Beni bu bilgisayarda hatırla  
Parolamı Unuttum Yeni bir hesap oluştur  
 
 
Nur Mektebi Ana Sayfa
 



Yazılarımız

Konferans Bildirileri

Genel Makale

Gazete Makalesi

Dergi Makalesi

Şiir

Ses

Fotoğraf

Video

Bilgisayar Dosyaları

Linkler

Duyurular

Vecizeler

Nurlu Tablolar

Kuran-ı Kerim

İnternet Yazıları

Cevşen

Hadis
 
 
 
578 görüntüleme Editöre Mesaj

GÜNEYDOĞU SORUNU
The South-Eastern Question
Nimet DEMİR
Ülkemizin güneydoğusunda son yirmi beş yıldır, ülkenin en önemli kaynaklarını yutan, halledilmez ise, ülkeyi büyük bir kaosa sürükleyecek olan bir sorun yaşamaktayız. Bu sorun halledilmeden ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda beklenen müspet gelişmeler hayalden ibaret kalmaya mahkumdur. Bu sorun halledilmediği içindir ki, bugünlerde Hz. Adem'in yaratıldığı, Hz. Nuh'un gemisinin tufandan kurtulduğu, Hz. Yunus'un balığın karnından sahil-i selamete kavuştuğu ve bunun gibi insanlığı, hatta kainatı ilgilendiren pek çok müspet gelişmenin vuku bulduğu tarihe tekabül eden, bize baharı müjdeleyen, dolayısı ile bayram olarak kutlanması gereken Nevruz'u, günler öncesinden atlatılması gereken bir tufan gibi bekliyoruz. Biz daha önceden içinde yetmiş iki milleti barındıran bir imparatorluğun mirasçısıyız. Bugün sorun haline getirdiğimiz yapı, geçmişte bizim zenginliğimizdi. Biz bugün sorun olarak gördüğümüz bu yapıyla, geçmişte bir sevgi ve saygı medeniyeti vücuda getirmiştik. Bu sorun kültürel birikimimize aykırı, insan tabiatını yok sayan bir zihnin ürünüdür. Bu sorunu halledecek kültürel birikim ve tecrübe toplumumuzda vardır.
Biz bu yazımızda "Güneydoğu sorunu ve kaynağı nedir?" sorularını sorup, bu soruna insan hakları ve İslam açısından yaklaşacağız.
Sorun Nedir?
Güneydoğu'da yaklaşık son yirmi beş yıldır yaşanan sorunun adı, Kürt sorunudur. Kürt sorununun içinde; özgün kimliğini sürdüren kalabalık bir halkın bu fizyolojik ve antropolojik kimlik ve varlığının kabulü ve teyidi konusunda çıkan ihtilaflar vardır.
Sorunun Kaynağı
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesi üzerine kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu pek çok dini, pek çok etnik gurubu ve yine pek çok kültürel topluluğu içinde barındırıyordu. Bu çoğulcu yapısı doğal olarak bakiyesine de intikal etmiştir. Cumhuriyet'i kuran irade, modern bir ulus meydana getirmeyi amaçlamış, bu amaç çerçevesi içerisinde toplumda hakim olan Türk kavmini esas almış, merkezi kimliği buna göre tanımlamıştır. Ulus devlet, niteliği itibariyle etnik temelde tekil ve totaliter olmak zorundadır. Merkezi kimlik dışında kalan tüm kimlikleri dışlamak ve onları tanımamak, hakim etnik gurup içinde onları asimile etmek, ulus devletin her zamanki yaklaşımıdır. Bu yaklaşım Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesi üzerine kurulan yeni Cumhuriyet idaresince de aynen sergilenmiştir.
Devletin bu merkezi kimlik etrafında modern ulus oluşturma gayretleri, yüzyıllarca birlikte yaşamış etnik ve dini kimlikleri inkar etmesi, dışlanan etnik ve dini guruplarda, bilhassa güneydoğudaki Kürt halkında, benlik mücadelesini tetiklemiştir
İnsan Hakları Açısından Meseleye Bakmak
İnsan hakları açısından meseleye bakarsak, önümüze üçüncü kuşak haklar dediğimiz kolektif haklar çıkmaktadır.
Kolektif haklar, halkların kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi, toplulukların dilsel kültürel serbestliği, cemaat olma gibi haklardır.
Yani bu toplulukların eline, kendi hikayelerini yazma ve kendi öykülerini anlatma kudretini vermektir.
Hegel'e göre insan benliği ancak ötekini yaşayarak ve öteki tarafından yaşanarak, onu tanıyıp onun tarafından tanınarak hayat bulur; bir karşılıklı tanıma süreciyledir ki benlik inşa edilir. Hegel, insanın kendi bilincine ancak bir başkası tarafından tanınmakla varacağını ileri sürmektedir. Tanınma arzusu engellendiğinde bir çatışma, bir mücadele doğar. Karşısındakini tanımak ihtiyacı duymaksızın tanınan efendi, muhatabı tarafından tanınmadan onu tanıyan da köle olur.
Hegel'in insan benliğinin inşası için ortaya koyduğu gerçekler, insan topluluğu için de aynen geçerlidir. Kolektif benlik, ancak bir başka kolektif benliği tanıyarak ve onun tarafından tanınarak, inşa edilebilir.
Kolektif benliğin tanınma arzusu engellendiğinde ortaya çatışma ve mücadele çıkar. Bir topluluğun diğer topluluğu tanımaksızın kendini ona tanıtmaya kalkması efendilik taslamaktır. Keza bir topluluğun kendini diğer topluluğa tanıtmadan onu tanıması köleliktir.
İnsan olarak takınacağımız tavır, kolektif bilincimizi başkalarına tanıtmak, diğer kolektif bilinçleri de tanımaktır; yani ne köle olmak, ne de efendilik taslamaktır.
İslam Açısından Meseleye Bakmak
İslamiyet kolektif hakları, insan haklarının taşıdığı ufuktan çok daha ötelere taşımaktadır. İslam'ın temel kaynağı Kur'an-ı Kerim'i esas alarak meseleye bakalım.
Hucurat Suresi'nin 13. ayeti insanların birbirlerini tanımaları ve birbirlerine yardım etmeleri maksadıyla kabile ve şuub halinde yaratıldıklarını ifade etmektedir. Al-i İmran Suresi'nin 110. ayeti ise iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir ümmetten bahsetmektedir. Bediüzzaman Said Nursi, Hucurat Suresi 13. ayetindeki şuub sözcüğüne, millet ve taife manalarını verirken, kabile sözcüğünü olduğu gibi bırakmıştır.
Bir metni anlamak için o metni oluşturan kelimeleri açmak, kelimelerin içinde barındırdıkları manalara nüfuz etmek gereklidir. Bu cümleden hareketle, biz de her iki ayette geçen kabile, şuub ve ümmet kelimeleri ile Bediüzzaman'ın şuub kelimesine karşılık verdiği millet ile taife sözcüklerini ele alalım.
Kabile: Ali Şeriati'ye göre bir topluluğu oluşturan fertlerin yaşamları için buluştukları yer, bir amaç ve hedef için yönelinen, kıble edinilen mahaldir. Bu kıble genelde bir otlak veya yayladır. Kabile Arap kavminin toplulukları için kullanılmıştır.
Şuub: Elmalı Hamdi Yazır'ın tefsirine baktığımızda pek çok mana görülmektedir. Biz "Arap dışındaki kavimleri oluşturan kabileler" karşılığını almayı uygun bulduk."
Taife: Bir eksen etrafında, belirli bir bölgede dolaşan ve tavaf eden bir gurup insandır. Çölde, her bir gurup belirli bir su kuyusu etrafında dolaşıp durur.
Millet: Bir vatan toprağı üzerinde, aynı dili konuşan, ortak bir ülkü etrafında kümelenmiş topluluk, diye tarif edebiliriz.
Ümmet: "Üm" kökünden türetilmiştir. Ana, asıl, kök manasına gelmektedir. "İbn Manzur'a göre ümmet, insan nesli demektir. Her nebinin ümmeti, kafir veya mümin ayrımı yapılmaksızın, tebliğ için gönderildiği tüm insanlardır. Muhammed ümmeti denince de Hz. Peygamber'e inanan ve inanmayan bütün insanlar kastedilir."
Dayanağımız olan Hucurat Suresi'nin 13. ayetindeki "…yarattık" tabiri, insanların kabile, taife ve şuub halindeki varlıklarının fıtri olduğuna işaret etmektedir. Kabile, taife, şuub fıtratları gereği kendi kıblelerine yönelmiş, onun etrafında tavaf etmektedirler. Bunların yöneldikleri ve tavaf ettikleri kıble, kendilerini terbiye eden esmadır. Yani bu guruplar yüzlerini kendi alemlerinin Rablerine dönmüşlerdir. Ve kendilerini terbiye eden esmayı açmaktadırlar. Kabile, taife, şuub ve milleti içinde barındıran ümmet ise, anaya, asla, esmanın kaynağına; yani zata doğru yürümektedir.
Yine dayanağımız olan Hucurat Suresi'nin 13. ayetindeki "…birbirlerini tanısınlar ve sevsinler" tabirinden, her bir topluluğun, diğerinin etrafında tavaf ettikleri değerlere (esmaya) saygı, bu değerlerin geliştirilmesine (esmanın açılmasına) imkan tanıma, değerlerin açılmasında kendi üzerlerine düşen yardımı onlara sunma, mündemiçtir. Kabile, şuub ve taifeye kodlanan esmanın açılmasına engel tavır ve davranış, ümmeti zata doğru yolculuğundan alıkoymaktır. Dolayısı ile zulümdür. Bu davranışın modern ceza hukukundaki vasıflandırması görevi kötüye kullanmadır. Bu hususta lakayt kalmak, görevi ihmaldir. Üzerine düşen görevi yerine getirdiği halde, esma halen açılamamışsa, bu durum mahcubiyeti gerektirir.
İslam'a göre ümmet tüm insanlıktır ve içinde her türlü çiçeğin bulunduğu Allah'a sunulacak bir demettir. Bu demeti oluşturan her bir çiçek bir kabile, taife ve şuubtur. İçlerinden biri açılmamış, güzelliğini ortaya koyamamışsa demetin tümü nakıs olur. Dolayısı ile demetteki her bir unsur, diğerinin açılmasına yardım etmelidir. Ve Kur'an bunu Müslümanlara görev olarak yüklemektedir.
Sonuç
Bediüzzaman Said Nursi "hayatı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kainattaki kanun-ı fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer" demektedir. Modern ulus devletin toplumu oluşturan unsurlara fıtrata aykırı yaklaşımı, bize Güneydoğu Sorunu'nu hediye etti. Bu sorunun şer ve tahribi, son yirmi beş yılımıza mal oldu. Ulus devletin merkezi kimlik dışındaki unsurları inkar etmesi, insan hakları açısından asla kabul edilemez. İslamiyet açısından ise bu durum bir zulümdür. Bu sorunu kültürel birikimimizle rahatlıkla halledebiliriz.

Farklılıklarımızı zenginlik haline getirmek, bu zenginlikle yine bir sevgi ve gönül medeniyeti vücuda getirmek bizim için bir vecibe olmalıdır. Etnik ayrıma dayalı olan bu sorunu, insan haklarına ve inancımıza dayalı olarak çözme kabiliyeti taşıdığımızı, tüm insanlığa gösterme fırsatı önümüze çıkmıştır.



Belge No: 104506
Belge İsmi: Güneydogu Sorunu
Yazarlar:
Nimet DEMİR
Yayıncı: Köprü Dergisi
Yayınlanma Tarihi: 26.04.2007
Nur Web Sayfaları Yayın Tarihi: 26.04.2009

Sadece kayıtlı kullanıcılarımız yorum ekleyebilir (üye kayıt / giriş )