Küresel kriz, bir ekonomik kriz olmakla birlikte, aslında bu krizin temellerinde kapitalist, pozitivist, dini, inancı, dine bağlı ahlaki dışlayan Said Nursi’nin mimsiz ve sadece dünyevi bir amaç güttüğünden “tek gözlü deha” olarak nitelendirdiği Batı Uygarlığının prensipleri vardır. Batı uygarlığının dinden uzak felsefi prensipleri, kuvvetli olmak, menfaat, insanların nefsani arzularını tatmin ve insanların ihtiyaçlarını sürekli artırmak gibi toplumda çatışmayı, haklara tecavüz etmeyi, boğuşmayı netice verecek ilkelerdir. Buna kendi menfaatini başkalarında zarar vermekle aramayı da ilave etmek mümkündür. Bu çerçevede, ihtiyaca göre üretim değil, üretime göre ihtiyaç prensibinden hareket edilen kapitalizmin esaretine girmiş olan toplumlarda, Said Nursi’nin tesbitleriyle zaruri olmayan ihtiyaçlar zaruri gibi gösterilmektedir. Bu da ekonomik olarak başkasına zarar vermek anlamına gelir.
Reklamcılığın, insanlarda sahte bir ihtiyaç meydana getirdiği hatırlanacak olursa, insanların gerekli gereksiz tüketime teşvik edildiği görülür. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bugün, ekonomisi çökme emareleri gösteren Batı medeniyetini bu noktaya getiren sebeplerden birisi de “israf ekonomisi”dir. İsraf ekonomisinin tüketime teşvik ettiği insanlar, zaruri olmayan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hırs ile nasıl olursa olsun, helal haram ayırımı yapmadan para kazanmaya çalışmaktadırlar. Bu da insanları başkalarının haklarını gasp etmeye, zulmetmeye sevk etmektedir.
Tarih boyunca hırs ile mal elde etmeye çalışan insanların kurduğu bankalar, “hile ve sahtekarlıkla” insanlardan para elde eden, dara düşene yardım eden değil, elindekini avucundakini de alan bir özelliğe sahiptirler.
Dikkatle bakıldığında küresel ekonomik krizin ikinci dünya savaşından dört kat daha fazla ekonomik zarar, bireysel, aileyi ve toplumsal bir yıkım getirmesinin en önemli sebeplerinden birisi olan faize dayalı bankacılık ve finans sektöründe de bu felsefi temeller görülecektir. Bankacılık sistemini benimseyen bütün ülkelerde de aynı felsefi temellerin işlediği inkar edilmeyecek bir gerçektir. Bankacılık ve finans sektörün üzerine oturduğu faiz, Nursi’nin ifadesiyle, insanlığın sosyal hayatını sarsan, çalışmayı sermaye ile çarpıştırıp, fukarayı zenginle çatışmaya sokan “muzaaf ribadır”, yani kat kat faizdir. Bediüzzaman faizin tembelliğe sevk ettiğini, insanın çalışma aşk ve şevkini söndürdüğünü dile getirir. Ona göre faizle çalışan bankaların faydaları, insanlığın en fena, en kötü kısmı olan zalimlere, sefihleredir. Zalim kavramı haksız kazancı, sefih kavramı da, paranın sefahette israf edilmesini ifade etmektedir. Bediüzzamanın faizin sosyal hayatı sarsacak bir özelliğe sahip olduğunu söylemesi de günümüz küresel krizinin temelini anlamada yardımcı olacak bir ifadedir. Çünkü bankalar, dünyanın her yerinde kredi verdikleri şahıs ve kurumlardan alacaklarını belirli bir zamanda alamadıkları zaman, haciz yoluna gitmekte, bu da sosyal hayatı, aile hayatını, bireysel hayatı sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, Said Nursi bankacılık sisteminin İslam dünyasına mutlak zarar olduğu tespitini de yapmaktadır. Gerçekten de Türkiye gibi halkının yüzde 90’ından fazlası Müslüman olan bir ülkede bankacılık sisteminin suiistimallere en açık kurumlar olduğu görülmektedir. Ülkemizin milyarlarca dolarlık milli servetinin bankalar vasıtasıyla buharlaştırıldığı herkes tarafından bilinmektedir. Bediüzzaman, bankacılık ve faizcilik sistemindeki suiistimallere de dikkat çekerken, günümüzdeki global ekonomik krizlere de işaret etmektedir. Ona göre insanlığın siyasi ve sosyal hayatı birkaç devir geçirmiştir. Bunlar da vahşet ve bedevilik, memlukiyet, esir, ecir, malikiyet ve serbestiyet devirleridir. Vahşet devri, dinlerle, hükümetlerle değiştirilmiş, yarı medeniyet devri açılmıştır. Ancak insanların zekileri ve güçlüleri, insanların bir kısmını abd ve memluk edinip, hayvan derecesine indirmiştir. Sonra bu köleler de uyanmışlar, devri “esir” devrine çevirmişlerdir. Sonra ihtilal-i kebir gibi çok inkılaplarla,o devir de ecir devrine inkılap etmiştir. Yani zenginler olan havas tabakası, avamı, fukarayı ücret mukabilinde hizmetkar haline getirmiş, yani sermaye sahipleri işçileri, çalışanları, küçük bir ücret mukabilinde çalıştırmışlardır. İşte suiistimallerde bu devirde başlamıştır. Ona göre, suistimalat o derecedeye vardı ki, bir sermaye sahibi, kendi yerinde oturup bankalar vasıtasıyla bir günde milyon kazandığı halde; biçare işçi, sabahtan akşama kadar yer altında madenlerde çalışıp, ölmeyecek kadar on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Ona göre bu hal, müthiş bir km oluşmasına sebep oldu. Bolşeviklik ve sosyalizmin neşvü neması, bundan kaynaklanmıştır.
Bediüzzaman,faizcilikle bankacılık, “sen çalış, ben yiyeyim” prensibiyle çalıştığından, halkı, kine,hasede, çatışmaya sevk etmiş, insanlığın rahatını birkaç asırdır ortadan kaldırmıştır. Çünkü faiz, zenginler ile fakirler arasındaki dengeyi zenginler lehinde bozmaktadır. Aynı zamanda bütün ihtilallerin, fesatların madeni, rezillik ve kötülüklerin kaynağı olan iki cümleden birisi emeğin sömürüldüğünü ifade eden bu cümledir. Bu küresel krizin en büyik sebebinin faizle çalışan bankalar ve finans sektörleri olduğu nazara alınacak olursa, belirli bir grubunun daha çok para kazanma hırsının yine insanların rahatını ortadan kaldırdığını söyleyebiliriz.
Said Nursi, bu ifadeleriyle kapitalist sistemi temelden eleştiriye tabi tutmaktadır. Bununla Birlikte, Bediüzzaman’a göreğ, insanlığın zenginleri ile fakirleri arasındaki dengenin bozulmasına, km ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olan cümlelerden bir diğeri de, “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne” cümlesidir. Bu cümle de, yoksul, geliri giderini karşılayamayan insanları ölüme terk eden, onların yaşama haklarına saygı göstermeyen bir zihniyeti ifade etmektedir. Burada hırs ile mal toplamanın, yani mal sevgisinin insan sevgisinin önüne geçtiği görülmektedir. Aynı zamanda toplu yaşamak zorunda olan insanların zaruri olarak muhtaç oldukları “teaviin”, yani yardımlaşma prensibini yok eden bir düşüncenin ürünüdür. Burada dinsiz felsefenin empoze ettiği “bencilliğin ve ben merkezciliğin” ön plana çıktığı görülmektedir.
Gerek emeğin sömürülmesine sebep olan, paradan para kazanma esasına dayanan, zorda kalanlara yardım etmeyi değil, zorda kalanların ellerinde avuçlarında olanları da haciz yoluyla alarak onlara son silleyi vuran faizciliğin yaygınlaşması, gerekse de insanın sosyal bir varlık olarak yaratıldığı gerçeğini bir kenara bırakıp zengin fakir arasındaki gelir dağılırnında var olan dengesizliği daha da derinleştiren yardımlaşmanın ortadan kalkması, yüzde doksanı iman, ibadet ve ahlaktan oluşan dinde meydana gelen zafıyetten kaynaklanmaktadır. Zaten iktisat da, iman, ibadet, ahlak, üretim, tüketim gibi hususlarda “orta yol” anlamına gelmektedir. Bu yüzden küresel krizin en önemli sebeplerinden birisinin de, Bediüzzamanın , adalet ve istikamet olarak isimlendirdiği bu orta yoldan sapma olduğu da söylenebilir. Çünkü kendisinde yaratılan kuvvelere, fitraten bir sınır koyulmadığından, dinen de bir sınır koyulmadığı takdirde insan, her türlü zulüm ve haksızlığı çekinmeden işleyebilecek bir duruma gelir. Kur’an böyle insanları nitelendirirken, “zalum” ifadesini kullanmaktadır. Gazap kuvvesi İslam dini tarafindan sınırlandırılmayan bir insan, maddi manevi hiçbir otoriteden korkmaz, herkesi titretir. Akıl kuvvesi, sınırlandırılmadığı takdirde başkalarını aldatmaktan çekinmeyen, hakkı batıl, batılı hak gösteren aldatıcı zekalar ortaya çıkar. Yine şehvet kuvvesine bir sınır konulmadığı takdirde, namuslar payimal edilir. Bütün Bunlar, dinsizliğin hüküm ferma olduğu toplumlarda ve fertlerde tezahürleri görünen hususlardır. Krizin ortaya çıktığı etkilediği ülkelere baktığımızda, doğru inançtan ve ona bağlı ahlaktan yoksunluğa dayanan, istikamet, yani orta yol, denge, veya başka bir ifadeyle iktisat ahlakının ortadan kalkmış olduğu görülür. Bu istikamet ahlakının olmayışı, şükürsüzlük, kanaatsizlik, tevekkülsüzlük gibi insanı mutsuz eden hususların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Aynı zaman bu istikamet ahlakının olmayışı, insanları başka insanlara ve kendisine fayda değil, zarar veren bir konuma getirmektedir.
Küresel krizin esas temelinde var olan Batı medeniyetinin temellerini oluşturan dinsiz felsefenin prensipleri yerine, hakkı, Allah rızasını, yardımlaşmayı, nefsin arzularının tecavüzlerine set çekmeyi amaç edinen Kur’an’ın prensiplerinin toplumlarda yerleştirilmesi gerekmektedir. Said Nursi bu gibi Kur’an’i prensiplerin, insanlar arasındaki birlik ve beraberliğe, dayanışmaya, yardımlaşmaya, kardeşlik ve sevgiye, sonuçta iki dünya mutluluğu elde etmeye yol açacağını dile getirir. Buna ,“insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” prensibini de ilave etmek gerektirir. Görüldüğü gibi Kur’a’ın ortaya koyduğu bu prensipler, çatışmayı, tecavüzü, kampiaşmayı, düşmanlığı, kini değil, birlik ve beraberliği, kardeşliği, yardımlaşmayı netice verecek ilkelerdir. Bu ilkeleri prensip edinen kişiler, üretirken, ihtiyaca göre üretmeyi, tüketirken de ihtiyaca göre tüketmeyi amaç edinir. Daha çok para kazanma hırsına sahip olmaz. Aynı zamanda israfin haram olduğunu bilir, israf ekonomisine göre hareket etmez. Kendisini ve insanları üretim ve tüketime göre değerlendirme yanhışlığından kurtulur.Böyle bir insan, alacağı bulunan kimselere bir sille vurmak yerine, yardım elini uzatır. Zekatını borcunu ödeyemeyen insanlara verir. Allah için din kardeşine borç verir. Bunun kendisine sevap kazandıran bir ibadet olduğu bilinciyle hareket eder. Said Nursi, kapitalist sistemin faiz yoluyla insanları mutsuz hale getirdiği gerçeğinden hareket ederek, sadece Müslümanların değil, insanlığın da krizlerden kurtulması için faizin yasaklanmasını önerir. “Sen çalış, ben yiyeyim” şeklindeki özetlediği banka sisteminin ve “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne” cümlesinin sebep olduğu ihtilal, anarşi ve karışıklıkları önlemenin yolununun, faizi yasaklamak ve zekatı yaz’ etmek olduğunu ifade eder, bunun insanlık için de zaruri olduğunu dile getirirken, “Beşer salah isterse, hayatını severse, zekatı yaz’ etmeli, ribayı kaldırmalı” der. İnsanlığın bu iki prensibi dinlememesi yüzünden ikinci dünya savaşıyla beşerin sille yediğini hatırlatan Bediüzzarnan, “Daha müthişini dinlemeden bu emri dinlemeli” der.
Bediüzzaman’ın buradaki “beşer” vurgusu, faizin global ölçekte meydana getirdiği ve getireceği tahriplere dikkat çekmektedir. Bediüzzaman medeniyetin, biitün hayır kuruluşlarıyla, zorba sistemleriyle, bütün ahlaki eğitim veren müesseseleriyle, Kur’an’ın bu iki meselesine karşı muaraza edemeyip mağlup olduğunu ifade etmektedir. Bu son küresel kriz bu mağlubiyetin en son ve korkutucu örneğini oluşturmaktadır. Said Nursi’nin eserlerinde, faiz ve zekatın sağladığı yardımlaşmanın olmaması, “ iki müthiş maraz-ı içtimai”dir. Yani iki önemli sosyal yaradır. 0 bu yaranın sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın yarası olduğunu dile getirirken, bunun faizin yasaklanması ve zekatın bir “düstur-u umumi” haline getirilmesiyle tedavi edileceğini ifa eder ve, “umum nev-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün,belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk zekattır” der. Said Nursi, global olan sosyal hastalığa, islamın ışığında global bir çözüm önerisi sunmaktadır. Zekat yardımlaşmayı sembolize eder. Müslüman toplumlarda farz bir vecibe olarak, Müslüman olmayan toplumlarda yardımlaşmanın ideal bir formu olarak zekatın uygulanması, toplumda çatışma potansiyeli oluşturan kesimlerin birbirlerine karşı olan sevgi ve saygıları göstermelerine yol açar. Diğer taraftan faiz de Müslüman topluluklarda dini bir yasak olarak toplum hayatından çıkarıldığı, Müslüman olmayan toplumlarda da sömürüyü engelleyecek ideal bir prensip olarak uygulandığı zaman zenginler ile fakirler, sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki uçurum gittikçe azalacaktır. Nitekim küresel krize karşı Hıristiyan dünyanın da İslamdaki faizsiz sisteme benzer bir sistem kurulmasını istemesi gerçekten üstadın bu tespitlerinin ne kadar yerinde olduğunun en güçlü delillerindendir.
Müslüman ülkelerde ekonomik krizleri önleyecek hususların en başında, insanların dindeki zafiyetlerinin giderilmesi gelmektedir. Bu da, kuvvetli bir iman, ona bağlı ibadet ve ahlak ile mümkündür. İnsanın inanca bağlı, ibadet ve ahlak sayesinde elde edeceği istikamet, orta yol, denge,fıtraten sınır konulmamış kuvvelerini sınırlandırmaya, ifrat ve tefrit gibi aşırı uçlardan uzaklaşmayı doğurur. Said Nursi, insanın gazap kuvvesini şecaat, akıl kuvvesini hikmet, şehvet kuvvesini iffet gibi dengelerde tutmamsın istikamet ahlakını oluşturacağını söylemesi anlamlıdır. Bununla,inan zulümden, haksızlıktan, başkalarını aldatmaktan, kendi menfaati için başkalarına zarar vermekten kurtulur. Ekonomik krizi önlemenin yolu, inanç , ibadet ve ahlaktaki krizi önlemekten geçer. Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara inanan bir insanın, kendisini dengeli anlamında “iktisatlı” yapmaması mümkün değildir. İnanca dayalı istikamet ahlakı, şükür,kanaat,tevekkül gibi nimetlere karşı hürmeti ifade eden güzel ahlak prensiplerinin de yerleşmesinde motive edici bir rol oynar. Böylece insan, bir taraftan islamın çalışmaya verdiği önemi öğrenip çalışır, elde ettiğine kanaat eder. Aç gözlülüğün insanı felakete götüren negatif bir durum olduğunu bilir, ondan uzaklaşır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, modern dünyanın en büyük sorunu dünyevileşmedir. Krizin asıl sebebi, dünyayı ahirete tercih etmekte düğümlenmektedir. Çözüm de, iman alt yapısını sağlamlaştırarak, Kur’an’a ve sünnete dayalı evrensel ahlaki değerleri yeniden ihya etmek, güven ve sorumluluk bilincinin geliştirilmesiyle mümkündür. İnanç alt yapısını sağlam olan bir insan, tıpkı Bediüzzamanın yaptığı gibi, iktisat ve kanaatle yaşamasını bilir, başkalarının dilenciliğinden kurtulur. Böyle bir insan zengin olduğu zaman da, dengeli, orta yolu benimseyen bir kimse olur, israf etmez. Fakirleri, yoksulları, borçluları görür gözetir. Buradan tahkiki bir imanın, her türlü krizi çözecek bir manevi kuvvete sahip olduğu söylenebilir.