Çevre Sorunlarını doğru anlayabilmek için öncelikle “çevre” kavramını doğru tanımlamak gerekmektedir. Çevre kavramı, en genel anlamıyla “bir canlının yaşadığı ortamla olan ilişkilerini” ifade etmektedir. Mesela, coğrafi açıdan çevre, insanın yaşadığı ortam içindeki her türlü faaliyetinin incelenmesi, insanla çevresi arasındaki karşılıklı etkileşimin kurallarının ortaya konması olarak ifade edilirken; ekonomik açıdan çevre, tabiat ve insan tarafından şekillendirilen faaliyetlerin tümü olarak görülmektedir. Toplumbilimciler çevreyi, bir bireyin, bir toplumsal kitlenin ya da bir toplumun biyolojik, toplumsal, kültürel yaşamını etkileyebilecek dış etmenlerin tümü olarak tanımlarken; çevrebilimciler çevreyi kainatta bireyle ilişkili canlı ya da cansız her şeyi ifade eden bir kavram olarak kullanmaktadır. Bu son tanımın kapsamına, doğal ve yapay çevre girmektedir. Bunlardan doğal çevre, insan etkisi olmadığı için değişikliğe uğramamış çevre olarak tanımlanırken; yapay çevre ise insan etkisiyle gelişen bir süreç olarak tanımlanmaktadır.
İnsanlığın tabiata hakim olma ve onu sınırsızca kullanma çabası giderek artan bir ihtirasa dönüşmüş, sanayileşme ve teknolojik gelişme sürecinde, 19. yüzyılda, önce Batı Avrupa ülkelerinde daha sonra da bütün dünyada pek çok sorun ortaya çıkmaya başlamıştır. İnsanın çevresi ve diğer canlılarla olan ilişkileri, insanlığın ilk yıllarından sanayi devrimine kadar - bazen dengeleri bozulsa da- bir uyum içinde devam etmiştir. Ancak sanayi devrimi sonuçlan açısından insan tabiata müdahale imkanlarını ve şartlarını hazırlamıştır.
İnsanoğlu yüzyıllardır çevresine ve tabiata verdiği zararların bedelini ödemektedir. Kişisel hırslarla, daha çok kazanmak arzusuyla, daha çok tüketim anlayışına dayalı bir sorumsuzlukla yaşadığı çevreye zarar verenler, kendilerinin, yaşadıkları çevrenin bir parçası olduklarını ve verdikleri zararın kendilerine döneceği gerçeğini göz ardı etmişlerdir. Yüzlerce yıldır çevreye verdiği zarardan çok çeken insanoğlunda, bir çevre bilincinin oluşması sistematik olarak 50 yıl öncesine dayanmaktadır. 1 960’lı yıllardan sonra, Dünya’da çevremizle ilgili hissedilir derecede bir duyarlılık oluşmuş ve bu düşünce çevrebilimi (ekoloji) adıyla, akademik ortamlarda yoğun bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır.
Çevre konusu 60’lı yıllarda dünya kamuoyunun gündemine girmiştir. Dünyadaki çevre problemlerinin artışı sonucu ülkeler çevrenin korunması için harekete geçmiş ve ilk Dünya Çevre Konferansı 1972’de Stockholm’de yapılmıştır. Bugün tüm çevre kirliliği ve ekolojik dengenin bozulmasının ana sebeplerinden birisi de insanın gerçek ihtiyacından fazla tüketimidir.
Son yüzyıl boyunca hemen her şey tüketim eksenli gelişmiş ve şekillendirilmiştir. Evlerin mimarisinden yerleşim alanlarının şekline; şehirleşmeden dev alışveriş merkezlerine varıncaya kadar, hemen her şeye hakim olan kültürün, “tüketim” odaklı olması dikkat çekicidir. Bu kültürün dışa bakan yüzüne “mutluluk” etiketi yapıştırılmıştır.
Tüketim kültürüyle insanların iyi yaşayabilmelerinin, ancak çok para kazanmak ve çok tüketmekle mümkün olabileceği anlayışı yerleştirilmiştir. İnsanlara arzuladıkları mutluluğa ve huzura ulaşmak için “kesintisiz tüketim” çözümü sunulmuştur. Kitle iletişim araçları, insanların bu çözümü, kendi istekleriyle kabullenmeleri için yoğun biçimde kullanılmıştır. İnsanlara sürekli tüketmeleri için yeni ürünler sunulmuş ve onların
reklamı yapılmıştır. Yapılan araştırmalar dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50’sinin, son 35 yılda meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan gelişmiş ülkeler dünya kaynaklarının % 80’ini tüketmektedir.
Araştırmalar göstermiştir ki, insanların inançlarım ve kültürlerini hesaba katmayan eğitim ve kalkınma programları hedefine ulaşamamaktadır. Sosyolojik, antropolojik ve psikolojik araştırmalarla da desteklenen bu gerçeği göz önünde bulunduran Birleşmiş Milletler (BM), çevreyi korumada, her milletin kendi dini ve kültürel zenginliklerinden yararlanmasını tavsiye etmektedir. Modern bilim tarihinde ilk defa bir sorunun çözümü için bilim adamlarının, dinden ve dini liderlerden yardım istediklerine şahit olunmuştur. Aslında dünyamızın geleceği ve çevre sorunlarının arz ettiği tehdidin boyutları düşünüldüğünde, böyle bir çağrı için çok geç kalındığını söylemek mümkün dür.
İngiliz tarihçi ve düşünür A. Toynbee, “İnsanoğlunu, maddi hırsın ilham ettiği teknolojinin sonuçlarından korumak için, bütün dinlerin ve felsefelerin taraftarları arasında dünya çapında bir işbirliğine ihtiyacımız olduğunu sanıyorum.” diyerek çevre sorunlarının üstesinden gelmede dini değerlerin oynayacağı role işaret etmiştir.
Bir başka düşünür Rudolf Bahro ise sadece teknolojik ve kanuni yöntemlerle çevrenin korunması ve kurtarılmasının zamanının geçtiğini ifade ederek, yapılacak tek şeyin: “Hz. İsa ve Hz. Muhammed’ in yaptığı gibi zihinsel bir devrim yapmak” olduğunu söylemiştir.
İslam düşüncesinde çevre sorunlarına karşı duyarlılığın sebebi, onun verdiği mesajlardan kaynaklanmaktadır. 13u noktaya dikkat çeken Bediüzzaman da, kainatı ve onun bir parçası olan içinde yaşadığımız çevreyi kirletmenin ve zarar vermenin, Yaratıcımızı bize tarif eden önemli bir öğreticiden mahrum kalındığına dikkat çekmektedir.
Kur’an, kainattan bahsederken, onun “Müslüman” olduğunu ve Allah’a teslim olduğunu da vurgulamaktadır. “Göklerdeki ve yerdeki herkes, ister istemez ona boyun eğmişken ve ona döndürülüp götürülecekken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?” ayetine dayanarak varlıklar, yaratılış açısından kutsal görme düşüncesi, çevreciliğin metafizik temelini oluşturmaktadır. Bu düşünceyle hareket eden inançlı insan çevreyi sahip çıkılması gereken bir yaşama alanı olarak görmektedir.
Bu noktaya dikkat çeken Bediüzzaman, çevreyi ve içinde yaşayan varlıkları, Allah’ın güzel isimlerinin nakışlarının işlendiği, sanatının güzelliklerinin sergilendiği bir model olarak tanımlamaktadır. Kur’an’dan aldığı dersle, bütün varlık alemiyle insanı buluşturan ve onlar arasında bir bağ kuran Said Nıırsi, inancın bütün eşya arasında bir birliktelik oluşturduğuna dikkat çekmektedir.
inanç eksenli kainata bakış, insanı, varlık alemiyle barıştırırken, ideolojik ve dünyevi bir bakış ise, insanı yalnızlaştırmakta ve çevresine karşı yabancılaştırmaktadır. Çevre krizinin kalbinde yatan temel unsur olarak görülen insan-merkezciliğin (Antropocentrizm) ve hazcılığın (hedonizm) anlamına baktığımız- da iki önemli nokta ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, “insanın her şeyin merkezi ve kainatın da tek amacı” olduğuyla ilgili düşüncedir. İkincisi ise, “önemli olan sadece ve sadece insanın kendi değerleridir.” İnsanın önce insani duygularını tüketmesi, ardından çevresini tüketmesini sonuç vermiştir. insanların zevk odaklı yaşamaya başlaması (hedonizm), zevklerini karşılayabilmesi için de bencilleşmesini sonuç vermiştir.
Ekolojik dengenin korunmasında bütüncül bakış açısına gerek vardır. Canlılar ve uygarlığı tehdit eder hale gelen çevre kirliliğine kalıcı bir çözüm bulunmamasının en önemli sebeplerinden biri, konunun sadece maddi boyutuyla ele alınmasıdır.
Küresel veya yerel çevre problemleri karşısında, günümüz insanının ve çevreci hareketlerin tepkileri incelendiğinde meseleye yalnız aşın sanayileşme ve teknoloji penceresinden baktıkları görülmektedir Bu sığ bakış açısı sebebiyle çevre problemlerinin bir kısım yasal ve teknolojik önlemlerle çöziilebileceği düşünülmuştur Oysa bu yaklaşım problemlerin büyümesine engel olamadığı gibi, çevreci hareketlerin gün geçtikçe daha bir siyasallaşmasına yol açmıştır. Küresel çevre problemlerini yalnızca bir sanayileşme ve teknoloji problemi olarak görmek, buzdağının sadece görünen yüzünü ifade etmek gibidir. Çevre problemlerini sadece teknik bir mesele gören anlayışa “sığ çevrecilik” denilmektedir. Bu anlayış, yüzeysel, maddi ve insan-çevre ekseninde olaylara baktığı için çözüm olmakta yetersiz kalmıştır. Problemi, insan-çevre-Yaratıcı ekseninde daha derinlemesine ve ahlaki referansları dikkate alarak çözmeye çalışmaya ise, “derin çevrecilik” denilmektedir.
Derin çevrecilik bakışı, küresel çevre problemlerinin gerçek sebeplerinin, ahlaki ve zihinsel problemlerden ve kirlenmelerden kaynaklandığına dikkat çekmektedir. Bu yeni anlayış insanın çevresiyle ve Yaratıcısıyla olan ilişkisini tekrar gözden geçirmesini ve yeniden anlamlandırmasını gerekli kılmaktadır. İnsanın varlığı algılama biçimini değiştiren, hayatını bozan, dolayısıyla da yaşadığı geniş alemde, olumsuzluklara neden olan unsurlardan biri de sonuçları itibariyle, “aşırı tüketim/sürekli tüketim/daha çok tüketim ihtiyaçtan çok tüketim” anlayışıdır. Sürekli tüketim ve ihtiyacından fazla tüketim anlayışı, vahiyle gelen “iktisat ve kanaat” ilkesini dönüştürerek, insanların ihtiyaçlarını, yaşaması için gerekli olan ihtiyaçlardan çok daha fazla yukarıya taşımış ve onları fakirleştirmiştir.
İnsanların gelirleri daha da arttığı halde, verilene rıza gösterme anlayışının ortadan kalkması yüzünden, insanlar göreceli olarak fakirleşmiştir Genel anlamda insanın yaşama biçimi; reklamların, medyanın, tüketim ekonomisinin, insanın hazlarının kamçılandığı bir ortama doğru sürüklenmiştir. İhtiyaçları artan insan, bunları karşılamak için, gerektiğinde, bütün insani duygularını feda edebilecek noktaya gelmiştir.
Bugüne kadar uygulanan hayatın yalnızca maddi cephesini ele alan çevreci ve iktisadi anlayışlar, uygulamalarıyla, toplumlar gerçek anlamda huzura kavuşturamamıştır. Sınırsız büyüme ve tüketme insanlığın yaradılış maksadına uygun değildir. Kainata inanç eksenli bakış, insanı varlık alemi ve çevresiyle barıştırırken; maddeci ve ideolojik bakış ise insanı kendinden başka her şey üzerinde baskıcı ve tahrip edici bir güç haline getirmiştir. Artık, insanlık ciddi ve radikal bir karar vererek, çevresiyle dengeli bir iletişim kurmak zorundadır.Küresel çevre sorunlarının büyük bir tehdit haline geldiği günümüzde, küresel ahlak olmadan küresel düzenin olamayacağını anlamak gerekmektedir. Hayata saygı gösteren, şiddet içermeyen bir çevre kültürüne ihtiyaç vardır. Zira sadece insan değil, yaratılmış olan her şey saygıdeğerdir. İnsanlık, yaradılış amacına uygun hareket etmedikçe, dünya daha iyiye doğru gitmeyecektir.
Bu yüzden, Kur’an-ı Kerim’ in çağdaş bir tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı ‘nı anlayarak okuyan biri, kainattaki varlıkların anlamlı olduğu şuuruna erecek ve her birinin görevli olduğu inancı ile bu varlıklara zarar verici faaliyetlerden sakınacaktır. Bu ise çevre bilincine ulaşmış fertlerden beklenen bir davranıştır. Bu açıdan bakıldığında Risale-i Nur Külliyatı ‘nın insanlığa çevre ve iktisat eğitimi verdiği rahatlıkla söylenebilir. Zaten Bediüzzaman da sadece yazdığı eserlerle değil, bir ahlak haline getirdiği tutum, davranış ve uygulamalarıyla model bir çevre ve iktisat gönüllüsü olmuştur.