde hükümet süren Himyerilerden bir kraliçe olan Belkıs'ın tahtı. taht-ı emir: emir ve irâde altında. taht-ı emr: emir altında; Cenâb-ı Hakkın zatına mahsus emir dâiresi. taht-ı hükm: hüküm ve idâre altında. taht-ı nezaret: nezâret ve gözetim altında. taht-ı riyâset: başkanlık altı. taht-ı saltanat: saltanât tahtı; hükmetme makâmı. taht-ı tasarruf: idâre ve tassarrufta bulunma tahtı. taht-ı tasdik: tasdik tahtı. taht-ı tedbîr: idâre ve terbiye altı. tahte'l-arz: yerin altı. tahte'l-bahir: denizaltı gemileri. tahte'z·zemin: zemin altı. Yeraltı. tahtiyet: alt taraf, altta oluş. tahvil: değiştirme, çevirme. tahvil-i mekan: mekân değişmesi. Başka bir mekâna geçmek. tahvilat: değiştirmeler, halden hale getirmeler. tâife: kavim, kabîle, millet, topluluk, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar. tâife-i mahlukat: yaratıklar tâifesi. tâife-i nisâ: kadınlar tâifesi, hanımlar grubu. takaddüs: çok temiz olmak, mukaddes olmak, kusur ve eksikten beri olmak takarrüb: yaklaşma. takarrür: yerleşme, kararlaşma. takat: güç, derman, kuvvet. takattür: damlamak, damla damla olmak. takayyüd: kayıtlı olma hâli. takbih: çirkin görmek beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildiren söz söylemek. takdir-i İlâhiye: Allah'ın takdiri, Allah'ın programlaması. takdîs: mukaddes (kudsi) bilme. Allah'ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek. takdisat: Allah'ın kusursuz ve her bakımdan eksiksiz olduğunu bildirmeler, söylemeler. takdim: sunma, sunuş takdir: kıymet vermek; değerini, lüzumunu anlamak; İzn-i ilâhî ile bir nizam verilmesi. takdirkârâne: takdir ederek. takliden: taklit ederek. taklil: azaltma, azaltılma, indirme; azlık. taklidi îman: başkalarını taklit ederek meydana gelen, az şüphelere bile dayanamayan îman taklit: benzetmeye ve benzemeye çalışmak, benzerini yapmak, birine benzemeye çalışmak. taklitgâh: taklit yapılan yer. takrib: yaklaştırma. takrîben: yaklaşık olarak. takrir: iyi ifâde etmek, bildirmek ağzından anlatmak, yerleştirmek, kararlaştırmak, yerini belirtmek. taksim: bölmek, paylaştırmak, kısımlara ayırmak. taksimât: bölmeler, kısımlara ayırmalar. taksimü'l-a'mâl: işbölümü. takvâ: bütün günahlardan kendini korumak, dinin yasak ettiğinden veya haram olduğundan şüphe edilen şeylerden çekinmek. takvâ-i kâmile: Allah korkusuyla yaşayıp emir ve yasaklarına harfiyyen uymak. takvîm: düzeltme, doğrultma, kıvamına koyma, eğriyi doğru tutma, ta'dil etme, bir şeye kıymet tâyin etmek; zamanı, mühim günleri;gösteren; kısa bilgiler ihtivâ eden liste. takviye: destekleme, kuvvetlendirme. talâk: boşamak, nikâhlı karısını bırakmak. tâlân: yağma, birisinin malının herkes ,tarafından kapışılması. taleb-i hakikat: hakîkati isteme, arzu etme. taleb-i Rü'yet: Allah'ı görmeyi istemek. taleb-i tezyin: süsleme isteği. talep:istek. tâlib-i hakikat: gerçeği arayan, hakikate talib olan. tâlik: asmak, geciktirmek, bağlamak, bir zaman bıraktırmak. tâlim:eğitim, öğretim. tâlim-i esmâ: isimleri öğretmek. tâlim-i nazariyât: teorik bilgileri öğrenme. tâlimât: tâlimler, eğitimler; bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler. tâlimgâh: eğitim alanı. talimgâh-ı beşer: insanların eğitim gördüğü yer. tâlip: isteyen, talep eden. , arzulayan tallük:bağlılık, münâsebet. taltif:lütuf ve ihsanda bulunma; ödüllendirme. taltifât:taltifler, lütufta bulunmalar. tâmim: umumileştirme, herkese duyurma. tansif:yarı yarıya bölmek, ayırmak. tanzir:benzetme. Benzetilme. Sızma, sızıntı. tanzim: nizâma sokma, düzene koyma, sıralama, düzenleme. tanzimât: düzenlemeler, tanzîm etmeler. târümâr: dağınık, karmakarışık, perişan taraf-ı ilâhi: Allah tarafı. taraf-ı muhâlif: muhâlif taraf. tarafgir: taraf tutan. tarassud: gözetleme. tarassudât-ı semâviye: rasathânelerle gökleri inceleme. tarâvet: tazelik, körpelik. tarâvettar:taze, eskimemiş, tazece. tard: kovma. tarfetü'l-ayn: göz yumup açma. tarik:yol, tarz, usul, vâsıta, meslek. tarîk-ı cehriye: açık olarak ve yüksek sesle zikir eden tarîkat. tarik -ı iman: iman yolu. tarik-ı isyan: isyan yolu. tarîk-ı kemâlât: olgunlaşmanın yolu. tarik -ı Kur'ân: Kur'ân yolu. tarik-ı Nakşî: şeyh Bahaûddin Nakş Bendi nâmındaki büyük bir velinin kurduğu ve daha çok gizli zikre dayanan tarikat. tarik-ı ubudiyet: kulluk yolu. tarik-ı uhrevî: âhiret revakı, âhirete açılan yer, mezar. tarikat: yol, mânevi yol; kalbi dünyanın fani işlerinden ayırıp Allah sevgisi ile bağlamak. târif: bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp tanıtmak; tanım. târifât:târifler, tanıtmalar. tarih-i beşer: insanlık tarihi. tarih-i hayat; hayat tarihi. tarihçe-i hayat: biyografi, hayat tarihi, bir kişi veya varlığın var oluşundan ölümüne kadar geçirdiği hadiseler toplamı. tarihvâri: tarihe benzer, tarih gibi. tarraka: gümbürtü. tarz: usul, yol, şekil, üslûp. tarz -ı beyân: açıklama şekli. tarz -ı hayat: hayat tarzı. tarz -ı hayat-ı içtimaiye: içtimâî hayat tarzı. tarz -ı ifâde: anlatım şekli. tarz -ı maişet: yaşama tarzı, geçim şekli, çalışma biçimi. tarz -ı nazar: bakış tarzı. tarz -ı tesbihat: tesbihat usulü, Allah'ı tesbih etme şekli. tarz-ı teşkilât: meydana gelme tarzı. tarz-ı tezkir: hatırlatma, anlatma tarzı. tarz-ı vahdet: birleştirilmiş, yek vücud olmuş hal. tarz-ı vazife: vazifenin tarzı. tasaffi: saflaşma, temizlenme, durulaşma. tasallüb: sertleşme. Kuvvetlenme tasallut: birini rahatsız etme, musallat olma, hükmü altına girme, tahakküm. tasannu: yapmacık hareket, zorla bir şeyi daha iyi göstermeye çalışma. tasannuâ: yapmacık hareketler. tasarruf: birşeyin sahibi olup idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma. tasarruf-u İlâhi: Allah'ın idâresi ve faaliyeti. tasarrufât: tasarruflar, idâreyle kullanmalar tasarrufât-ı azime: büyük tasarruflar. tasarrufât-ı azime-i bahariye: bahar mevsimindeki büyük tasarruflar, icraatlar, faaliyetler. tasarrufât-ı azime-i yevmiye: her gün meydana gelen büyük icraatlar, İlâhi faaliyetler. tasarrufât-ı celâliye: Allah'ın celâl sıfatının tezâhürü olan icraatlar. tasarrufât-ı gaybiye: gaybî tasarruflar. tasarrufât-ı hakimâne: hikmetli tasarruflar. tasarrufât-ı İlâhiye: Allah'ın kudretiyle yaptığı işler, fiiller, tasarruflar. tasarrufât-ı kudret: Cenâb-ı Allah'ın kudretiyle istediği işi gördürme. tasarrufât-ı kudret-i İlâhiye: Allah'ın kudretiyle yaptığı işler, fiiller, tasarruflar. tasarrufât-ı muntazama-i acibe: hayret. verici ve düzenli olan tasarruflar, işler, fiiller. tasarrufât-i Rabbâniye: her şeyi terbiye eden Allah'ın irâdesi ve kullanma tasarrufât-ı Rub(biyet: Allah'ın, Rab olması itibâriyle yaptığı tasarruf ve irâdeler. tasavvur: birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama. tasavvur-u dalâlet: sapıklığı tasavvur etmek. tasavvur-u vahiy: vahyi düşünmek. tasavvur-u zevâl: yokluğunu tasavvur etme tasavvurât: düşünceler. tasavvurât-ı insâniye: insanın fikir ve düşünceleri tasavvurları. tasavvuren: tasavvur olarak, zihinde tasarlamak suretiyle. tasdik: onaylama, doğrulama. tasdik-ı akli: aklın kabul edip doğrulaması. tasfiye: sâfîleştirme, arıtma, arındırma, temizleme tashih: düzeltmek. Yanlışlardan arındırmak. tâsia: dokuzuncu; sâminenin altmışta biri. taslit: birine başka birini bela etmek, sataştırmak. tasniât: düzmeler, uydurmalar, yakıştırmalar. tasrif: istediği şekilde kullanmak ve idâre etmek. tasrif-i hava: havanın idaresi ve kullanılması. tasrih: belirtmek, açık açık anlatmak. tasrihât: açık açık anlatmalar, îzah etmeler. tasvip: uygun ve doğru bulma. tasvir: bir şeyi söz veya yazı ile ifade etmek, bir şeye şekil vermek; bir şeyin özelliklerini anlatarak, gözönünde canlandırma. tasvirât: tasvirler. tatbik: yerine getirme, îfâ etme. tatbik-i amel: amelin tatbiki, uygulaması. tathir: temizleme, yıkayıp pâk etme. ta'til: çalışmaya ara vermek, izine başlamak, kesmek, muattal bırakmak; Allah'ın sıfatlarını inkâr etmek. tatlik: boşamak, nikâh feshetmek. tatmin: iknâ etmek, doyurma, ihtiyacını karşılama. tatminkâr: doyurucu, yeterli. tâun: vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık; salgın hastalık. tâun-u mânevi: mânevi bir vebâ. tavaggul: fazla meşguliyet, çok uğraşmak. tavâif-i mevcûdât: eşyanın, mevcudatın türleri, nevileri; çeşitleri. tavassut: aracılık, vâsıtalık. tavattun: vatan tutmak;. yer edinmek, kalmak. tavla: zar ve pullarla. oynanan oyun, kumar; ahır. tavren: hareket olarak, davranış olarak, tavırla. tavsif: vasıflandırma, birşeyin içyüzü ve özelliklerini anlatma. tavsifât:tavsifler, vasıflandırmalar. tavsifât-ı Rabbâniye: Cenâb-ı Hakkın vasıflandırarak bahsetmesi. tavus: çok süslü bir kuş. tavzif: görevlendirme, vazifelendirme. tavzih:açıklamak, izah etmek. tayerân (tayrân): uçmak, uçuş. tâyin:yerini belli etmek; belirli kılmak. tâyinât: askerde herkese verilen belirli rızık. tayr-ı müsebbih: tesbih eden kuş. tayy: sarmak, dürmek, atlamak, üzerinden geçmek. tayy-ı merâtib: mertebe ve dereceleri atlayarak, kestirmeden. tayyâre: uçak. tayyâre-i beşer: insanın yaptığı uçak. tayyâre-misâl: uçak gibi. taayyün: meydana çıkına, belirleme taz'îf: iki kat etmek, kat kat etmek, arttırmak, bir kat daha arttırmak, çoğaltmak. tazammun: içinde bulundurma, içine alma, kapsamak, ihtivâ etme, muhit olma. tazarrû: yakarış, kendi kusurlarını bilip kibirden vazgeçip tevâzu ile Allah'a yalvarma. tazarrukârâne: yalvarıp yakararak. tâzib: acı çektirme, sıkıntı verme, azap çektirme, incitmek tâzim: hürmet, büyük saydığına gösterecek sûrette güzel muâmelede bulunma. tâziyâne-i tâzib:acı çektirmenin eziyetlicesi. tazyik: daraltmak, sıkıştırmak, sıkıntı ve ıztırab vermek, zorlama, baskı. tazyikât: sıkıştırmalar, zor durumda bırakmalar. tazyikât-ı dünyeviye: dünyadaki baskılar,. zorlamalar, sıkıntılar, sıkıştırmalar. te'dib: edeplendirme, terbiye verme, cezalandırma, haddini bildirme. te'kid: kuvvetlendirme, sağlamlaştır-. ma. te'nis-i ezhan:zihinleri okşama. teaddüd-ü gâyât: gayelerin çok ve çeşitli olması. teânuk: birbirine sarılma. teârûf: bilinmek, tanınmak, mâlum hâle gelmek, tanışmak, birbirini tanımak. teâvün: yardım etme, yardımlaşma. tebahhur: buharlaşmak. tebâi: hakiki maksat olmayıp, dolayısıyla. olan tebâiyet: uyma, tâbi olma. tebârüz: belli olma, görünme, belirme. tebâud: uzaklaşmak. tebâud-u acb: acib bir uzaklaşma. Garip bir zıtlaşma. tebdil:değiştirme, değişiklik. tebdil-i beden: bedenin değiştirilmesi; beden değişikliği. tebdil-i câme: elbise değiştirme. Başka bir libas giyme. tebdil-i diyar: yer değiştirme tebdil-i mekân: yer değişikliği. tebeddül: başkalaşma, değişme. tebeddülât: değişiklikler, değişmeler. tebeddülât-ı ahval: hallerin değişmeleri. tebei: kasdi olmayan, tâbi olarak başkasının vücuduyla kâim olan, bağımsız olmayıp başkasına tâbi olarak. teberrî: arınma, uzaklaşma, temiz olma, sıyrılmak. tebessüm: gülümseme. tebessümkârâne: tebessüm ederek, gülümsercesine. teb'id: uzaklaştırma, huzurdan kovma. teb'iz: bölmek, bölük bölük etmek, bir kısma âit etmek. tebligât:tebliğler, ilânlar, bir emri veya haberi başkalarına. ulaştırmalar, bildirmeler. tebliğ:ulaştırmak,bildirmek peygamberlere mahsus beş. sıfâttan birisi olan, Allah'tan aldıkları emir ve kânunlârı insanlara aynen bildirme. tebrie: suçtan, şüpheden, zandan uzak olduğunu bildirme; temizliğini ve suçsuzluğunu ortaya çıkarma. tebşir: boş yere malını harcamak, dağıtmak, israf. tecâhül: bilmezlikten gelme,. bilmiyormuş gibi yapma. tecâvüb: cevaplaşma, birbirinin ihtiyaçlarına cevap verme, karşılıklı cevaplâşma tecâvüz: haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma. tecâvüzât: haddi aşmalar, saldırılar, tecâvüzler. tecdid:yenileme, tâzeleme. tecdid-i bîat: bağlılık sözünü yenileme. teceddüt: tazelenme, yenilenme tecelli: görünme,. bilinme; Allah'ın her bir isminin mânâsını icrâ etmesi; Allah'ın Rezzak ismiyle rızık vermesi, Muhyî ismiyle diriltmesi, Şâfi ismiyle hastalara şifâ vermesi gibi. tecelli-i aks:yansımanın görüntüsü. tecelli-i âzam: en büyük görüntü. Muazzam, celâlli ve heybetli tecellî. tecellî-i azamet-i kudret: kudretin büyüklüğünün tecellisi. tecelli-i Celâli: Allah'ın celâli isim ve sıfatlarının tecellisi. tecelli-i Cemâl: cemâl tecellisi. tecelli-i Cemâliye: Allah'ın cemâli isim ve sıfâtlarının tecellisi. tecelli-i Ehadiyet: Allah'ın. her bir şeyde görünen birliğinin tecellisi. tecellî-i îcad: vücuda getirme. tecellî-i İsm-i Âzam: İsm-i Âzamın tecellisi tecellî-i kudret:. Kudret-i İlâhî'nin tecellisi, görünüşü. tecelli-i kübrâ-i adl: adâlet-i İlâhinin her vecihle tecelli etmesi. tecelli-i merhamet: acıma, merhamet etme duygusunun belirtisi. tecelli-i muhabbet: sevginin tecellisi, görüntüsü. tecelli-i Rububiyet: Rablığın tecellîsi. tecelli-i sıfat: İlâhi sıfatların tecellisi. tecellî-i vahdet: birlik tecellîleri. Tevhid mühürleri tecellî-i vasi: geniş manâdaki tecelli. tecelli-i Zâti: Allah'ın Zatının tecellî ve görüntüsü. tecellidar: görüntü veren, görüntülü. tecelliyât: görüntüler, tecellîler. tecelliyât-ı celâliye: Allah'ın büyüklüğünün tecellileri. tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniye: kusur ve eksikten münezzeh olan Allah'ın celâl ve büyüklüğünün tecellileri. tecelliyât-ı cemâliye: Allah'ın cemal sıfatının tecellîleri. tecelliyât-ı cemâliye-i celâliye: Allah'ın cemal ve celal sıfatının tezâhürü olan tecelliler. tecelliyât-ı esmâ: isimlerin tecellileri, görüntüleri. tecelliyât-ı esma-i İlâhiye: Allah'ın isimlerinin tecellileri, akisleri. tecelliyât-ı esmâiye: Allah'ın isimlerinin tecellîleri. tecelliyât-ı icâdiye: yeniden yaratmanın tecellileri, belirtileri. tecelliyât-ı İlâhiye: ilâhi tecelliler. İlâhî lütufların tezâhürü tecelliyât-ı kemâl: mükemmelliklerin tecellileri; görüntüleri. tecelliyât-ı kübrâ: en büyük tecellîler. tecelliyât-ı nurâniye: parlak tecellîler. tecelliyât-ı rahmet: rahmet tecellîleri. tecemmüd: donma. Katılaşma. tecerrüd: sıyrılma, soyunma, çıplak olma. tecessüm: cisimleşme, maddeleşme, gizlice inceden inceye araştırma. tecessüs: gizlice araştırmak, iç yüzünü araştırmak. tecezzi: bölünme, parçalanma. tecrid: bir tarafta tutma, ayırma, yalnız başına bırakma. tecrübe: deneme, sınama, imtihan; görmüş geçirmişlik. tecrübe-i hizmet: hizmet tecrübesi. tecrübe-i küfran: tekrar ile yapılan nankörlükler. tecziye: cezalandırma. teçhiz: cihazlandırma, donatma, gereken şeyleri tamamlama. teçhizât: gerekli araç ve gereçlerle do· natımlar. teçhizat-ı askeriye: asker donatım. tedâfü': müdafaa etme İtişip kakışma. tedâhül: iç içe olmak. Birbirine dahil olmak, içine karışma, müdahele. tedâi: çağrışım. tedâi-yi efkâr: bir fikrin veya şeyin başka bir fikri ve şeyi hatıra getirmesi, çağrışım. tedârik: ele geçirme, hazırlama, sağlama, temin etme, karşılama. tedâvi: iyileştirmek için bakmak. tedbir: bir şeyi temin edecek veya def edecek yol, idâre etme; maksada uygun olarak işi yürütme, kararlaştırma. tedbir-i hükümet:hükümetin tedbiri, hükümetin işleri önceden plânlayarak idare etmesi. tedehhüş: dehşete düşme, korkma, yılma, ürkme. tedelli: nazlanma, eğilme. tedennî: aşağı düşme, daha kötü bir dereceye düşme, alçalma. tedenniyât: alçalmalar, gerilemeler. tedricen: derece derece, yavaş yavaş, azar azar. tedricî: yavaş yavaş olan, derece derece yapılan. tedvir: evirip çevirme, döndürme, idâre etme teellümat: elem; keder, acı almalar, tasalanmalar. teemmül: iyice, etraflıca düşünmek; derin derin düşünmek. teessür: beğenmeme ve râzı olmadığını ifâde etme, eseflenme, üzülme. teessür: kederli ve üzüntülü olarak içlenmek, üzülmek, tesir altında kalmak, kederlenmek. teessür ât: teessürler, üzüntüler. tefâvüt: farklılık, iki şey arasındaki fark. tefekkür: düşünmek, derinlemesine, inceden inceye düşünme, fikretme. tefekkür-ü dalâlet:sapıklığı düşünmek, hak yoldan ayrılmayı teşekkür etmek. tefekkürât:tefekkürler, düşünmeler. tefekküri: fikrederek, düşünceye dalarak. tefennün:bir fende maharet sahibi olmak. tefer'un: firavunlaşma, iyilikleri netsine mal etme. teferruat: bir şeyin bütün incelikleri, ayrıntılar, detaylar. teferrüh: refah içinde yaşamak. tefessüh: bozulma, çürüme, kokup dağılma. tefevvuk: başkalarından üstün olma eğilimi; üstünlük, üstün olma, üstün gelme. tefeyyüz:feyiz alma, feyizlenme; bereketlenme ilerleme bollaşma ilim, irfan ve manevî zenginlik kazanma. tefhim:anlatma, bildirme, açıklama. tefrigat:boşaltma, yer açma. tefrih:ferahlandırma, gönül açma. tefrik: ayırt etme, ayırma. tefriş: döşeme, yayma, yayıp döşeme. tefrit: normalin altında kalmak, ifradın zıddı tefsir: açıklamak, Kur'ân'ın âyetlerini, kelime ve harflerini izah ve isbat etmek ve bu maksatla yazılan eser. tefsir-i Arabi: Arapça tefsir. tefsir-i şerif: şerefli ve mübârek tefsir. (Bak. tefsir). tefsir-i vâzıh: izah eden tefsir. tefsir: bir mânâyı açıklamak, Kur'ân-ı Kerîm'in cümle ve kelimelerini îzah ve isbat etmek ve bu maksatla yazılan eser. teftiş: kontrol etme. tefviz: işi Allah'a havâle etme tegaddi-i hüceyrat: beden hücrelerinin gıdalanması. tagayyür: başkalaşmak, değişmek, bozulmak. tegayyürât-ı âlem: âlemdeki değişme, gelişme ve başkalaşma tegayyürât-ı sûriye: görünüşteki değişmeler. tegayyürât: değişmeler, tagayyürler, başkalaşmalar. tehalüf: birbirine zıt olmak, birbirine uymamak. tehannün: çok arzu ve istek göstermek; merhametiyle nimetlendirme. tehâsum: husumet ve düşmanlık etme. tehâvün: mühimsememek, ehemmiyet vermemek, aldırış etmemek. tehdidât: tehditler. tehdit: hiddet etme, gözdağı verme, korkutma. teheccüd: gece bir müddet uyuduktan sonra kalkıp kılınan gece namaz, gece namazı. teheyyüc: heyecanlanma, coşma. tehir: sonraya bırakmak, ertelemek, geriye bırakma. tehlil: "Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur' mânâsındaki "Lâ ilâhe illâllah" cümlesini tekrar etmek. tekabül: karşılıklı olma. Yüzleşme. tekâlif: teklifler, yükümlülükler, vazifeler. tekâlif-i Şer'iye: şer-i teklifler. Şeriatın emirleri. Uymamız gereken İlâhi emirler. tekâmül: ilerleme, olgunlaşma. tekârüb: birbirine yaklaşma. tekatu': kesişme. tekavvüs: kavisleşme,. eğilme, bükülme. Yay gibi. tekbir: "Allah en büyüktür" mânâsına gelen "Allahü Ekber" kelimesini söyleme. tekebbür: kibirlenme, kendini büyük sayma, nefsini büyük sayma. tekeddür: bulanıklık. Kederlilik. tekellüf: kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak, gösterişe kapılmak, özenmek yapmacık hal ve hareket, zorakî hareket. tekellüfât: zorâki ve gösterişe kapılarak yapılan hareketler. tekellüm: konuşma, söyleme. tekemmül: mükemmel olma, tamamlama olgunlaşma, kemâle doğru gitmek. tekemmül-ü zâti: kendi kendine gelişen. tekemmülât: olgunlaşmalar, gelişmeler. tekemmülât-ı insâniye: insanların becerileriyle geliştirdikleri. tekemmülât-ı ruhiye: ruhen yükselmek. tekerrür: tekrarlamak. tekerrür-ü ihtiyaç: ihtiyacın tekrarlanması. tekessür: çoğalmak, kesretli olmak. tekfir: küfürle itham etmek. teklif: Allah'ın insanları, emir ve yasakları üzerine hareket etmeye vazifelendirmesi. teklif-i dini: dinin emir ve yasakları. teklif-i İlâhiye: Allah'ın teklif ve emirleri. teklifât-ı İlâhiyye: Allah'ın yüklediği vazifeler. tekmil: tamamlamak, kemale erdirmek, mükemmelleştirmek. tekrar-ı âyet: âyetin tekrarı. tekrarât: tekrarlar. tekrir: tekrarlamak. teksir-i efrad: fertlerin çoğaltılması. tekvir: yuvarlaklaştırmak, kıvırmak, sarmak, toplamak. tekzib: yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek. tel'in: lânetleme. tel-i musiki: müzik teli,. düzenli, âhenkli ve hoş ses çıkaran tel. telâffuz: söyleyiş, ifâde etme telâfi: tamamlamak. Eksiği gidermek telâfif-i dimâğiye: beynin kıvrımları. telâhuk-u efkâr: fikirlerin birbirine ilâve ve eklenmesi. telâkkî: anlama, anlayış, kabul etme. telâkki-i bilkabul: olduğu ve rivâyet edildiği gibi kabul. edilip inanılması. telâtum: vuruşma, çarpışma. telebbüs: giymek, giyinmek; iki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek, örtülü olmak. telef: yok olma, zâyi olma. televvüs: kirletmek, pislenmek, bulaşıp murdar olmak. telezzüz: lezzetlenmek, tat ve zevk almak, zevklenmek. telezzüzât: telezzüzler, lezzet almalar. telif: eser yazmak·kitap yazmak. telkih: aşılama, aşı, cinsinin üremesini sağlamak. telkin: fikir aşılamak, öğüt vermek, zihinde yer ettirme. telkinât-ı şeytaniye: şeytanın telkinleri. telvih: açıklama, izah etme. telvihât: kinâyeli açıklamalar. telvis: kirletmek, pisletmek, bulaştırmak. telyin-i hadid: demirin yumuşatılması, eritilmesi. telziz: lezzetlenme. Lezzet alma. temas: değmek. temâsül: birbirine karşı olma, zıddıyla var olma. temâşâ: hoşlanarak bakmak, seyretmek, ibretle bakmak. temâşâgâh-ı sanat-ı İlâhiye: Allah'ın sanatlarına ibretle bakılan yer. temâşâger: seyirci, ibretle âlemi seyre çıkan. temâyül: meyletme, yönelme, eğilme. temâyül-ü mizâc: tarafdarlık duygusu. tarafgirlik huyu, mizâcı. temeddüh: kendi kendini övme, beğendirme; böbürlenme. temekkün: mekân tutmak. temellük: sahiplenmek, kendine mâl etmek. temerküz: bir yere toplanma; merkezleşme, birikme. temerrüd: inat etme, karşı koyma, hakkı kabulde direnmek. temessük:tutmak, sarılma. Sıkıca tutma. temessül: benzeşme, cisimleşme, şekillenme; birşeyin bir yerde suret ve mâhiyetini aksettirmesi. temessül-ü ervâh: ruhların bir yerde sûret. ve mâhiyetlerinin aksetmesi. temessülât: temessüller, benzeşmeler, cisimlenmeler. temevvüc: dalgalanma. temeyyü:sıvılaşma, erime. temhîr: mühürleme. temin: sağlamak. temin-i âsâyiş: güvenliğin temini. temlik: mâlik olma, mal sahibi olma. temsilât:temsiller, örnekler. temsil: örnek, birşeyin âynısını. veya mislini yapma, benzetme. temsil-i cüz'i:küçük bir misâl. temsil-i durbin: uzağı yakınlaştırma misâlleri. temsil-i itâat: itaati gösteren misâl. temsilât:temsiller, örnekler. temsilât-ı maddiye: maddî ve müşahhas misâller. Deney tarzında. temsil: göz, akıl ve hayalde canlandırıcı. temyiz: bir şeyi diğerlerinden seçip tarif etmek, ayırmak. temzic: karıştırmak, katmak. Mezcetmek. tenâkus: eksilme, kesilme. tenâsi: birbirinin karşısına dûşmek; unutmak. tenâsuh: İslâm dışında olan bâtıl bir fırkanın "ruh bir bedenden başka birinin bedenine. intikâl eder" şeklindeki inanışı. tenâsüb: uygunluk, uyma, tutma; yakınlaşma. tenâsühvâri: ruhun bir başka vücuda geçtiği,inancı gibi (sapık bir. inanç). tenâsül:türeme, nesil yetiştirme, üreme, birbirinden doğup üreme. tenâum: nîmetlenme. tenâzu': çekişmek. Kavga etmek. tenbih: ikaz. Nasihat. tenebbüh: uyanış, yeşerme. teneffüs: nefes alma, dinlenme, soluklanma. tenevvü: çeşitlenme, çeşit çeşit olma. tenevvü-ü esmâ: isimlerin çeşit çeşit olması. tenevvü-ü şerâyin: şeriatın çeşitlenmesi. Kanunların çeşitlenmesi. tenevvülat: çeşitlenmeler, çeşit çeşit olmalar. tenevvür: bir şey hakkında bilgi sahibi olmak, nurlanmak, aydınlanmak. tenezzüh: gezinti ba ve bahçe gibi yerlere gam ve kederi izâle için çıkma, kusur ve noksandan temizlenme. tenezzül: bulunduğu seviyeden daha aşağıya inme, alçak gönüllülük gösterme. tenezzülât-ı kelâmiye: sözün muhatapların seviyelerine uygun olarak ayarlanması ve derin hakikatlarını anlaşılması kolay ifadelerle açıklanması. tenfir: ürkütme, nefret verme. tenkıs:eksiltmek, noksanlaştırmak. tenkidât: tenkidler. tenkit: eleştiri. tensib: uygun. görmek, münâsib kılmak. tentene: dantela. Tül gibi, ince ve şeffaf derecede. tenvim: uyutmak. tenvin-i tenkiri: kelimenin belirsizliğini gösteren tenvin işâreti, harf-i târifsiz ("el" takısız) olduğu için tenvinli olan ve nekra denen kelime. tenvir: aydınlatma, nurlandırma. tenzih: Allah'ı her çeşit kusur, noksan ve ortaktan uzak bilip söylemek, eksik ve kusurdan uzak sayma. tenzil: indirme; Kur'ân'ın indirilmesi. terahhum: acıma, merhamet etme, şefkatte bulunma. terahhümat: şefkat ve merhametler. terakkiyat-ı mâneviye: mânevi ilerleme, yükselme terakkî: ilerleme, yükselme. terakkiyât: yükselişler, ilerlemeler. terakkiyât-ı beşeriye: insana âit yükselişler, ilerlemeler. terakkiyât-ı ecnebiye: yabancıların sağladığı gelişmeler. terakkiyât-ı fenniye: fenni ilerlemeler, yükselmeler. terakkiyât-ı insâniye: insanlığın yükselişi, ilerlemeleri. terakkiyât-ı mâneviye: mânevi yükselmeler. terakkiyât-ı medeniye: medenî ve teknolojik ilerleme. terakkiyât-ı ruhiye: ruhen temizlenip terakki etmek. terâkkiyat-ı maddiye: maddi yükselme ve ilerlemeler. terâvih: Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olarak kılınan 20 rekatlık namaz. terbiye: beslemek, yetiştirmek, büyütmek. terbiye-i ahlakiye: ahlâk terbiyesi. terbiye-i esâsiye: temel terbiye. terbiye-i İlahiye: Allah'ın terbiyesi. terbiye-i medeniye: maddeci Batı medeniyetinin verdiği eğitim. terbiye-i vâhide: tek terbiye. terbiyegâh: terbiye yeri. terbiyekârane: terbiye edercesine. terbiyet: terbiye kelimesinin Arapça okunuşu. tercih: üstün tutmak, bir şeyi diğerinden fazla beğenmek. tercüman: tercüme eden, çeviren. tercüman-ı âyât: âyetlerin manasını açıklayan, bildiren. tercüman-ı ebedi: ebedi tercüman; Kuran, Allah'ın sözü. olduğu için bu ifade kullanılmıştır. tercümân-ı evamir: emirlerin tercümanı tercümân-ı satı': parlak tercüman. tercüme: bir sözü bir dilden başka bir dile Çevirme tercüme-i ezeliye: ezeli tercüme; Kur'ân Allah'ın kelamı olduğu, için mânâ itibâriyle ezelidir, yani varlığının başlangıcı yoktur; bütün varlıkların mânâ, mâhiyet ve vazifelerini açıkladığı için de mevcudâtın tercümesi hükmündedir. terdad: tekrar. tereccüh: üstünlük, üstün gelme, galip üstünlük. tereddüt: kararsızlık, bir meselede karar vermeyerek şüphede kalmak. terekküp: birleşme, bir araya gelme, oluşma. terennüm: güzel güzel anlatma, güzel sesle yavaş yavaş şarkı söyleme. terennümat-ı hava: havanın çıkardığı güzel ve tatlı sesler. teres: "pezevenk" mânasında hakaret sözcüğü. tereşşuh: sızma, sızıntı, yaşlık. tereşşuhât: işaretler emâreler deliller; ortaya çıkma, dâmlamalar; sızıntılar. terettüb: sıralanmak, gerekmek, netice olarak çıkmak, zuhura gelmek, belirli sebeplerin belirli neticeler vermesi. terettüb-ü esbab: sebeplerin sıralanması. Sebeplerdeki silsile. terettüb-ü netice: netice olarak ortaya çıkma. terğib: isteklendirmek, ümit vermek, rağbet verdirmek, şevklendirmek. terhib: korkutmak, fazla korkutmak. terhis tezkeresi: askerin, askerlik vazifesinin bittiğini ve serbest hayata geçtiğini belirten resmi vesika terhis: izin ve ruhsat verme, serbest bırakma, salma, kurtarma. terhisat: askeri, sivil ve serbest hayata geçirmeler, izin vermeler, serbest bırakmalar. terhisât-ı umumiye: umumi terhisler, izin vermeler, serbest bırakmalar. terhisat: terhisler, izin vermeler, serbest bırakmalar. terk i dünya: dünyayı terk etme, dünya ile ilgilenmeme. terk-i kebair: günahları terk etmek. terk-i mâsiva: mevcudâtı, yaratılanları terk etmek, görmezden gelmek ve onları yok farzetmek. terk-i mevki: yerini, mevkisini terk etmek. terk-i silah:teslim olma. Elindeki silahı bırakmâk. terkibât:terkibler, bir kaç şeyin karıştırılmasıyla meydana gelen şeyler. terkibat-ı mevcudât: varlıkların değişik elementlerin birleşmesiyle meydana gelişleri. terkip: birkaç şeyin beraber olması; birkaç şeyi karıştırarak başka tür varlık meydana getirmek. tersim:çizme, resimleme. tersimat: resimlemeler. tersib: tortulaştırma, tortu hâlinde biriktirme, tortusunu durultma. tertib-i esbab: her şeyin bir sebeple bağlı olması. tertib-i mahlukat:mahlûkatın farklı değerlerde fakat mükemmel bir düzenleme ile yaratılmış olması. tertib-i mebadi: bir iş için başlangıçta gerekli şartların yerine getirilmesi. tertip: belli bir sıralama ile düzenleme, sıraya koyma, dizme. terzil: rezil etme, îtibârını kırma, aşağılama. tesadüf:rastlantı, rastgele olmak. tesadüfi: rastgele, tesadüf. olarak. tesadüm: müsâdeme. Şiddetli çarpışma. Savaşmak. tesallüb: sağlamlık; dayanıklılık. tesâmu-u umumi: herkesin bir sözü birbirinden duyması. tesanüd: dayanışma, birbirini destekleme. tesâvi-i tarafeyn: iki tarafın birbirine müsâvi olması. Denklik. tesbih: Allah'ın şânını yüceltme, noksan sıfatlardan uzak tutma mânâsında SübhanAllah deme. Allah'ın zâtında, sıfatında ve fiillerinde bütün noksanlardan uzak olduğunu ifâde etmek tesbih-i İlâhî: Allah'ı zikir ve tesbih etmek. tesbih-i külli: küllî ve umumi tesbih. tesbihât: tesbihler; Allah'ı eksik sıfatlardan uzak tutma ve bütün üstün sıfatların Ona âit olduğunu söyleme mânâsında "SübhanAllah" demeler. tesbihât-ı hususiye: her varlığın kendi lisanıyla Allah'ı zikir ve tesbih etmesi. tesbihât-ı mahsusa: hususî tesbihler, lisan-ı mahsusla yapılan zikirler. tesbihat-ı mâneviye: mânevi tesbihler. tesbihât-ı Nebeviye: Peygamberimizin (a. s. m. ) tesbihatı. tesbihât-ı Rabbaniye: Allah'a zikir, tesbih ve dua etmek. tesbihhan: tesbih eden. tesbihi: zikirde, takdir ve övgüyle alâkalı kelimeler. tesbit: sağlam olarak yerleştirme. teselli: üzüntülü bir kimseyi söz ve öğütte ferahlandırma. teselsül: zincirleme, silsile halinde; varlıkların birbirini meydana getirdiği veya varlıkların, zincirleme sebeplerin neticesi olduğunu ihtivâ eden batıl bir görüştür ki, buna devir de denir. teselsül -ü ilel: illetlerin, sebeplerin zincirleme devam etmesi. tesettür: örtünme. tesettür-ü nisvan: kadınların örtünmesi. teshil: kolaylık. teshilat: kolaylıklar, kolaylaştırmalar. teshir: itaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak. teshir-i akıl: aklı teshir etmek, aklın itaat ettirilmesi. teshir -i hava: hava emir altına alınması, itaat ettirilmesi, boyun eğdirilmesi. teshir-i İlahî: Allah'ın boyun eğdirmesi, itaat. ettirmesi. teshir-i Rabbaniye: Allah'ın; mahlukları insana hizmet ettirmesi. teshir-i sehab: bulutların emre boyun eğdirilmesi. teshir-i Şems: güneşin hizmete sokulması, vazifelendirilmiş olması. teshirât: itaat ettirmeler, emre boyun eğdirmeler. tesir: etki. tesir-i hakîki: gerçek tesir. tesir-i icâdî: icâd etme kâbiliyeti. tesir-i üslup: üslubun tesiri. tesirât: tesirler. tesirât-ı haricî: hariçten gelen tesir ve müdahaleler. tesis: kurmak, temelleştirmek, esaslar koymak. tesis-i İslâmiyet: İslâmiyetin doğuşu, kuruluşu ve yayılışı, kökleşmesi. teskin: yatıştırma. teslih: silahlandırma. teslim: kendini Allah'ın takdirine terketme, emri altına girme. teslim-i kalb: kalbin kabul etmesi, doğru. ve hakli bulması. teslim-i ruh: rûhu teslim etme, ölme. teslim-i silah: silahı teslim etmek. teslim-i umur: işlerin teslimi. teslimiyet: kendini Allah'ın irâdesine bırakma. tesmiye: isimlendirme; ad verme. tesri': hızlandırma. Acele. etme. tesviye: düzleme, canlıların âzâlarını güzel, düzgün ve tertipli yaratma. teşebbüh: birbirine benzeme. teşahhus: şahıslanma; belirlenme; bir şekil ve kimlik kazanma. teşahhusât: târif edilebilir hâle gelmeler; şahıslanmalar; belirlenmeler. teşahhusât-ı muvakkat: geçici olan görüntü, şekil ve yaşayış. teşahhusât-ı vechiye: yüzün, sîmanın belirlenmesi. teşahhusât-ı zâhiriye: zâhiri şekiller, görünüşteki belirtiler. teşaub: şube şube olma, şubelere ayrılma, bölümler sahibi olma. teşbih: benzetmek, benzetilmek; benzetiş; (edebiyatta) aralarında maddi veya mânevi bir münâsebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmek sanatı, "Ali aslan gibi kuvvetlidir" cümlesinde olduğu gibi. teşbihat: benzetmeler, teşbihler, benzetilmeler. teşci: şecaatlandırma, cesâretlendirme. Bahadırlık. teşebbüh-ü bilvacib: "Cenâb-ı Hakka benzemek" mânâsında felsefi ifâde. teşebbüs: bir işe girişmek, sağlam bir niyetle bir şeye başlamak. teşeddüt: şiddetlenme, sertleşme, kuvvet ve dayanıklılık kazanma, keskinleşme. teşehhüd: şehâdet, getirmek, Allah'ın varlığını ve birliğini Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) Allâh'ın kulu ve resulü olduğunu belirtme. teşekki: kötü hâlini anlatarak şikâyet etme. teşekkiyât: şekvada. bulunmalar, şikâyetler. teşekkül: meydana gelme, şekillenme, şekil alma. teşekkük-ü ervah: ruhların teşekkülü, meydana gelmesi. teşekkülat: teşekküller, meydana gelmeler. teşekkürat: teşekkürler. teşettüt: çatallaşma, perişaniyet. teşhir: sergileme, gösterme. teşhirgâh: sergi, teşhir yeri. teşhirgâh-ı arz: dünya sergisi. teşhirgâh-ı nâm: bütün mahlukat sergisi. teşhis: şahıslandırma, şekil ve suret verme,. seçme, ayırma, ne olduğunu anlama, tanıma; hastalığın ne olduğunu anlayıp bilme. teşkik: şüphede bırakmak, şüpheye atmak, şüphe. teşkikât-ı vehmiye: şüpheli ve sakat düşünce. teşkil: bir araya getirme, meydana getirmek. teşkilat: teşkiller, meydana getirmeler; düzenli çalışan birlik. teşri': şeriata dayandırma. Yolu açık ve vazıh kılmak. teşrif: şereflendirmek,. bir yere buyurmak. teşrifât: resmi kabul ve ziyafetlerdeki kabul merâsimi, protokol. teşrik-i mesâi: birlikte çalışmak, işbirliği etmek bir işi beraber yapmak. teşvik: şevklendirmek, cesâret vermek. teşvikât:teşvikler. teşvikkârâne: teşvik ederek. teşyi: uğurlama, yolcu etme. tetâvül: uzama, zulûm etme, musallat olma. tetebbu: derinlemesine araştırma, okuma, düşünme, öğrenme. tetimme: tamam etme, tamamlama, ek. tetimme-i târif: târifin tamamlayıcısı, ilâvesi. tetkik:inceden inceye araştırma.. tetkik-i ilmi:ilmi incelik, ayrıntı, derinlik, şerh ve izahlar. tetkikât: incelemeler. tetkikât-ı felsefe: felsefenin inceleme ve araştırmaları. tev'em: ikiz. Benzer. Eş. tevabi: mâiyet. Tabii olanlar. tevafuk: uygun gelmek. tavaggul: çok uğraşma, meşgul olma, bir işin çok ilerisine varmak. tevahhud: tek olmak, birlik. tevahhuş: korkma, ürkme, vahşete düşme, kaçma, çekinmek. tevakkuf: bağlı olmak, durma, duraklama. tevâtür: sağlam bilgi haber; bir haberin Sahabeden itibâren üç nesil boyunca yalan söylemelerine ihtimâl olmayan büyük bir kalabalık tarafından nakledilmesi. tevazu: alçak gönüllülük, kibirsizlik, mahviyet. tevbe: pişmanlık. Dönüş. Fenalıktan vazgeçiş. tevbegâh:tevbe edilen yer. tevbih: azarlamak, kötülemek. tevcih: yöneltmek, çevirmek. tevdi:bırakma, emanet verme, teslim etme. teveccüh-ü Ehadiyet: Allah'ın, "her bir şeyde birliği tecelli etmesi mânâsındaki "Ehadiyyet sıfatıyla bir şeye yönelmesi. teveccüh-ü İlâhi: Allah'ın sevgisi ve ilgisi. teveccüh: yönelme, sevgi, ilgi. teveddüd: peyderpey sevdirmek; dostluk etmek, kendini sevdirme. tevehhüm: zannetme, evhamlanma, yok olanı var zannetmekle ümitsizliğe ve korkuya düşme. tevehhüm-ü bekai: bekâ korkusu. Sonsuz yaşama korkusu. tevehhüm-ü ebediyet: sonsuzluk zannetmek. tevehhüm-ü küfür: küfür zannetmek tevehhüm-ü zarar: zarar zannetmek. tevekkül: sebeplere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak, üzerine düşeni yaptıktan sonra gerisini Allah'tan beklemek. tevekkül-ü şer'i: şeriatın hükümlerine teslim olma. tevellüd: doğma, doğum, doğmuşluk, doğurganlık. tevellüdât-ı hayvaniye: hayvan doğumları. tevessü: genişleme, yayılma, çatlama. tevessü-i tesir: genişleme, gelişmenin tesiri. tevfîk: Allah'ın kuluna yardım etmesi. tevfîk-ı hareket: uygun hareket. tevfîk-i İlâhi: Allah'ın yardımı ve başarıya ulaştırması. tevfîk-i İlâhiye: Allah'ın, yardımıyla başarıya ulaştırması. Tevhid: birleme Allah'ın bir olduğuna ve Ondan başka ilâh olmadığına inanma. Tevhid-i hakiki: gerçek tevhid, taklidden ibâret olmayan tevhid; Allah'a, varlığını gösteren delillerle, isim ve sıfatlarıyla inanma. Tevhid-i Hâlık: Yaratıcının bir bilinmesi, kabul edilmesi; Allah'ın birliği. Tevhid-i İlâhi: Allah'ın birliğine iman ve ondan başka ilah olmadığını. tasdik etme. tevhid-i şuhud: gözle görülebilen Tevhid delilleri. tevhid-i ami: cahilce inanma Tevhid-i Ulûhiyet: Allah'ın birliğini gösteren deliller. tevhidkârâne: tevhidi nazara veren. te'vil at: te'viller. tevkif: hapsetmek, durdurmak. tevkil: vekil tayin etme. tevlid: doğurma, netice verme. Tevrat: Hz. Musa'ya (a. s. ) indirilen mukaddes kitap. tevsi: bollaştırma, genişletme. tevzi: dağıtma, paylara ayırma. tevziat: dağıtma, dağıtım tevzin: ölçülü, uygun. teyakkuz: uyanıklık. teyid: kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, desteklemek. tezyid: arttırmak, çoğaltmak. tezâhum: zahmet verme. Birbirine sıkıntı verme. tezâhür-ü Rubûbiyet: Allah'ın terbiye edicilik sıfatının görünmesi. tezahür: meydana çıkma, belirme, görünme. tezahürat: görünmeler, açığa çıkmalar. tezâhürât-ı Cemaliye: Allah'ın "cemal" sıfatının tezâhürleri. tezâhürât-ı hayatiye: canlılığın görünüşleri, hayatın görüntüleri. tezat: ters. Birbiriyle zıt. tezâuf-u sevap: sevabın kat kat olması. tezayüd: ziyadeleşme, artma, çoğalma. tezekki: manen temizlemek, ahlâken yücelmek. tezellül: zillete katlanmak, aşağılanmak, alçalmak, hor ve hakîr olmak tezevvüc: evlenmek. tezgâh: dokuma âleti, iş masası; iş yeri. tezkere: belge, pusula, bir işe izin verildiğini gösteren vesika. tezkir-i müsellemât: İslâm'ın kabul ve tasdik edilen genel düsturları. tezkir: hatırlatma, vazifeli ve Allah'ın emirlerini hatırlatma, vaaz ve nasihat etme tenbih ve îkaz etme. tezkire: emr-i İlâhiyi hatırlatma, tembih ve ikâz etme. tezkiye: doğruluğuna şehâdet etmek, temize çıkarma. tezkiye-i nefs: nefsini temize çıkarma. tezyid: arttırma, çoğaltma. tezyif: çürütme, küçük düşürme, küçük görme, alaya alma. tezyin: süslemek, donatmak, bezemek; güzelleştirme. tezyinât-ı zâhiriye: dışta görünen süslemeler. tezyinât: süsler, süslemeler. tıbb-ı Rabbâni: Allah'ın tıbbı. tılsım: herkesin bilip çözemediği gizli şey; gizli sır, fevkalâde kuvvet ve tesire sahip olan şey. tılsım-ı hayretfezâ: hayret verici gizlilik. tılsım-ı kâinat: kâinatın gizli sırrı, herkesin bilip çözemediği gizli husus. tılsım-ı muğlak: anlaşılması zor, kapalı gizli şey. tılsım-ı muğlak-ı âlem: bu âlemin gizli ve sır perdesi ile kaplı yönleri. tılsım-ı müşkülküşâ: açılması ve anlaşılması zor olan İlâhi gizli mânâları; hakîkatları. açan tılsım. tılsımât-ı Kur'aniye: Kur'ân'ın fevkalâde kuvvetli ve tesirli duâları. tibyan: beyan etme,. ifâde etme. ticâret-i azime: büyük ticâret. ticaretgâh: ticâret yapılan yer. tilâvet: okumak, takip etmek. tilmiz: öğrenci, talebe, çırak, kalfa. tilmiz-i Kur'an: Kur'ân talebesi. timsal: model, sembol, örnek, sûret; nümune. timsâl-i aks: aksinin görüntüsü. timsal-i münevver: nurlu nümune. timsâl-i rahmet: rahmet sembolü. timsâl-i suret: görünüşün numunesi. tinnin: büyük yılan Ejderha. Ejderha burcu: (S) şeklinde kıvrılan zincirvâri bir burç. tiryâk: panzehir, zehirlenmeden veya bir hastalıktan hemen şifâ bulmaya yarayan ilâç. tiryâk-ı nâfi: faydalı, tedâvi edici ilâç. tiryâkî: alışmış; tutkun Tubâ-i Cennet: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı. Tubâ-i hilkat: yaratışın nurlu ağacı. tufan: çok şiddetli ve her tarafı kaplayan fırtınalı yağmur. tuğyan: zulûm ve küfürde çok ileri gitmek, azgınlık, taşkınlık, taşkın mîzaçlık, resmi devlet kuvvetlerine karşı durmak. tul-i ömr: ömrün uzunluğu. tulu: güneşin doğması, doğma, doğuş, birden zuhur etme; bir şeye vakıf olup bilme. Tur-i Sina: Musa (a. s. ) peygamberin Allah'ın kelâmına nail olduğu, Arabistan'da Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve dağ ismi; Cebel-i Musa Tür-u Sinâ da denir. turra: mühür, padişah damgası, padişah imzası. turra-i azam: en büyük mühür. turra-i Ehadiyet: Allah'ın birliğini ilen eden mühür. turra-i fıtrat: yaratılış damgası. turra-i garra: parlak mühür. turra-i Samediyet: Allah'ın, "her şey Kendisine muhtaç olup, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmama" mânasındaki sıfatının mührü. turra-i vahdet: birlik mührü. turuk-u mütekellimin: kelâmcıların takip ettikleri yollar. tuyur: uçan cisimler, kuşlar. tuyurun hudrun: Cennette bulunan bir çeşit kuş. Yeşil kuşlar. tünelvâri: tünel gibi. türâb:toprak. U: ubûdiyet: kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah'a itaat etme. ubûdiyet-i Ahmediye: Hz. Peygamberin kulluğu. ubûdiyet-i evliya: evliyanın ibâdetleri. ubûdiyet-i fiiliye: fiili kulluk. ubûdiyet-i hâlisa: hâlis ve samimi bir ubudiyet, kulluk. ubûdiyet-i külliye: bütün yaratıkların ibadetlerini içine alan umumî ve geniş kulluk. ubûdiyet-i külliye-i insaniye: insanın büyük ve geniş kulluğu. ubûdiyet-i mahza: tam, eksiksiz ve kusursuz kulluk vazifesi. ubûdiyet-i Muhammediye: Hz. Muhammed'in (a. s. m. ) ibâdeti. ubûdiyetkârâne: kulluk ederek, kulluğunu gösteren bir tavırla. ucb: kibir, gurur, kendini beğenme, ameline, yaptıkları işe güvenme. ufk-u tecelliyat: tecellilerini ufku ufki: ufka âit ve onunla ilgili; yatık düzlük, yatay· uful: batış, gözden kayboluş. uhde: bir işi üzerine alma; söz verme. uhrevi: ahirete dair, öteki dünyaya âit. uhreviye: ahiretle ilgili. Uhud-u Tevhid: Uhud dağında Tevhide dair verilen ahidler, sözleşmeler. uhuvvet: kardeşlik; din kardeşliği; samimi dostluk. ukde-i hayatiye: hayat düğümü; hayat veren kaynak, çekirdekteki nüve, hayat. ukde: düğüm, bağ; karışık ve müşkül iş. ukûk: âsi olma, itaatsizlik, anneye, babaya itaatsizlik. ukûl-ü aşere: on akıl; bir kısım eski ve sapık felsefecilere göre, teselsül tâbiriyle müessiriyetini iddia ettikleri sebeplerden birincisi "akl-ı evvel"dir; onlara göre akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup, bundan ikinci akıl ondan üçüncü akıl. ve böylece "ukûl-ü aşere" denilen on akıl türemiştir; böyle bir düşünce bâtıldır ve şirktir. ukûl-ü beşer: insanların akılları. ukûl-ü selîme: salim kafalar, sıhhatli düşünceler. ukûl-ü nurâniye: iman ve mâneviyatla aydınlanmış akıllar. ukûl-ü nurâniye erbabı: nurâni akıl sahipleri. ukul: akıllar. ulemâ: âlimler. ulemâ-i batın: şeriatın zâhirinden ve hükümlerinden daha çok mânâ ve esrarını bilen âlimler. ulemâ-i ilm-i kelâm: kelâm ilmi âlimleri. ulemâ-i İslam: İslâm âlimleri. ulemâ-i muhakkıkin: büyük hakikat âlimleri ulemâ-i şeriat: şeriat âlimleri. Müçtehidler. ulemâ-i usülü'l fıkıh: usül-ü fıkıh âlimleri. Ulûhiyet-i mutlaka: kayıtsız şartsız ilâh olma. Ulûhiyet: ilâhlık, Allah'ın kâinattaki ve hâkimiyeti ile her şeyi kendisine ibâdet ve itaat ettirmesi. ulülemr: reis, başkan, âmir. ulûm: ilimler. ulûm-u âliye-i İlâhiye: İlâhî olan dinî ilimler. ulûm-u Arabiye: Arapça ilimler, Arap dilini çeşitli bakımlardan inceleyen ilimler| sarf, nahiv gibi. ulûm-u arziye: yer küresi ile ilgili ilimler. ulûm-u bedia: beğenilen ve takdir edilen çok yeni ve güzel ilimler. ulûm-u hafiye: gizli ilimler ancak peygambere vâris olan muhakkıklarca ve bir kısım hakikatlarını sırlarını bilen âlimlerce bilinen ilimler. ulûm-u hakikiye: gerçek ilimler. ulûm-u İlâhiye: İlâhî ilimler. ulûm-u kâinat: kâinat ilimleri. ulûm-u kevniye: kevnî ilimler, kâinât ve dünya ile ilgili ilimler. ulûm-u mütearife: herkesin bildiği ve tanınmış olan ilimler. ulü'l-azm: kafi azim sahibi, ciddiyet, sabır ve sebat sahibi büyük zâtlar, hususan Peygamberler (a.s.); bilhassa Hz. Muhammed (a.s.m) Hz. İsa, Musa, İbrahim ve Nuh (a.s.) Ulvi:yüce, yüksek. ulviye: yüce bir değerde. ulviyet: yücelik, yükseklik. ulviyet-i hitap: hitaptaki yücelik. ulviyet-i i'câz: mu'cizeliğin yüceliği. ulviyet-i ifâde: ifâdenin yüceliği. ulviyet-i mâhiyet: mâhiyetindeki yücelik, mükemmellik. umde: esas, prensip, şart. ummak: ümit etmek. umûm: hep, bütün, cümle, herkes umûmî: genel. umûmiyet: umuma açık, ekseriyeti içine alan. umûmiyet-i Rubûbiyet: terbiye ediciliğin her şeyi içine alması. umûr: işler. umûr-u kevniye: kainatla ilgili işler. umûr-u azime: büyük işler. umûr-u dünya: dünya işleri. umûr-u gaybiye: Gaybî işler, Allah ve Onun bildirdiği kişiler dışında hiç kimsenin bilmediği işler. umûr-u gaybiye-i istikbâliye: gelecekteki bilinmeyen işler. umûr-u hasise: ufak ve değersiz işler. umûr-u izâfiye: biri birisiz olmayan ve birbirine nisbet ve mukayese ile anlaşılan vasıflar; karanlık aydınlık, acı-tatlı, sıcak-soğuk gibi. umûr-u lâzım: gerekli işler. umur-u nâfia: faydalı işler. umûr-u nâs: insanların yaptıkları kanunlar. Anayasalar. umûr-u uhreviye: âhirete âit işler. unsur: birşeyin parçası; kök, esas madde, element. unsur-u hava: hava unsuru. unsur-u havâî: havaya âit olan her bir unsur. unsur-u kesif: katı şeyler; taş, toprak. unsur-u muhit: dış elemanlar. Çevre elemanları. Geniş alana yayılmış unsurlar. unsur-u hayat: canlılık ve hayat unsuru olan ruh. unsuriyet: ırkçılık. urefâ: ârifler, irfan sahipleri, Allah'ı isim ve sıfatlarıyla hakkıyla tanıyanlar. urûc: yukarı çıkmak, yükselmek. uruc-u küllî: külli yükseliş, yukarı çıkma. urûc-u ruhâni: ruhen yükseliş. Ruh sür'atindeki yolculuk. urûc-u külli: külli yükseliş yukarı çıkma. Umumi mânâda bir yükseliş. usûl: bir hedefe ulaşmak için tutulan yol, tarz, metod usûl-i dâimi: devamlı olan düzen. usûl-i diniye: dinin asılları, esasları, prensipleri. usûl-i din: Allah'ın zat ve sıfatlarından, peygamberlik ve sâir îtikâdî mese(lerden İslâmî esaslar dairesinde bahseden ilim. Buna ilm-i kelâm da denir. usûl-i fıkh:fıkıh ilmine âit bilgilerin esâsı ve dayanağı olan ilim; İslâm hukuk usulü, metodu. usûl-i imâniye: imâni temeller, îman esasları. usul-i kelâmiye: hikmet ve mantık esaslarıyla, iman ve İslâmiyetin doğruluğunu ve hakkaniyetinden bahseden ilmin usulü, metodu. usûlü'd-din: (bak ilm-i kelâm. ) usülü'l-fıkh: fıkıh ilmine âit bilgilerin esası ve dayanağı olan bir ilimdir; şer'î hükümlerin mufassal ve muayyen delilleri ve hikmetleri bu sayede bilinir ve bu dinî hükümler, bu deliller vasıtasıyla istinbat ve isbat olunur. uyûn: çeşmeler, pınarlar. uzlethâne: oturulan tenhâ yer, yalnızlık köşesi. uzmâ: en büyük. uzuv:organ, parça. Ü: ücret-i cüz'iye: küçük ücret. ücret-i dünyeviye:dünyaya. âit bir ücret. ücret-i kemâl: eşyanın gelişerek, daha da tekâmül ederek değişikliğe uğraması. ücret-i mânevîye:mânevî ücret. ücret-i muaccele:aceleden, hazır zevk ve lezzet. üdebâ-i İslâmiye: İslâmın edipleri; edebiyatçıları. ülfet: alışma, alışkanlık; birisiyle münâsebette bulunmak, ünsiyet, ahbaplık, dostluk, huy etme, görüşme, konuşma. ümitkârâne: ümit ederek. ümmet-i azîme: büyük ümmet; kalabalık topluluk. ümmet-i İslâmiye: İslâm ümmeti. ümmet-i Muhammediye: Hz. Muhammed'e (a s. m. ) bağlı olanlar ve yolunda gidenler; Muhammed ümmeti. ümmet: aynı asırda yaşamış İslâm âlimlerinden, müçtehid olanların şeriatın bir meselesi hakkında verilen hükümde birleşmeleri. ümmi: okuma yazma bilmeyen veya tahsil görmemiş. ünsiyet: alışkanlık, dostluk, ahbaplık, yakınlık. ünsiyetkârâne: cana yakın bir şekilde, hoşa gidercesine. ünûset: dişilik, müennes oluş. unvan-ı âzam:en büyük unvan. unvan-ı İlâhi: Cenâb-ı Allah'a âit isim, belirti, yer unvan-ı âzam:en büyük unvan. unvan-ı mukaddese: en yüce ve kudsî ûnvan. unvan: isim, lâkap, nâm; ûn. üslûb-u âli: yüce üslub. üslûb-u âliye: yüksek ifâde tarzı. üslub-u bedii· eşi benzeri olmayan üslûb, hârika güzellikteki ifâde tarzı üslûb-u bedi-i pürmaâni: çok mânalı ve harika bir üslup. üslub-u Kur'an: Kur'ân'ın üslubu. üslûp: tarz, yol, biçim; ifâde tarzı. üssü'l-esas: temel taşı, hakîkî sağlam temel. üstad: ilim veya sanatta üstün olan kimse, usta, san'atkâr, muallim, profesör. üstâd-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün ilimlerin öğreticisi olan Allah. üstâd-ı ezeliye: Ezelî Zâttan gelip ders veren üstad; öğretici. üstâd-ı küll: her çeşit ilimde çok bilgisi olan. üstadâne: bilgili, usta ve maharetli bir şekilde. üveysü'l-Karâni: Hz. Ebu bekir ve Ömer zamanında Medine'de çok hürmet görmüş tabiinin büyüklerindendir. Annesine olan aşırı hürmetinden Peygamberimizle görüşememiştir. Vefatı Hicri 37 senesidir. Üzeyr: Kur'ân'da adı geçen ve peygamberliği meçhul olan büyük bir zat. üzn-i cihâni: cihanın; dünyanın kulağı. vâesefâ: esefler, teessüfler olsun. V: Vaad: söz verme, söz verilen şey, bir kimsenin yapacağına veya yapmayacağına dair söz vermiş olduğu husus. Vâcibü'l-Vücud: varlığı zaruri ve şart olan varlığı gerekli olan ve yokluğu düşünülemeyen, varlığı zâtı, ezelî, ebedi olup; varlığı, vücud tabakalarının en sağlamı, en kuvvetlisi, en esaslısı ve en mükemmeli olan vâcid: mevcud, vücuda gelen. vâcip: lüzumlu, mecburi olan; yerine getirilmesi. her Müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan Allah'ın emirleri. vâfi: kâfi, yeterli, elverişli, sözünün eri; vaadini yerine getiren Cenâb-ı Hak. vahdâniyyet: birlik. Allah'ın birliği. vahdâniyet-i İlâhiye: Allah'ın birliği,. tek olması. vahdâniyet-i Rabbâniye: her şeyi terbiye ve idâre eden Allah'ın birliği. vahdet: birlik. teklik. Vahdet-i Sânia: Yaratıcının birliği. vahdet-i Ehadiyet: Cenâb-ı Allah'ın her bir şeyin üzerindeki birliğini ve tekliğini gösteren işaret ve tecellîler. vahdet-i kalem: kalem birliği. vahdet-i neviye: tür birliği. vahdet-i Rububiyet: terbiye ve idare ediciliğin birliği. vahdet-i şahsiye: şahsın birliği. vâhi: mânâsız, saçma, ehemmiyetsiz; ahmak, düşkün, zayıf. Vâhib-i Hayat: hayatı bağışlayan Allah. Vâhibü'l-Hayat: bütün canlılara hayatı bağışlayan Allah. vâhid: bir, tek. Vâhid-i Ehad: sıfatları ve zâtıyla tek ve benzersiz olup, birliği her bir şeyde ve bütün eşyada tecelli eden ve tek olan Allah. vâhid-i kıyâsi: birim bir şeyin miktarını ve diğer özelliklerini ölçmek için kendi cinsinden değişmez olarak tayin edilen parça veya miktar; uzunluk birimi metre gibi. vâhidiyet: Allah'ın her bir varlıkta tecellîsi; her bir varlığın Allah'ı göstermesi. vahiy: Allah'ın emir ve yasaklarını peygamberlerine bildirmesi. vahşet: korku ve ürküntü, vahşîlik, ıssızlık, yabanilik. vahşet-i mutlaka: tam bir kimsesizlik ve ıssızlık; sonsuz korku ve ürküntü. vahşetgâh: korku ve dehşet yeri; korkulan yer, vahşet ve ürküntü yeri. vahşetzâr: vahşet yeri. Vahşetli bir hâl. vahşi: medeni olmayan, insanlardan kaçan, ehli ve alışık olmayan; merhametsiz. vahy-i İlahi: Allah tarafından vahiy ile gelen emir ve nehiyler. vahy: bir fikrin, bir emrin veya bir hakikatin Allah tarafından Peygambere bildirilmesi. vahy-i semavi: beşerin düşünerek yapmasına imkân olmayan, Allah tarafından melekle Peygambere gelen vahiy. vaid: iyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hâdiseleri haber vererek korkutmak; Cehennemi haber vermek. vaid-i İlâhi: Allah'ın tehdidi. vak'a: hâdise, olay. vakar: ağırbaşlılık; yumuşak ve heybetli oluş, ciddiyet, izzet. vâkıa: vukû bulmuş, var olan, mevcut hâdise; olan, olmuş. vâkıa-i misâliye: hikâye tarzında, misâli bir vakıa. vâkıâ-i cüz'iye: küçük ve basit olay. vâkıâ-i ebediye: ebedî vâkıa. vâkıâ-i hayâliye: hayalde olan, düşünme ânında olan hâdise. vâkıâ-i meşhûre: meşhur hâdise. vâkıât: olaylar, olmuş hâdiseler. vâkıf: herhangi bir eşyayı hiçbir karşılık gözetmeksizin halkın faydasına sunma. vâki: vukua gelen, olan, mevcut, var. vâkideki: realitedeki, gerçek olan. vakit bevakit: zamanla, sezonla; vakit vakit; zaman zaman. vakt-i fecir: fecir vakti. vakt-i gaflet: uyku vakti. vakt-i hâcet: ihtiyaç vakti. vakt-i münâsip: uygun vakit. vakt-i seher: seher vakti. vaktâ: ne zaman, ne vakit (ki). vâlid: baba. vâlide: anne. vâlideyn: ana ve baba. vârid: ulaşan, yetişen, gelen, erişen, ortaya çıkan. vâridât: gelirler, kârlar. vâris: herşeyin gerçek sahibi ve vârisi olan ve herşeyin mülkünü elinde tutan Allah; mirasçı, kendisine miras düşen, vefât eden birisinin mal ve mülkünü kullanmaya yetkili olan. vâris-i istidat: kâbiliyetin vârisi. vâris-i mutlak: mutlak vâris, mirasçı ve tasarruf sahibi. varta: tehlike, uçurum, çukur yer. vasf-ı kemâl: kemâl ve olgunluk vasfı. vasıf: hususiyet; özellik; övgüye değer. vâsıl: ulaşan, kavuşan; hakka vâsıl olan. vâsıta: iki şeyi birbirine ulaştıran, aracı, âlet. vâsıta-i muhâbere: haberleşme vâsıtası. vâsıta-i nakl-i hüzün: üzüntüyü nakleden vâsıta. vâsıta-i nesil: üreme vasıtası. vâsıta-i rahmet: rahmet vâsıtası. vâsıta-i rızk-ı helâl: helâl rızkın vâsıtası. vâsıta-i seyâhat: seyâhat vâsıtası. vâsıta-i seyr: seyir vasıtası, yürüme ve yolculuk vasıtası. vâsıta-i tekessür: çoğalma vâsıtası. vâsıta-i ziraat: ziraat vasıtası, tarım âleti. vâsi:geniş, bol, enli. vâsia:geniş. vassâf: herşeyin vasıf ye özelliklerini bilen; vasfeden. vatan-ı asli: asıl vatan, gerçek vatan olan Cennet. vâveylâ: çığlık, feryat, yaygara, bağırma. vâveylâ-i firak: ayrılık çığlığı. vâveylâ-i intikam: intikam bağırışları. vâveylâ-i ruhi: ruh çığlığı. vaz': belirtme, koyma, bırakma, gösterme. vaz' etmek: koymak, yapmak. vâzıh:açık, âşikâr, besbelli. vâzıhan: açık olarak, açıkça, açık açık. vazife-i asliye:asıl vazife, temel vazife. vazife-i asliye-i fıtrîye: yaratılışa ait asıl vazife. vazife-i beşeriyet:insanlığın aslî vazifesi. vazife-i dünyeviye: dünyadaki kulluk vazifesi; ahiret hesâbına geçen dünyevi işler. vazife-i fıtrat: yaratılış vazifesi. vazife-i fıtrîye: fıtri vazife, yaratılış vazifesi. vazife-i fıtrîye-i Rabbâniyye: Rabbani yaratılış vazifesi. vazife-i hayat: hayatta yapılması lâzım olan vazifeler. vazife-i hizmet: verilen vazifenin yerine getirilmesi. vazife-i ibâdet: kulluk vazifesi, ibadetler. vazife-i insâniye: insanın vazifesi. vazife-i insâniyet: insanlık vazifesi. vazife-i külliye: çok yönlü vazife. vazife-i şükrâniye: şükür vazifesi. vazife-i tebliğ: Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırmâ vazifesi. vazife-i tesbihiye: tesbih vazifesi, Allah'ın her türlü kusur ve noksandan uzak olduğunu belirtme vazifesi. vazife-i ubudiyet: kulluk vazifesi. vazife-i ubudiyet-i dünyeviye: dünya hanesinde yerine getirilen kulluk vazifesi vazife-i umumiye: büyük vazife. vazifedar: vazifeli, iş gören. vazifeperver: vazifeye düşkün. vaziyet-i acibe: acip ve şaşırtıcı bir hal. vaziyet-i fakirâne: fakirce tavır ve durum. vaziyet-i huruf: harflerin vaziyeti. vaziyet-i maniye: hoşnut olunacak hâl. vaziyet-i muntazama: düzenli durum. vâziyet-i dalâletkârane: dalâlete götüren haller. vâziyet-i mevhume-i canhıraşâne: can çekişircesine yokluğa yuvarlanma. vâziyet-i mevhume: karmaşık ve karanlık bir vâziyet. vaziyet: hal, durum. vecd: aşk, muhabbet; kendinden geçecek, unutacak kadar İlâhî bir aşk hâli; yüksek heyecan, iştiyâkın galebesi. vech (vecih): cihet, yön, taraf, cephe, tarz, şekil, sebep, üslup. vech-i delâlet: delâlet ciheti, delil olma yönü. vech-i tahsis: tahsisin sebebi. vech-i tevfîk: bağdaşma yönü. vecize: özlü sözler. Kısa ve mânidar sözler. veçhile: "vech" kelimesiyle "ile" bağlacından meydana gelen bu kelime, "şekilde, bakımdan, tarz ile" gibi mânâlara gelir vedâ-yı hazinâne: hüzün verici ayrılık. vedia: emânet. Vedud: "kullarını çok seven ve şefkat eden, Kendisine çok sevgi beslenen" mânâsında Allah'ın bir ismi. vefâdarâne: vefâlı olarak. vefat: ölüm. vefât-ı Nebevi: Peygâmberimizin (a. s. m) vefâtı. vefiyât: vefâtlar, ölümler. vefiyât-ı hayvâniye: hayvanların ölümleri. vehbî: doğuştan. Allah vergisi çalışmakla kazanılmayıp. Allah'ın lütfu ile. olan. vehham: çok şüphe ve vesvese eden, korkak ve şüpheci. vehm (vehim): olmadığı halde var zannetme. vehmi: vehimle ilgili; aslında var olmadığı halde varmış gibi görülen herhangi bir şeye âit vekil: sözcü. vekil-i fuzuli: gereksiz yere, boşu boşuna vekillik yapan. vekil-i umumi: her konuda bir şahsın veya grubun yerine hareket etme selâhiyeti olan kimse, umumun nâmına hareket eden vekil. velâ şüphe: şüphesiz, tereddütsüz. velâyât: velilik makâm ve mertebeleri. velâyet: velilik, velî olan kimsenin hâli. velâyet-i Ahmediye (a. s. m. ): Peygamberimizin (a. s. m. ) vefâtından sonra, nübüvvet tarzındaki hizmetinin sureten fiilen, şeklen sona ermesiyle velâyet tarzında ve makâmında devam eden mânevi hizmet tarzı ve mânevi varlığı bu şekilde isimlendirilmektedir. velâyet-i kübrâ: büyük velilik Akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına bakan ve verâset-i nübüvvetten gelen gayet kısa ve yüksek, tarikat berzâhına uğramadan zahirden hakikate geçen velilik mesleği. veled: çocuk, evlât, erkek çocuk. velev: eğer, gerçi, her ne kadar da, hattâ, ister velhâsıl: sözün kısası, özü, kısacası. veli: evliyâ, büyük zühd ve takva sahibi, günahlardan çok kaçınan ve zamanını ibâdet ve. taatte sarfeden, Allah'ın izniyle gaybdan haber verebilen ve kerametler gösteren kimse. velînimet: nîmeti veren. veliyy-i kâmil: kemâle ermiş evliya. veliyy-i nimet: nimeti veren, nimete sebep olan. velvele: gürültü,. patırtı, şamata, birbiri karışık bağırmalar. velvele-i gınâ: şarkı bağırtısı. velvele-i istiğrab: şaşırmaktan dolayı şamata yapmak,. garip karşılayarak bağırıp çağırmak. velvele-i istihsan: beğenme haykırısı, beğendiğini. belirtmek için bağırmak. velvele-i takdir: takdir velvelesi. verâ: öte. Baş taraf. Geri. verâset-i Ahmediye: Peygamberimizin (a. s. m. ) hakkı tebliğ, İslâm'ı neşir ve Allah'ın hükümlerini hâkim kılmadaki vazifelerine vâris olma verâset-i nübüvvet: peygamber vârisi durumunda olan büyük âlim ve velilerin yolu. vesâil: vesileler, sebepler. vesâil-i irtibat: irtibât vesileleri, insanlarla ilişki kurma araçları. vesâil-i pürseyyâl: alabildiğine yayılan sebepler, vesileler. vesail-i terbiye: eğitim ve terbiye vesileleri, usulleri. vesâit-i muhabere: haberleşme vâsıtaları. vesâit-i nakliye:nakil vâsıtaları, taşıma araçları. vesâit-i sûriye: görünüşteki zahiri vasıta ve sebepler. vesâit-i zimisâl: misali vasıtalar. vesait:vâsıtalar, araçlar, âletler. vesile: sebep, bahane, vasıta, fırsat. vesile-i icad: var etme vesilesi (sebebi). vesile-i kati':katî sebep, kati vâsıta. vesile-i vüsûl: ulaşma vesilesi. vesika:senet, inanılacak sağlam delil. vesile: araç, sebep, bahane, vasıta,fırsat. vesile-i îcad: icad vesilesi. vesile-i saadet: mutluluk vesilesi. vesile-i teshil: kolaylaştırma vesilesi. vesile-i vüsûl: kavuşmanın vesilesi. Vesselâm: işte o kadar, artık bitti, bundan sonra selâm. vesvas: zihne yerleştirilen dağdağa ve fitne; vesvese. vesvese: şüphe,tereddüt, kuruntu, vehim, aslı olmayan ihtimaller. vesvese-i sârık:hırsızın vesvesesi, korku, kuruntu ve şüphesi. vesvese-i siyâsiye: siyâsi kargaşa ve şüpheler. vesvese-i şeyâtin: şeytanî vesvese ve şüpheler. veyl: yazıklar olsun. vezâif:vazifeler, işler. vezâif-i azime: büyük vazifeler. vezâif-i mevcudât:yaratılmış varlıkların vazifeleri, ibâdetleri. vezâif-i nübüvvet: peygamberlik vazifeleri. vezâif-i telkıh: aşılama, cinsinin üremesini sağlama vazifesi. vezâif-i ubûdiyet: kulluk vazifesi. vezâif-i ubûdiyetkârâne: ibâdet edercesine vazifeler. vezin: ölçü. Mısralardaki hece ölçüsü. vezir: hükümdar vekili, yardımcı, padişahın yakınlarından ve onun yükünü üzerine alanlardan. vicdansûz: vicdanen sıkıntı, ıstırap ve keder veren. vicdan: insanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekden lezzet duyan ve kötülükten elem alan mânevi bir his vicdânen:vicdan ile, vicdan bakımından. vicdâni:vicdanla, kalbi his ile ilgili, vicdana âit. virâne: harap. vird: belli zamanlarda sık sık ve devamlı okunan zikir ve. duâ. vird-i zebân: sık sık tekrar edilen duâ, zikir, tesbih. visâl:vâsıl olma, kavuşma, ayrılıktan kurtulma. vuku: meydana gelme. vuku-u muayyen: meydana gelmesi belirli olan. vukuât: hadiseler, olaylar. vukuât-ı Mehdiye: Mehdî'nin gelmesiyle ortaya çıkacak hâdiseler. vukuât-ı tarihiye: tarihi hâdiseler. vukuât-ı zamaniye: zamanın hâdiseleri. vukuât-ı zemin: yeryüzündeki hâdiseler. vukuf: bir şeyi bilme, öğrenmiş olma. vustâ: orta, ortası. vuzuh: açıklık, açık ve anlaşılır şekilde olmak, netlik, aydınlık. vuzuh-u ifhâm: anlatımın açıklığı. vücub: zarûri olma, olmaması imkânsız olma, vâcip ve lâzım olmak; sabit olmak, vazgeçilmesi mümkün olmamak. vücûb-u Sânia: sanat ile yaratan Allah'ın vâcib olan varlığı. vücûb-u vâcip: Allah'ın varlığının zaruri oluşu. vücûb-u vahdet: birliğin gerekli olması, tekliğin şart oluşu. vücûb-u vücud:. varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zaruri ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak. vücûb-u zekât: zekâtın farz. olması. vücud: var olma, meydana gelme, varlık; beden, cesed. vücud-u baki: varlığı sonsuz vücut. vücud-u cismânî: cisim hâlindeki vücut. vücud-u cümle: yaratılan her şey. vücud-u eşya: eşyânın varlığı, meydana gelmesi. vücud-u hakîkat: gerçeğin varlığı. vücud-u hakiki: gerçek vücut. Vücud-u harici: maddi varlık; ilmî vücuddan, gözle gördüğümüz aleme çıkan, şekillenmiş, ortaya çıkmış, vücudu belirlenmiş. vücud-u hissi: hisseden, ruh taşıyan canlılar. vücud-u ilmî: bilgi olarak var olma. vücud-u insan:insanın bedeni. vücud-u insâniyet:insanın vücûdu. vücud-u İslâmiye: İslâmiyetin mevcudiyeti ve özü. vücud-u kasr: sarayın varlığı. vücud-u mânevi: mânevi vücud. vücud-u şahsi: kendi şahsî varlığı ve vücudu vücud-u üstad: üstadın varlığı. vücud-u Vâcibü'l-Vücud: varlığı zarurî olan Allah'ın varlığı. vücuden: vücut itibariyle. Maddî cisim. vücuh:vecihler, yönler. vücûh-u i'câz: mu'cizelik yönleri. vücûh-u irşâdi: irşad yönleri; doğru yolu gösterme şekilleri. vücûh-u kesire: pek çok yönler. Çok yönlülük. vüs'at: genişlik, bolluk, imkân vüs'at-i hallâkıyet: yaratıcılığın genişliği, Allah'ın yaratıcı oluşunun her şeyde hâkim olması. vüs'at-i hikmet: hikmetin genişliği. vüs'at-i istidat: büyük ve geniş bir kâbiliyet. vüs'at-i mutlaka: sonsuz ve sınırsız genişlik. vüs'at-i şümul: içine almanın ve kaplamanın genişliği. vüs'at-i ubûdiyet: kulluğun genişliği, ibâdetlerin mânâ, keyfiyet ve hususiyet bakımından çok geniş olması. vüsuk: sağlam inanma, itimâd etme, güvenme, sağlamlık. vüsûl: kavuşma, ulaşma, erişme. Y: ya Sabur: Ey günah işleyen kullarını hemen cezalandırmayıp çok sabır gösteren Allah. yâd: anma, hatırlama, hatırda tutmak. yakazâ: uyanık, şuurlu ve dikkatli bir vaziyette. yakîn: hiç bir şekilde şüphe edilmeyecek derecede kesin olan ilim, bilgi. yakîn-i hükmi: ilm ile sabit olup kesinlik kazanmış yakîn-i imani: şüphesiz, kesin. ve sağlam îman. yakîn-i İlmî: şüphesiz, kesin ve sağlam bilgi. yakîn-i kati: kat'i kanaat. yakîn-i şuhudi: görür gibi inanmak, şehâdet etmek. yakînen: hiç şüphesiz olarak, kesin bir sûrette. yakîni: şüphe edilmeyecek derecede kesin bir. şekilde. yakaza: uyanıklık. Dikkate alma. yakzân: uyanık. yaldız: cilâ, parlatmaya yarayan şey. yâr-ı bâki: baki, sonsuz, ebedi dost. Yâ Rabbenâ: Ey Rabbimiz! yasub: arı beyi. Yâver-i Ekrem: Cenâb-ı Hakkın emrinde çalışan, en makbul, en değerli ve cömert memuru olan Peygamberimiz(a. s. m. ) yâver-i asker: asker yâver. yâver: devlet büyüklerinin yanında bulunan en büyük memur. Ye'cüc ve Mecüc: Kur'an'da bahsi geçen ve kısa boylu olacakları ortalığı fitne fesat ve anarşiye boğacakları bildirilen bir kavmin ismi. ye's: ümitsizlik. yed-i beyzâ: beyaz, parlak ve maharetli el. Hz. Musa'nın eli. yed-i beyza-i İslam: İslâm'ın temiz ve pak eli. yed-i kudret: kudret eli; her şeyi tutan Allah'ın kudret eli. yed-i muhsin: ihsan edici el. yed-i rahmet: rahmet eli. Yehud: Yahudiler. yeknesak: devamlı aynı halde, değişmeden, monoton. yekpare:tek parça. yekta: tek, eşsiz, yalnız. yekun: toplam, netice. yekun-u azim: büyük toplam. yek vücud-u Vahdâni: bir tek vücud. Birlik halinde. yemin-i beyzâ: berrak ve parlak sözler. yemin-i yümn-ü iman: imanın bereket, kuvvet ve saadeti. yelim: babası ölmüş çocuk, tek, yalnız, kimsesiz. Yetim-i Ebu Tâlib: Ebu Talib'in yeğeni ve yetimi olan Muhammedü'l Emin (a. s. m. ). yetimane: yetimler gibi. yevm-i fasl: insanların kısım kısım ayrıldığı ve dâvâlarının halledildiği kıyâmet günü. yevm: gün, devir, dönem. yevm-i mahsus:özel gün. yevmiye: günlük. yıldız-ı hakikat:gerçek yıldızı. yıldız-misal: yıldız gibi. yoldaş-ı hüşdar:akıllı-mantıklı yoldaş. yümn-i iman: îmandan gelen bereket ve kuvvet, saadet. yümün: kuvveti uğur, bereket. yüsr: kolaylık, genişlik, rahatlık, zenginlik, refah. yütm: yetimlik, kimsesizlik. Z: Zaaf:zayıflık, iktidarsızlık, kudretsiz zaaf-ı kalb: kalb zayıflığı. Kalp hastalığı. zaaf-ı mutlak: sonsuz ve sınırsız zayıflık. zâbit: subay, askere kumanda eden rütbeli asker, kuvvetli, yavuz; zabteden. zabt: idaresi altına almak, ele geçirmek, sıkıca tutmak. zâd: azık, yolda yenecek veya içilecek gıda maddesi. zâd-ı âhiret: âhiret azığı, âhiret yolculuğunda lâzım olan îman ve ibâdetler. zahire:yiyecek, azık, ambarda saklanan hububat. zahir: görünen, açık, belli, dış yüz, görünüş. zahir-i Mirac: Mi'racın zâhir ve aşikâr yönleri. zahir-i şeriat: şeriatın zâhiri şeriatın zahiri duygularımızla görüp anladığımız yönü. zahirane:açıkça. zahiren: görünüşe göre, dıştan, meydanda olduğu gibi. zahiri: görünüşte, görünüş îtibâriyle, dıştan, maddi yüze ait. zahirperest: dış görünüşe ehemmiyet veren zahmet: sıkıntı, eziyet, zor. zahmet-i Rahman: Rahmân'ın rahmeti. zâid: artan, fazla, ilave olunmuş. zaif (zaife): güçsüz, iktidarsız, kudreti az. zaif-i mutlak: sonsuz derecede zayıf. zâikâ-i lisâniye: dilin tat alma hissi, dilleolan telezzüz. zâika: tad. tad alma. zâil: gelip geçici, yok olup giden zâil(e): geçen, geçici, devamlı olmayan,tükenen. zâkir: zikreden. Zakkum: Cehennemde bir ağacın ismi, Cehennemliklerin yiyeceği. Zakkum-u Cehennem: Cehennemde bulunan ve Cehennemliklerin yiyeceği bir ağaç ismi. Zakkum-u şecer: Zakkum ağacı. Şer ve neticesi (meyvesi) cehennemlik olan ağaç. zâlim: zulmeden, haksızlık yapan. zaman-ı Âdem: Hz. Âdem (a. s. ) zamanı. İnsanlığın ilk devirleri. zaman-ı hâzır: şimdiki zaman. zaman-ı hâzıra: şimdiki zaman. zaman-ı İsâ Aleyhisselâm: İsâ (a. s. ) zamanı. zaman-ı istikbal: gelecek zaman. zaman-ı mâzi: geçmiş zaman. zaman-ı Musa Aleyhisselâm: Musa (a. s. ) zamanı. zaman-ı Sahâbe: Sahabe zamanı zaman-ı vâhid: aynı zamanda. Bir zaman içinde. zamir: bir ismin yerini tutan kelime. zan: şüphe, zannetmek, sanmak, sezme. zann-ı galib: kuvvetli, gerçeğe en yakın olan zan. Galip kanaat. Kuvvetli ihtimal. zann-ı kabul-ü cumhur: ekseriyetin kabul etmesi. zann-ı zarar: zarar zannetmek. zapt: tutma. zararı mutlak: her yönüyle, mutlak bir şekilde zararlı. zarf: kılıf, kap, mahfaza; gramerde| bir fiilin, sıfatın veya başka. bir zarfın mânâsına "yer, zaman, mâhiyet' gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime. zarfiyet: kelimenin zarf olması hâli, kelimenin zarf olarak kullanılması. zarif: ince. zarure-i nâşie: bulunması zaruri olan. Zatî hususiyet gereği olan. zaruret: ister istemez, çaresiz olarak, ihtiyaç. zaruret-i zihniye: zihnin delilsiz kabul ettiği ap açık bilgiler. zarureten: zarurî olarak, kesin bir şekilde. zaruri: mecburi, vazgeçilmez, karşılanması zorunlu ihtiyaç. zaruriyât: mecburi, zaruri olanlar. zaruriyât-ı dini: iman edilmesi zaruri olan dinin esasları zaruriyat-ı dîniye: dinin zaruri gerekleri. Yapılması mecburi olan. zât: kendi, öz, asıl; hürmete layık kimse. zât-ı Ahmediye: Hz. Peygamberimizin şahsı. Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve noksandan uzak ve pâk olan zât, Allah. Zât-ı Akdes-i İlâhiye: en kudsi ve en mübarek sıfatların sahibi olan Allah. Zât-ı Celil-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve sonsuz büyük olan Allah. Zât-ı Cemil -i Zülcelal: celâl sahibi ve sonsuz güzellikte olan zât. zât-ı cismâniye: bir cismin kendisi, zâtı, vücudu. Zât-ı Ehad: tek ve hiçbir şeye. muhtaç olmayan Zât, yani Allah. Zât-ı Ehad-i Samed: her şey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan ve birliği her bir şeyde tecelli eden Allah. Zât-ı Hafiz-i bîzeval: her şeyi sonsuza kadar noksansız bir şekilde muhafaza eden. (Allah). Zât-ı Hakîm-i Hafiz: herşeyin aslını, özünü koruyan, her şeyi faydalı yapan Zât. Zât-ı Kadir: her şeye gücü yeten zât. Zât-ı Kadîri Alîm: her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah. zât-ı Kibriya: Cenâb-ı Allah'ın kudret ve azâmeti; her cihetle büyüklüğü. zât-ı muazzam: büyük kişi. Zât-ı Mu'ciznümâ: mu'cize gösteren zât. Zât-ı mukaddes: kusur ve noksandan münezzeh olan Allah. Zât-ı Mukaddese-i İlâhiyye: Allah'ın pek ve mukaddes zâtı. zât-ı müşahhas: belli bir şahıs. Zât-ı Rahmânirrahim: yardım, ihsan ve merhamet sahibi olan Allah. zât-i semâvî: yüce zât. Zât-ı Vâcibü'l-Vücud: varlığı ve vücûda vâcip olan, mutlak gereken Zât zât-ı zilfünun: fenleri bilen zât. zât-ı zişuun: şuun sahibi zât,. kabiliyetler sahibi zat. Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi zat olan Allah. Zât-ı Zülcelâl-i ve'l'-Kemâl: heybet ve yücelik; yani kemâl ve cemâl sahibi olan Allah. Zât-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve sonsuz büyük olan Allah. zâti: zâta âit, zâtın kendisinden olan, harici bir sebeple olmayan, ârızînin zıddı. zâyi: elden çıkan, kaybolan, zarar, ziyan, kayıp. zâyiât: kayıplar. zebh: boğazlamak, kesmek. zecirkârane: önleyici; men edici. zaruri olarak, mecburen. zecr (zecir): menetme, engel olma, yasaklama, zorlama, zor iş yaptırma. zehirbâz: zehir saçan, zehirleyen. zehr-i kâtil:öldürücü zehir. zekât-ı şer'i: şeriatın emrettiği zekât. zekâvet: zeki oluş, keskin anlayış, kurnazlık. zelîl: alçak, aşağı, zillete düşen. zelilâne: boyun bükerek, mütevâzi bir şekilde kendisini Allah karşısında hor ve hakir görerek. zelzele: sarsıntı, deprem zelzele-i hercümerç: yıkıntılı sarsıntılar. Büyük sarsıntılar. zelzele-i sekerât: sekerat sarsıntısı, dünyanın kıyâmet sırasında sarsılması. zelzel-i zevâl: kaybolma ve kaybetmenin verdiği acı ve eziklik. Yıkımlar. zelzele-i zevâl-i dünya: dünyanın yok oluş sarsıntısı. Zemâhşeri: (Hicri| 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu Hanefi fıkıhçılarındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu, meşhur bir ilm-i belâğat âlimidir. zembil: içine öteberi konulara ve sazdan yapılan kap. Sepet. zemherir: karakış dönümünden (12 Aralık'tan) 31 Ocak'a kadar olan şiddetli soğuk devresi; Cehennemde bulunan ve soğukluğuyla yakan bir ateş. zemime: beğenilmeyen kötü hâl ve hareket. Zemme müstehak olan. zemin:yer, dünya; yeryüzü. zemin-i pürnâz: çok nazlı olan zemin, yer. zemm: birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek, kötülemek, yermek, ayıplamak. zemm-i zımni: gizliden ayıplama. Dolayısıyla kötüleme. zemzeme: nağme hoş ses, yavaş yavaş geniz ve azdan ses çıkararak türkü ve şarkı söylemek. zemzeme-i ezkâr: Allah'ı çeşitli isimleriyle zikretmekle çıkan sesler. zemzeme-i hamd: hamd zemzemesi, övgü nağmesi, hoş ve lâtif bir sesle övme. zemzeme-i i'câz: mu'cizelik nağmesi, i'câzın hoş sesi. zemzeme-i şükran: teşekkür nağmesi, hoş bir sesle şükretmek. zenberek: hareketi sağlayan güç kaynağı, hareket yaptıran âlet zenberekvâri: zemberek gibi. zeneb: kuyruk. zer': tohum ekmek, çoğaltmak, yaratmak. zerrât: atomlar, zerreler. zerrât-ı arziye: yerin, maddenin yapı taşları olan atomlar zerrât-ı cisim: maddenin yapı taşı, cisimlerin atom parçaları. zerrât-ı esâsiye: temel zerreler, esas atomlar, maddenin yapı taşları. zerrât-ı kâinat:kâinat zerreleri. zerrât-ı taâmiye: yiyecek zerreleri. Yemek tanecikleri. zerrât: zerreler, atomlar. zerre: maddenin en küçük parçası, atom. zerre-i havâiye: hava zerreleri. Havadaki atomlar. zerre-i şeffâfe: şeffaf zerre. zerrece: atom küçüklüğünce. zevâid: fazlalıklar, fazla şeyler. zevâl: sona erme, yok olma. zevâl-i elem: acının bitmesi. zevâl-i eşya: eşyanın sonu, eşyanın kayıplara karışması. zevâl-i ismet: koruma ve masumiyetinin kaldırılması. zevâl-i lezzet: lezzetin tükenmesi, sona ermesi. zevklalûd: zeval karışık, yokluk, bulaşık. zevâli: ölüme yakın. Çok ihtiyar. zevc: erkek eş, koca. zevce: eş, karı. zevi'l-ervah: ruh sahipleri. zevi'l-hayat: canlı, hayat sahipleri. zevi'l-i idrak: idrak sahibi, anlayış ve kavrayışı olan. zevk-i i'câz: vecizliğindeki. zevk ve güzellik. zevk-i mahsusa: özel zevk. zevk-i meâli: yüksek hisler, ulvî zevkler. zevk-i ruhi: ruhî zevkler. zevk-i süfli: alçaltıcı zevkler. Aşağılık duygular. zevkperest: zevke düşkünlük. zevzek: münâsebetsiz, geveze. zeyl: ek, ilâve, etek. zıdd-ı maksud: gayesinin ve maksadının tam aksı. zıddiyet: zıtlık. zılâl: gölge. zıll: gölge. zıll-ı zaîf: zayıf gölge. zılliye: gölgeli. zılliyet: gölgelik gölge oluş zâhiri sahiplik, himâye edici olmâ. zımn: iç taraf; maksat, gaye; açıktan söylenmeyip dolayısıyla anlatılan. zımnen: açıktan olmayarak, dolayısıyla, îmâ yolu ile, içinde olarak. zındık: dinsiz, âhirete inanmayan. zındıka: dinsizlik, inançsızlık. zıvana: iki ucu açık küçük boru. zîakıl: akıl sahibi. zicemâl: güzellik sâhibi. zîhassa-i meşhure: meşhur hususiyet sahibi. zihaşmet: haşmet sâhibi. zihayat: hayat sahibi, canlılar. zihimmet: himmet sâhibi. ziiman: iman sahibi. İman eden. Mü'min. ziihsan: ihsan sâhibi, lütûf veren. ziilim: ilim sâhibi. zikalb: kalbi sağlam olan. Kalbi uyanık. zikemâl: kemâl ve yücelik sâhibi. zikudret: kudret sâhibi. zinazar: nazar eden; bakan. zinet-i sûret: görünüşteki süs. zinet-i suri: görünüşteki câzibe. zinet: süs. zînur: nurlu, nur sahibi. zirüzeber: alt üst, karma karışık, darma dağınık. ziruh: ruh sahibi, canlı. zişuun: gerçek fiil, iş ve hareket sâhibi. zîşuur: şuur sâhibi. zivücud: vücut sahibi. vücudu olan. zi'l-ecnihâ: kanatlar sahibi, çok cihetli, çok hususiyeti bulunan. zidergâh-ı İlâhi: Allah'ın dergâhından. zihniyet-i inhisar: tekelcilik anlayışı. zikr (zikir): anmak, hatırlamak; Allah'ı çok çok anıp, büyüklüğünü düşünmek ve Allah'ın isimlerini anarak tefekkür etmek. zikirhâne-i Rahmân: Rahmân olan Allah'ın zikredildiği yer. zikirhâne: Allah'ın zikredildiği yer. zikr-i cehri: yüksek sesle yapılan zikir. zikr-i hafi: gizli zikir içten ve kalpten yapılan gizlice zikir. zikr-i hazin: içli zikir, mânevi ve uhrevi hüzün veren zikir. zikr-i İlâhi: Allah'ı zikretmek. zikr-i kalbi-i hafi: kalben yapılan gizli zikir. zilâka: tecvidde keskin olarak çıkan, lâm, mim, kaf, râ, tâ, bâ harfleridir; bunlara müzlika harfleri de denir. zillet:aşağılık, horluk, alçaklık. zimmet: borç, sorumluluk. zindan-ı dünya: dünyanın ehl-i iman için Cennete nisbeten zindan hükmündeki hayatı. zindan-ı mezar: mezar zindanı, Allah'ı tanımayan ve itaat etmeyenler için bir zindan hükmünde olan mezar. zirüzeber:alt üst, darmadağın, karmakarışık. ziyâ-i hakikat: hakikat ışığı. ziyâ-i irâde: her hâl ve keyfiyetteki nurâni hayat, aydınlık iş. ziyâ-i kalb: kalbin nuru; gönül aydınlığı. ziyâ-i marifet: mârifet ışığı. ziyâ-i rahmet: rahmet ziyâsı. ziyâ-i sohbet: konuşmadaki aydınlık, aydınlatıcı sohbet. ziyâ-i şems: güneş ışığı. ziyâ: ışık, aydınlık. ziyadar: ışıklı, nurlu. ziyâde: fazla, çok, artan, fazla kalan. ziyâfet: insanlara, aziz misafirler için kurulmuş nimet sofrası. ziyâfet-i âmme: umumî bir ziyâfet. ziyâfet-i İlâhiye: Allah'ın ziyâfeti. ziyâfet-i Rahmâniye: çok çok merhametli olan Allah'ın mü'min kulları için hazırladığı ziyâfet. ziyâfetgâh: ziyâfet verilen yer. Zühâl: Satürn gezegeni zuhr: öğle. zuhur:ortaya çıkma derecesi, meydana çıkma, ansızın meydan gelme, baş göstermek, görünmek; hulül. zuhurât: birden oluveren şeyler, hesapta olmayan umulmadık hadiseler, sünuhat. zulm: haksızlık, eziyet, işkence. zulm-ü azim: en büyük zulûm. zulm-ü mutlak: sonsuz ve sınırsız zulûm. zulm-ü mütehaccir: taşlaşmış, katılanmış zulûm. zulmâni: karanlığa âit, karanlıklı. zulmen: haksız bir şekilde, zulûm olarak. zulmet: karanlık. zulmet-i cehil: bilgisizlik karanlığı. zulmet-i evham: kuruntular karanlığı. zulmet-i kesâfet: kesiflik karanlığı. zulmet-i küfür: küfürden. gelen karanlık. zulmet-i müzevver: karanlıklı ve fitnelik,Bozgunculuk. zulûm: haksızlık, eziyet. zulûmât: karanlıklar. zulûmât-ı adem: yokluk ve hiçlik karanlıkları. zulûmât-ı gaflet: gaflet karanlıkları. zuu'm: bâtıl zan. Yanlış kanaat. zübde: netice, öz, kaynak, en halis kısım. zücâc: cam, şişe, sırça. zühal: Satürn gezegeni. zühre: çoban yıldızı, parlak yıldız, çiçek, Venüs gezegeni. zühre-misâl: zühre gibi. zülâl: tatlı ve berrak su. zülâl-i Nil: temiz ve. berrak akan Nil nehri. zûlcenâheyn:iki taraflı, çift kanatlı, Peygamberimizin (a. s. m. ) bir unvanı. zümrüt: cam parlaklığında, güzel, yeşil renkli süs taşı.