Beni bu bilgisayarda hatırla  
Parolamı Unuttum Yeni bir hesap oluştur  
 
 
İslam'ın Nuru Ana Sayfa
 



Yazılarımız

Konferans Bildirileri

Genel Makale

Gazete Makalesi

Dergi Makalesi

Şiir

Ses

Fotoğraf

Video

Bilgisayar Dosyaları

Linkler

Duyurular

Vecizeler

Nurlu Tablolar

Kuran-ı Kerim

İnternet Yazıları

Cevşen

Hadis
 
 
 
14893 görüntüleme , 2 okuma Editöre Mesaj

ATEIST BIRINE ALLAH’I NASIL ANLATABILIRIM?
 
Furkan AYDINER
 
Ateist bir grupla tanışıp, haftalık toplantılarına katılan Furkan Aydıner, onlara Allah’ı anlatmaya nereden başladığını şöyle ifade ediyor:
 
Unitarian Universalist Kilisesi bünyesindeki “Özgür Düşünürler” grubunun haftalık toplantısında Allah’ın varlığıyla ilgili yaptığım yorumlar birçok insanın dikkatini çekmişti. Kendilerini rasyonel olarak tanımlayan grup üyeleri, Hıristiyanlıkta akla aykırı birçok unsurun insanlar tarafından sorgulanmadan kabul edilmesine kıyasla, Allah’ın varlığıyla ilgili benim inancımı da akli değil, nakli bir dogma olarak görüyorlardı.
İnsanların akıllarıyla hakikati anlama zamanı geldiğine inanmış olan grubun tüm üyeleri, bir zamanlar Hıristiyan olmalarına rağmen akıllarıyla çelişen dini hükümlerden dolayı, sonradan Hıristiyanlığı terk etmişti. Hepsinin din bilgisi Hıristiyanlık deneyimlerine dayanıyor. İslam hakkında medyadan duydukları dışında hiçbir bilgileri yok. İslam’ı da Hıristiyanlıkla aynı kefeye koyup bütün dinlerin irrasyonel (akla aykırı) olduğunu düşünüyorlar. Hatta bu önyargıları, bir düşünceden öte, onlar için bir inanç haline gelmiş. Tabir yerindeyse, “fanatik dinsizler ve agnostikler”den oluşan bir cemaat olmuşlar. Akıl ve bilim ortak paydası altında bir araya gelerek dini dog­malara karşı mücadele veriyorlar. Bugüne kadar akıl ve muhakeme silahını kullanarak Hıristiyanları susturmak suretiyle mücadelelerinde başarılı da olmuşlar.
Katıldığım ilk toplantılarında, bir mümin olarak onlara akli delillerle Allah’ın varlığını anlatınca çok şaşırmışlardı. Belki de ilk defa benim gibi biriyle karşılaşmışlardı. İçlerinden biri “sen çok farklı bir inanana benziyorsun. Aklını çok iyi kullanıyorsun. Umarım sonuçta bizim aklımızla geldiğimiz noktaya gelirsin” diyerek temennisini dile getirince ben de şöyle karşılık vermiştim: “Maksadım inancınızı değiştirmek değil. Sizinle bildiğim hakikatleri paylaştıktan sonra, gerisine karışmam. Ondan sonrası Allah’a kalmış. Üstüme düşeni yapar, Allah’ın işine karışmam. Umarım siz de beni değiştirmeyi asıl gaye yapmazsınız. Söyledikleriniz makul ve mantıklı gelirse elbette üzerinde düşünürüm. Maksadım hakikati anlamak ve paylaşmaktır. Başka hiçbir gayem ve kaygım yoktur. Eğer belirli dogmalarım olsaydı ve onları kaybetme kaygısı yaşasaydım zaten buraya gelmezdim.” Bir başkası söz alarak benim kendilerine tabi olmamı bekleyen kişiye cevap verdi: “Bence önyargılı yaklaşıyorsun. Burada asıl olan bildiklerimizi paylaşmaktır. Belki de sonuçta biz onun gibi olacağız.”
Özgür Düşünürler grubunun katıldığım ikinci toplantısında İslam ve terör konusu tartışılmıştı. İki haftadır yaptığım yorumlar, grup üyelerinin ilgisini çekmiş olmalı ki, bir sonraki hafta Allah’ın varlığına dair delillerle ilgili konuşma yapmamı istediler. Belki de beni konuşturup ağzımın payını vermek istiyorlardı. Memnuniyetle tekliflerini kabul ettim. Daha önce ateist insanlarla birebir konuşmuştum. İlk defa bütün üyelerinin ateist veya agnostik olduğu bir gruba Allah’ı anlatacaktım.
PowerPoint adlı bilgisayar programını kullanarak konuyla ilgili bir sunum hazırlamaya karar verdim. Bir hafta boyunca, Kur’an’daki ilgili ayetleri, Bediüzzaman’ın eserlerinde Allah’ın varlığının ispatı ve delilleriyle ilgili kısımları okudum. Ayrıca, Kur’an’daki ayetleri tasdik eden kâinat kitabındaki birkaç ayeti de detaylı anlamaya çalıştım. Manaya mutabık resimler bulup hem göze hem de akla hitap edecek bir sunum hazırladım. Konudan haberdar olan birkaç arkadaşa da, anlatacaklarımı tesirli kılması için Allah’a dua etmelerini istedim.”
 
Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas suresi) ile cevap verir. Küçük çocuklar da dahil olmak üzere hemen her Müslüman bu sureyi ezbere bilir. Hz. Peygamber (a.s.m.), bu sureyi üç defa okuyan bütün Kur’an’ı okumuş kadar sevap kazanır diyerek müminlerin dikkatini bu suredeki mesaja çekmiştir. Doğrusu, Hıristiyan diyarına gel­dik­ten sonra, bu surenin manasını ve ehemmiyetini daha iyi anladım. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir: “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.[1] Dör­düncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.
Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor: “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’n­dan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 29) Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlukatın her an Allah’­tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğu­muzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua et­mesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir” (Bakara Suresi, 255 ve Âli İmran Suresi, 2).[2]
 
 
Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”[3] Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rab­bimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gaye­sini yerine getirmiş olmalı.
Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle ken­dimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sa­hip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, ay­nen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vası­tasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” ol­ma­sı da bu sırdandır. Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’­an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.
Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’­an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağa­nüstü veya mucize olduğunu görerek”. Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “düşünmez misiniz!”, “akletmez misiniz!”, “akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle[4] insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.
 
 
Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makine­lerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağa­cına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yap­maktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere mey­ve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.[5] Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.
Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel ola­rak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.
İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları ha­yat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.
Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynandığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.[6] Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.
 
 
İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’­da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 22). İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkin­ci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük iler­­leme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.
Gökyüzünde Yıldızlarla Lailaheillallah Yazmak Nasıl Olur?
 
Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.
Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle[7]: 70.000.000.000.000.­000.­000.­000 (yetmiş seksilyon).
Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin 10 katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri ka­dar bile değildir. Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.
İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.[8]
Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ın bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir: “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir” (Nahl Suresi, 3). “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize ver­di. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır” (Nahl Suresi, 12). “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler” (Yasin Suresi, 40). “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin Suresi, 38). Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi gü­neşin döndüğünü 20. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.
Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız. 2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilot­suz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hare­ket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolün­de tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an: “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz” (Fatır Suresi, 41). Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi ge­liştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.
 
 
Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’­an bu hakikati şöyle ifade eder: “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hep­sinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır” (Nahl Suresi, 11). Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.
2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350 bin ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor. Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekir­se, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetin­den birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.[9] Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!
Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, mey­veyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yap­maya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.[10]
 
 “Bisküvi Ağacı mı Yoksa Bisküvi Fabrikası mı Daha Harika?
 
Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!
Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan ilahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor: “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi). Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muh­taç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nano­tek­­no­lo­ji[11] ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.
 
Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir par­­çası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “tek­noloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.
Amerika’da hayvan sevgisi ve hakları çok ileri seviyede olduğundan, hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak sizler için daha kolay olabilir. “Animal Planet” (Hayvanlar Gezegeni) diye meşhur bir televizyon kanalınız bile var. Maalesef, “eğlence medeniyeti”, her şeyi, hayvanları bile, eğlence aletine dönüştürmüş. Söz konusu televizyon kanalı, hayvanlardaki ibretleri anlatıp insanları düşündürmek yerine, onları maskara haline getirip insanları güldürmeye çalışıyor.[12] Oysa Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor: “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzün­de yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 3-4).
Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.
Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüz­de 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.[13]
Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor: “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 73). Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’­an’­ın ayetiyle soralım: “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur suresi, 35).
 
 
Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz” (Nahl Suresi, 66). Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.
Türkiye’de, insanlar “inek, öküz” gibi kelimeleri birbirine hakaret için kullanıyorlar.[14] Gerçi, benim mezun olduğum fakültede (Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi) ineğe çok büyük kıymet veriliyordu! Her sene “inek bayramı” kutlanıyordu. Derslerinde en başarılı olan öğrenci, “inek bayramında” ineğin yularını çekme şerefini kazanıyordu. İtiraf edeyim, insana hakaret olarak algıladığım için hiçbir inek bayramına katılmadım. Şimdiki aklım olsaydı muhtemelen katılıp ders alırdım. Biraz önce sizinle paylaştığım ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller. Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Vir­­tanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.[15] Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım? Bu ülkede hayvan hakları çok geliştiği için, umarım ileride hayvanların Nobel ödülü hakkını da sizler savunursunuz!
 
Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduları hiç de garipsemiyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir. Bir İslam aliminin ifade ettiği gibi: “Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı için­de bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün mu­halif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bı­rakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüf­lerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.[16]
 
 Doğuran Atlar mı Yoksa “Doğuran Arabalar” mı Daha Harika?
 
Hem bitkiler hem de hayvanlarda, üzerinde düşündüğüm zaman beni hayrette bırakan ve sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibini gösteren bir başka işareti sizinle paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Amerikan araba firması General Motors, Japon araba firmalarıyla rekabette hayli zorluk çekiyor. Benim bir önerim var. Eminim General Motors tavsiyeme kulak verirse tüm araba piyasasını ele geçirir. Ne olduğunu çok merak ettiniz, değil mi? Aslında öyle gizli bir şey değil. Bence General Motors’daki adamlar, “ilahi arabalar” olan hayvanları taklit etsinler. Hayvanlardaki yakıt tasarrufu, çevreye uyum gibi özelikleri kopyalasınlar. Daha da ileri gitsinler, en güzeli, “doğurgan arabalar” üretsinler! Attan at, eşekten eşek çıktığına göre, arabadan niye araba çıkmasın ki! Bunun bir yolu olmalı. Bence uğraşıp bir an önce bu yolu keşfederlerse, araba piyasasının tamamına hakim olurlar! Niye güldünüz? Ne var bunda? Gayet makul bir öneri.
 
Kendini Bilen Rabbini Bilibelir mi?
 
Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor: “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 4). Modern teknolojinin esa­me­sinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor: “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” (Müminun Suresi, 14). İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İl­ginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.[17]
İnsanların büyük bir ekseriyeti, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor: “Görmedi mi o insan; Biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, Bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin suresi, 77). İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.[18] Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.
 
İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.
 
 
İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, insicamı ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Bana bakın lütfen. Dişlerimi görüyor musunuz? Öndeki dişlerimin altı tanesini yakın zamanda yaptırdım. Başka bir deyişle benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.
Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez. Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.
 
 
İnsanın harikulade yaratılışı Allah’ın varlığını gösterdiği gibi, insan için gerekli olan hava basıncı, sıcaklık, su, oksijen ve binlerce yiyeceğin yaratılması da yine Allah’ın ilim, hikmet ve rahmetine işaret eder. Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz. Bir İslam aliminin söylediği gibi: “Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i mu­sag­garıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.[19] Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor: “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” (Abese Suresi, 24-32).
 
 
Konuşmamı bitirdiğimde, tabir yerindeyse, ortalık kaynıyordu. Bazıları şiddetle anlattıklarıma karşı çıkıyor, bazıları da anlattıklarımı kısmen makul buluyordu. Kendini “düşünür” olarak gören insanlardan öyle manasız düşünceler çıkıyor­du ki, hayret ediyordum. Son derece sakin bir ses tonuyla, “inanç” haline gelen inançsızlıklarının iç yüzünü göstermeye çalıştım. Eskiden papaz olup sonradan ateist olan biri, büyük bir heyecanla söz aldı. “Anlattıkların aslında Hıristiyanlıktan çok farklı değil; ben farkını anlayamadım” dedi. Oysa çok net bir şekilde İslam’daki Allah anlayışının farklı olduğunu anlatmıştım. Anlamak istemeyen için hiçbir söz fayda vermezdi. Tabiatın ve tesadüfün, gözlerinin önünde kalın bir perde oluşturduğu kimseler için, Allah’ı gösteren ayetleri görmek ve okumak kolay olamazdı. Kur’an’ın şu ayetinin manasını o an daha iyi anlamıştım: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerine de bir çeşit perde getirmiştir” (Bakara Suresi, 7).[20]
İlginçtir, eski papaz, “hem nasıl oluyor ki, Allah hiç okuma bilmeyen birine “ikra!” diye ayet indiriyor. Bunu da anlayamıyorum” diyerek olmadık şekilde itirazda bulundu. İçimden, pes doğrusu dedim. Apaçık bir hakikati bu insanlar nasıl göremezler. Biraz da hislerim karıştığı için papaza cevaben şöyle dedim: “Ben “oku” mesajında büyük hikmet görüyorum. Sen ise onu tamamen hikmetsiz görüyorsun. Doğrusu, söyleyecek bir sözüm yok. Kur’an, inanmayanları tarif ederken, onların gözleri var göremez, kulakları var duyamazlar, diyor.”
Aslında en son sözler, biraz irade dışı, hissiyatıma mağlup olduğumdan ağzımdan çıkmıştı. Adamın büyük bir tepki gös­tereceğini sandım. Yanılmıştım, ateist papaz, bu ayet karşısında, hiçbir söz söylemedi. Bir daha da sesini çıkarmadı.
Grup üyeleri arasında, homoseksüel olduğunu her fırsatta vurgulayan biri de vardı. Ben sunumu yaparken onun çok rahatsız olduğunu fark ettim. Hop oturup hop kalkıyordu. İtiraz etmek istiyordu ama pek tutunacak bir dal bulamıyordu. Grubun fikir babası sayılan Thomas öne atılıp, “bilimsel” açıklamalar yapmaya çalıştı. “Dinlerin anlattığı şeylerin bilimsel bir izahı var; artık dinleri dinlemek zorunda değiliz” diyordu. İçlerinden birkaç kişi, anlattıklarımı Hıristiyanlığa kıyasla daha makul gördüğünü ifade etti. Birisi, “hiç olmazsa senin dininde bir tane yaratıcı var. Hıristiyanlıktaki gibi üç tane değil. Ben şahsen, biri üçe tercih ederim” dedi.
Arabama binip eve giderken büyük bir gönül rahatlığı içindeydim. Gayem onlara İslam’ı anlatmaktı. Tesiri halk edecek Allah’tır. Üzerime düşeni yaptıktan sonra onları Hadi-i Hakiki’ye havale etmiştim. Bu toplantıdan üç şey öğrenmiştim: Birincisi, “hiç kimseyi” biz imana getiremeyiz, çünkü insanın kalbine imanı ilkah eden Allah’tır. Birilerini imana getirmek bizim haddimiz değil[21]; ancak İslam’ın yüksek hakikatleriyle “herkesi” ilzam edebiliriz. İkincisi, hidayet bir anlık değişimden ziyade bir süreçtir. Ateistler için, mutlak inançsızlıkta şüpheye düşmek bile bir ilerleme ve hidayettir. Üçüncüsü, kalp ve akıl gözünü tabiat, tesadüf ve günahlar perdesiyle kapatanlara hakikati göstermek pek de kolay değildir. Onların, hakikate gözlerinin açılması için sabırla gayret göstermek ve dua etmek gerekir.
Bu düşüncelerle yola devam ederken, cep telefonum çaldı. Yaptığım sunumu dikkatle dinleyip hiçbir yorum yapmayan Lorraine adında biri vardı hattın öbür ucunda: “Çok teşekkür ederim. Çok güzel bir sunum oldu. Ben şahsen, anlattığın Allah’a inanmayı, ateizme tercih ederim. Benim için böylesi daha makul geliyor. Yarın öldüğümde ateizmin bana hiçbir faydası olmayacaktır. Bence çok güzel izah ettin Allah’ı gösteren ayetleri. Sen bazılarının şidd


Belge No: 1476
Belge İsmi: Ateist Birine Allah’ı Nasıl Anlatabilirim?
Yazarlar:
Furkan Aydiner
Yayıncı: Nesil Yayınları
Yayınlanma Tarihi: Bilinmiyor
Nur Web Sayfaları Yayın Tarihi: 26.10.2007
1 Yorumlar
1
Tebrikler

Furkan bey, yazılarınız takip ediyorum. tebrik ederim.
zunsal 17.11.2007 01:01

Sadece kayıtlı kullanıcılarımız yorum ekleyebilir (üye kayıt / giriş )
 
 
 
 
nike blazer pas cher nike blazer nike pas cher nike blazer nike pas cher blazer nike nike pas cher nike pas cher nike blazer pas cher nike tn pas cher karen millen sale replica chanel outlet christian louboutin shoes chanel outlet Nike Pas Cher Nike Pas Cher Nike Pas Cher Nike Blazer Pas Cher Nike Tn Pas Cher Nike Tn Pas Cher Nike Blazer Pas Cher Nike Nike Blazer Pas Cher Nike Air Max Nike Tn Pas Cher autoretromini.fr/blazernike.html Sac louis vuitton Pas Cher Sac louis vuitton Pas Cher Sac Celine Pas Cher Herve Leger Outlet cheap soccer jerseys cheap football shirts cheap football shirt sale doudoune moncler pas cher polo ralph lauren pas cher polo ralph lauren pas cher Nike Pas Cher Nike Tn Pas Cher Nike Pas Cher Nike Blazer Pas Cher Nike Pas Cher Nike Tn Pas Cher Nike Pas Cher Nike Blazer Pas Cher Nike Pas Cher Nike Tn Pas Cher
ray ban outlet | cheap ray ban sunglasses | ray ban sunglasses sale